Pelicot Davası ve Sessizliği Bozan Kadın

Kızıl saçları, kararlı bakışları, ucu hafif kalkık zarif burnu, yuvarlak çerçeveli güneş gözlüğü ve cesur adımlarıyla Gisèle Pelicot, yüzünün bir tecavüz davasıyla anılacağı gerçeğine bile göğüs gererek artık bozduğu sessizliğiyle ve yürüttüğü hak arama sürecindeki güçlü “HAYIR”ıyla, benzer bir süreçten geçmiş veya geçmemiş milyonlarca kesimin önünde bir referans noktası, sağaltıcı ilham kaynağı, güç timsali, “feminist ikon” oluverdi.

Birkaç ay öncesine kadar, Gisèle Pelicot’nun kim olduğunu, sadece yakın çevresi ve maruz kaldığı insanlık dışı trajediyi işitenler biliyordu. 

 

Ta ki takvimler, o tarihi günü, 2 Eylül 2024’ü gösterene dek…

 

Şimdiyse, dünya çapında kadının insan haklarını savunan tüm kesimler, Güney Fransa’nın Mazan kasabasında aylardır süregiden davayı yakından takip edip, sesleri ve sözleriyle Gisèle’e güç verdiler. 

 

Olayın arka planı kısaca şu şekilde: Gisèle’in eşi Dominique Pelicot, karısına 10 yıl boyunca zorla uyuşturucu verip, onu 51 erkeğe adeta “sunmakla” ve bu görüntüleri videoya çekmekle suçlanıyordu. 

 

2020 yılında, Dominique Pelicot’nun bir süpermarkette gizlice kadınların etek altı fotoğraflarını çekerken yakalanmasıyla başlayan soruşturma, evde saklanan 20 binden fazla fotoğraf ve videonun bulunmasıyla adeta bir kabusa dönüşmüştü. Bu görüntüler, yalnızca Dominique’in işlediği suçları değil, onun bu eylemlere dahil ettiği diğer erkeklerin de kimliklerini ortaya çıkarmıştı. 

 

Yılmazlık Sembolü 

 

Kızıl saçları, kararlı bakışları, ucu hafif kalkık zarif burnu, yuvarlak çerçeveli güneş gözlüğü ve cesur adımlarıyla Gisèle, yüzünün bir tecavüz davasıyla anılacağı gerçeğine bile göğüs gererek artık bozduğu sessizliğiyle ve yürüttüğü hak arama sürecindeki güçlü “HAYIR”ıyla, benzer bir süreçten geçmiş veya geçmemiş milyonlarca kesimin önünde bir referans noktası, sağaltıcı ilham kaynağı, güç timsali, “feminist ikon” oluverdi. 

 

Dava sadece bir kadının bireysel mücadelesi olmakla kalmadı; tecavüz mağdurlarının yiten onurunun yeniden tesis edildiği toplumsal bir dönüşümün ve bir itirazın da güçlü bir şekilde startını verdi. 

 

Alman Vogue’un kapağında yer alan Gisèle, BBC tarafından 2024’ün en etkili 100 kadını listesine seçildi. 

 

Evet, artık onun da ifade ettiği gibi, “utanç, taraf değiştirmeliydi”. Ve değiştirdi de… Yerleşik birçok tabu da yıkılmış oldu. Hem Fransa’da hem de davanın gündem olduğu, kadının insan haklarını önemseyen gelişmiş toplumlarda… 

 

Sessizliğin paslı zincirleri kırılmıştı bir kere… Tecavüz mağduru kadınlar için adalet -eksik ve geç de olsa- mümkündü. 

 

Cinsel şiddet davalarının, kapalı kapılar ardında görülmeyerek, sadece ilgili tarafların katılımıyla gerçekleşen alışılmış yargılama usullerine meydan okuyarak, uyuşturucu etkisiyle neredeyse komada ve bilincini yitirmiş bir kadının yatak odasında kendisine yaşatılan zulmün taraflarını gizleyerek değil bizzat bu korkunç suçu kamuoyu gündemine getirerek, onu politik bir eyleme dönüştürerek, tek bir kadının kararlılığıyla utanç artık taraf değiştirmişti. 

 

51 sanıklı bu tarihi davanın kamuoyuna açık görülmesini isteyen ve kendisini adalet arayan bir kurban olarak konumlandırmayıp eril sessizliğe karşı çıkan bir kahramana dönüşen 72 yaşındaki Gisèle, “Bunu yaptım çünkü diğer kadınlar da ‘Madame Pelicot yapabildiyse, ben de yapabilirim’ diyebilsin” demişti. 

 

Çünkü bu utanca herkes artık tanıktı ve utanması gereken bu suça karışan, yaşları 26 ila 74 arasında değişen 51 sanıktı: İtfaiyecilerden işçilere, kamyon şoförlerine dek… Hatta sanıklar arasında 43 yaşında bir Türk vatandaşı da bulunuyor. 

 

Kötülük -ve hatta vahşet- artık sıradanlaşmamalıydı. Tecavüz sanıkları, artık yaptıkları canavarca eylem karşısında dünyanın sessiz kalacağını düşünmemeliydi. 

 

Birleşmiş Milletler verilerine göre 10 kadından dördü partnerinden fiziksel veya cinsel şiddet görüyorsa, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre ise kadınların üçte biri yaşamları boyunca en az bir kez fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalıyorsa, bir kadının cesareti, artık, domino etkisi yaratmalıydı.

 

Beklenen Karar Açıklandı 

 

Dünyanın gözü önünde süren ve neredeyse 200’e yakın gazetecinin takip ettiği, uluslararası medyanın da büyük bir ilgiyle haberleştirdiği davada karar, 19 Aralık günü açıklandı. 

 

“TEŞEKKÜRLER GISÈLE”. Şehrin ortasında, mahkeme salonunun karşısındaki duvara asılan bu büyük pankart, adeta bir adalet manifestosuydu. Basit ama derin; birkaç kelimeyle bir kadının mücadelesini, cesaretini ve direnişini selamlıyordu.

 

Dominique Pelicot, tecavüz ve tecavüz girişiminden 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Diğer 50 sanığın her biri en az bir suçtan mahkûm edilirken, cezalar 3 ila 15 yıl arasında değişti. Ancak bu cezalar, savcıların talep ettiği kadar ağır olmamıştı ve kamuoyunun beklentisi çok daha ağır cezalar verilmesiydi.  

 

Peki sürecin cezai yönünü şimdilik bir yana bırakırsak, bu davanın kadın hakları mücadelesine sembolik ve somut katkıları neler oldu? 

 

Bu dava, bireysel bir suçun cezalandırılmasının yanı sıra Fransa’da “cinsel şiddet” ve “rıza” kavramlarına dair yeni bir tartışmayı da alevlendirdi. Dominique Pelicot’nun bazı suç ortakları, onun karısının yerine rıza verebileceğini savunarak suçu meşrulaştırmaya çalıştı. Bu savunmalar, Fransa’da tecavüz tanımının genişletilmesi ve rıza kavramının yasal olarak daha net tanımlanması gerektiğini bir kez daha ortaya koydu.

 

Rıza Kavramı Tartışması 

 

Dava sürecinde, “rıza” kavramı ve “ceza hukuku” tartışmaları sık sık gündeme geldi. Aralık ayı başında savcılık, “kazara veya istem dışı tecavüz” diye bir şey olmadığını belirtmiş ve sanıklar için 4 ila 20 yıl arasında değişen hapis cezaları talep etmişti. Ancak savunma avukatları, sanıkların bazı durumlarda “özgürlükçü bir çiftin rızasına inandıklarını” iddia etmişti.

 

Bu davanın hukuki değişiklikleri tetikleyen bir yanı da, Fransız Adalet Bakanı Didier Migaud’nun rıza kavramının yasalara dahil edilmesine olumlu baktığını belirtmesi oldu. 

 

Paris Barosu aynı şeyi savunsa da, sadece “rıza eksikliğine dayalı” bir tecavüz tanımı geliştirilmemesi gerektiğini önemle vurguluyor; zira bu konuya çekimser yaklaşanlar, bu tür bir düzenlemenin mağdurun kanıt yükünü artırabileceğini düşünüyor. 

 

Fransa Kamu Politikaları Enstitüsü’nün 2024 yılında yayımladığı verilere göre, 2012-2021 yılları arasında cinsel istismar şikâyetlerinin ortalama yüzde 86’sı ve tecavüz vakalarının yüzde 94’ü ya kovuşturulmadı ya da mahkemeye taşınmadı.

 

Bu süreçte, ciddi bir duygusal dayanıklılık sınavı veren, her duruşma gününe kararlılıkla yürüyerek kadınların adalet arayışında yalnız olmadıklarını anımsatan Gisèle, mahkeme salonunun önünde yaptığı açıklamada, bu mücadeleyi yalnızca kendisi için değil, torunları ve cinsel şiddet mağduru diğer kadınlar için verdiğini şu sözlerle belirtti: “Bu mücadele yalnızca benim için değil, aynı zamanda geleceğimiz için de bir zorunluluktu.”

 

Kadın hakları savunucularına göre ise bu dava, yalnızca bir suçtan ziyade, toplumun kadın bedenine bakış açısını yeniden ele alma ve tartışma fırsatı sunuyor. Zira rıza, yalnızca bir bireyin açık ve özgür iradesiyle verilebilir; başkalarının adına bir eş tarafından verilebilecek bir karar olamaz.

 

Davanın etkisi, yalnızca kadın hakları savunucularıyla sınırlı kalmadı. Birçok erkek, duruşma günlerinde ve sonrasında kadınlarla dayanışma göstererek, toplumsal cinsiyet eşitliği için daha aktif bir rol üstlenmeye başladı.

 

21 Eylül’de, Fransa’nın tanınmış erkeklerinden oluşan bir grup -aktörler, şarkıcılar, müzisyenler ve gazeteciler- Libération gazetesinde yayımlanan bir açık mektup kaleme aldı. Bu mektupta, Pelicot davasında görüldüğü gibi, erkek şiddetinin “canavarlık meselesiyle sınırlı” görülmemesi gerektiğini savundular. 

 

“Mesele, sıradan erkeklikle ilgilidir” denilen mektupta şu vurgular yapılmıştı: “Tüm erkekler, istisnasız, kadınları tahakküm altına alan bir sistemden faydalanıyor. Erkek davranışlarını mazur gösteren bir erkek tabiatının var olduğu düşüncesini artık bir kenara bırakalım.”

 

Zira bir tecavüzün sadece hastanede veya otobüste değil, hane içi ortamda da olabilmesi, bunun “sıradan erkeklik” ve “güven” ekseninde incelenmesinin de önünü açtı. 

 

Gisèle’in mücadelesi, sadece Fransa’da değil dünya çapında cinsel suçlar konusunda susturulmuş milyonlarca kadına ilham veriyor ve bu dava, toplumsal cinsiyet eşitliğine ve adalete dair tartışmaların yeni bir perspektifle şekillenmesi gerektiğini vurguluyor. 

 

Avrupa Birliği düzeyinde “onaylayıcı rıza” (affirmative consent) kavramının -“sadece evet, evet demektir”- ekseninde ortak bir tecavüz tanımlaması geliştirilmesi yönünde çalışmalar sürerken, bu konuda en gelişmiş mevzuata sahip ülkelerden olan Belçika’da örneğin 2 yıl önceki yasal değişiklikten bu yana, kişinin rızası dışında gerçekleşen her türlü cinsel davranış “suç”, çiftler arasındaki izinsiz cinsel ilişki de “tecavüz” sayılıyor. 

 

Türkiye’de ise 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Hakkın kullanılması ve ilgilinin rızası” başlıklı 26/2’nci maddesindeki “rıza” kavramının, “özgür iradeye” dayanması gerektiği kabul ediliyor. Yani Türkiye yasalarına göre, uyuşturucu etkisinde olan bir kişiye rızası olduğu kanıtlanmaması halinde yapılan eylem, “tecavüz” olarak kabul ediliyor. 

 

Ancak yasal boşluklardan yararlanılan durumlarda, Türkiye’de halen çocuklara veya zihinsel engelli bireylere yönelik cinsel saldırılarda verilen cezalar ne yazık ki “rıza vardır” denerek bozulabiliyor. “İmam nikâhı” adı altında 6 yaşında evlendirilerek her türlü “evlilik içi” cinsel istismara maruz kalan H.K.G davası da, Türkiye’deki son dönem “Pelicot mücadelesi” olarak anılabilir. 

 

Eril Sessizliğe Karşı Direniş 

 

Gisèle’in hikâyesi, Margaret Atwood’un 1985 yılında yazdığı distopik şaheseri Damızlık Kızın Öyküsü’ndeki Offred’i anımsatıyor. Offred, bir totaliter rejimde susturulmuş ve bedenine el konulmuş bir kadının hikâyesini anlatırken, sessizliğini bozan bir kadının direnişine dönüşür. 

 

Offred’in direnişi nasıl tüm kadınlar için bir umut ışığı olduysa, Gisèle de benzer şekilde, yıllardır süren eril sessizlik kültürüne karşı bir kıvılcım yaktı.

 

Gerçek adalet, yalnızca suçluların cezalandırılmasıyla değil; aynı zamanda susturulan seslerin yankılanmasıyla, utancın saf değiştirmesiyle ve yeni bir toplumsal bilinç inşa edilmesiyle de sağlanıyor. 

 

Adalet sadece mahkeme salonlarında değil, kadınların cesurca adımlarıyla da kazanılıyormuş. Bu dava bize bunu kadın mücadelesi tarihine kalın harflerle yazarak gösterdi. 

 

Tıpkı Offred’in baskıcı rejimde bile kendi gücünü yeniden ele geçirme yollarını bulması ve Gisèle’in mücadele ettiği 51 sanıklı davada tecavüz kültürünün normalleştirilmesinde olduğu gibi, kadının insan haklarına ve adalet arayışına dair algı da değişebilir. 

 

Ve bu değişim, Gisèle gibi “kurban iken kahramana dönüşmüş” cesur kadınların cesaretinde hayat buluyor.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.