Süreçte bir gecikme ve mütekabiliyet sorunu var. Kürt hareketine nazaran devlet geç ve küçük adımlarla hareket ediyor. Buna iyimser bakıp ‘Cüsseleri ve alışkanlıkları devletleri küçük ve ağır adımlar atmaya sevk eder’ diye düşünmek mümkün tabii ki. Ama galiba sorun bundan öte.

Bu ve benzeri süreçler literatürde “negatif barış” ve “pozitif barış” olarak ayrıştırılır. Negatif barış, şiddetin, terörün sona ermesidir. Pozitif barış ise şiddet, çatışma, teröre sebebiyet veren kök sebeplerin ortadan kaldırılması, toplumsal barışın kalıcı bir şekilde tesis edilmesidir. Her iki süreç için de ayrı ayrı toplumsal rızaya ihtiyaç duyulacağı açıktır. Sürecin ihtiyacı olan yasal çalışmalara desteğin sağlanması toplumsal destek ile güven arasındaki açı farkının kapatılması ile mümkündür.

Suriye’nin geleceğine ve bölgesel dengelere dair bir projeksiyon: Washington, SDG’nin özerklik taleplerini sınırlı idari düzenlemelerle destekleyerek ülkenin kuzeydoğusundaki yapıyı kalıcı kılmayı amaçlıyor ancak bunun sosyolojik zemini tartışma konusu. On beş yılı aşan savaş topluluklar arasındaki güveni zedeledi. Bu tabloya bakıldığında Ankara’nın bölgesel diplomasiyi çok boyutlu yürütmesi gerektiği açık.

Kimlik siyaseti, toplumları birleştirmekten çok ayırıyor, diyalog alanını daraltıyor, hatta kimi zaman şiddet riskini tetikliyor. Kimlik siyaseti kısa vadede kazandırır, uzun vadede ülkeyi tüketir. Demokratik cumhuriyet ise tüm kimlikleri oldukları şekliyle yaşatır ve ortak geleceği güçlendirir. Geleceğimizi ortak akıl ve eşit yurttaşlık üzerine mi kuracağız, yoksa kimliklerimizin dar sınırlarında mı tükeneceğiz?

Bu benzersizlik hali, sürecin üzerinde iki önemli stres yaratıyor: ilki, önceki 13 başarısız deneme nedeniyle taraflar arasında ve kamuoyunda derin bir güvensizlik mevcut. Güvensizlik hissi yavaş yavaş azalıyor olsa da henüz yeterli güven ortamına ulaşılmış değildir.

Erdoğan’ın son dönemdeki konuşmaları ve attığı somut adımlar, çözüm iradesinin yalnızca bir “söylem” değil, aynı zamanda ülkenin geleceği için bir “strateji” olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle bugün sorulması gereken soru, “Türkiye bu defa ortak akılla çözümü sahiplenebilecek mi?” sorusudur. TBMM Komisyonu’nun kurulmuş olması, bu soruya büyük oranda olumlu cevap verildiğinin göstergesidir.

Suriye’deki gelişmelerin seyrinden duyulan endişeden mi, belirsizliğe olan tahammülün azalmasından mı bilinmez, son birkaç haftada devlet kanadından yapılan açıklamalar Rojava tümseğinin başımızı ağrıtabileceğini, sürecin hem içerideki hem de Suriye’deki seyrinin değişebileceğini gösteriyor.

Bugün Kürt meselesi bağlamında yaşadıklarımız, aslında kaygıların taraflar üzerinde oluşturduğu baskılar nedeniyle aldıkları yeni pozisyonlardır. Kaygı, bir motivasyon olabildiği gibi aynı zamanda engelleyici ve denge bozucu bir etkiye de sahiptir. Bu nedenle büyük kararların alınacağı bir dönemden geçerken, Kürtlerin ve Türklerin kaygılarının saptanması ve süreç üzerindeki muhtemel etkilerinin belirlenmeye çalışılması yerinde olacaktır.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, genel olarak süreçle, özel olarak da Suriye’de SDG ile ilgili konularda son derece sert, buyurgan, üstenci ve had bildirici bir dille konuşuyor. Mevzu ne olursa olsun, sözü dönüp dolaştırıp Suriye’ye getiriyor ve SDG’ye gözdağı veriyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, AK Parti içinde Kürt meselesini en iyi bilen isimlerden biridir. Daha MİT […]

Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, devletin saray bürokrasisi değil, doğrudan doğruya millet meclisi olduğu ve bütün kararların açık ve aleni biçimde halkoyuna sunularak alındığı demokratik bir hukuk devleti olma yolunda çok ciddi bir fırsat sunuyor.

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.