Ahmet Altan ve 1915: Edebiyatın Eksik Kadrajı
O Yıl, Ahmet Altan’ın Osmanlı dörtlemesini noktalayan metin olarak, edebiyatın tarih ve hafızayla kurduğu ilişkinin hem gücünü hem de sınırlarını açıkça ortaya koyuyor. Roman, 1915’in trajedisini güçlü bir edebî dille okura aktarırken, hangi yüzlerin kadraja alınıp hangilerinin görünmez bırakıldığı sorusunu da sessizce soruyor.
Ahmet Altan, fikirlerine mesafeli durduğum ama kalemini her zaman dikkatle izlediğim yazarlardan biridir. Onu okurken çoğu zaman düşüncelerini tartmaya çalışmam; daha çok cümlelerinin akışına, kelimelerinin yerleşimine, anlatının ritmine kendimi bırakırım. Çünkü Altan’da üslup, çoğu zaman anlamın önüne geçer. Ne söylediğinden çok nasıl söylediğiyle hatırlanır. Keskin, yer yer acımasız bir dili vardır. Edebiyatın büyüsü de burada devreye girer ve Altan tam da bu yüzden okurunu peşinden sürükler. Bu nedenledir ki her yeni kitabı benim için küçük bir merak hâlidir. Fikirleri bana uzak olsa da üslubu yakındır. O yakınlık, metinle aramda sessiz bir anlaşma olur.
Osmanlı Dörtlemesinin Sonu: “O Yıl”
Ahmet Altan’ın Kasım 2025’te Everest Yayınları’ndan çıkan Osmanlı dörtlemesinin son kitabı “O Yıl” romanını ancak Ocak ayının ortalarında okuyabildim. Dört yüz yedi sayfa, beklediğim gibi hızla aktı. Roman, 1915 yılını, Çanakkale Savaşı’nı ve özellikle Ermeni Meselesi’ni merkeze alıyor. Bu merkeze alış, olayların çok yönlü bir tarihsel muhasebesini sunmaktan çok, Altan’ın zihninde şekillenmiş bir duygu ve anlam dünyasını okura aktarma çabası olarak duruyor. Roman, tarihsel denge kurma iddiası taşımıyor, aksine, belirli bir trajediyi ve bu trajedinin yarattığı ahlaki sarsıntıyı edebiyatın imkânlarıyla derinleştirmeyi tercih ediyor. Bu yönüyle O Yıl, tarih anlatmaktan çok, tarihle kurulan kişisel ve vicdani bir ilişkiyi görünür kılmayı amaçlıyor. O nedenle kelimeler özenle seçiliyor. “Soykırım” ifadesi hiç kullanılmıyor mesela. Sadece birkaç yerde “tehcir” kelimesine rastlıyoruz.
İşin doğrusu daha önce yayınladığı romanlarında da benzer bir duruşu var yazarın. Osmanlı dörtlemesinin önceki kitapları olan İsyan Günlerinde Aşk, Kılıç Yarası Gibi ve Ölmek Kolaydır Sevmekten, imparatorluğun çözülme sürecini farklı tarihsel eşikler üzerinden ele alırken; savaş, iktidar ve ahlaki savrulmaları bireylerin iç dünyası üzerinden anlatıyordu. Saray çevrelerinden cephe gerisine, iktidarın merkezinden taşranın kırılganlığına uzanan bu anlatı hattı, büyük tarihsel kırılmaları kişisel hikâyelerle iç içe geçiriyordu. O Yıl ise bu çizgiyi 1915’e taşıyarak, dörtlemenin hem tarihsel hem de duygusal açıdan en ağır yükünü sırtlanan, doğal ve sert bir final metni olarak öne çıkıyor.
Aşkın ve Trajedinin İki Yüzü: Ragıp Bey ve Efronya
Ahmet Altan, O Yıl romanında 1915’e dair anlatısını, Talat Paşa ve Enver Paşa döneminde Ermenilerin maruz kaldığı zulmü merkeze alarak kurar. Bu anlatının taşıyıcıları, Çanakkale Arıburnu cephesinde görev yapan topçu komutanı Ragıp Bey ile Ermeni asıllı bir hemşire olan Efronya’dır. Efronya, romanda yaşanan büyük felaketin tekil ama yoğun bir temsili olarak yer alır; bireysel hikâyesi kolektif bir trajedinin edebî yoğunlaşma noktası hâline gelir. Ragıp Bey ile Efronya arasındaki aşk, romanda hakikatin iki parçalı bir yüzü gibi kurgulanır. Bir yanda cephede savaşan ve imparatorluğun çözülüşüne tanıklık eden bir Osmanlı subayı, diğer yanda aidiyetini, geçmişini ve yakınlarını kaybetmiş bir Ermeni kadın vardır. Bu ilişki, iki karşıt tarihi uzlaştırmaktan çok, aralarındaki kırılmayı görünür kılar; Altan, romanın ahlaki ve duygusal yükünü bu gerilim üzerinden kurar.
Efronya’nın yalnızlığı, geçmişle kurduğu içe dönük ilişki ve Osman karakteri aracılığıyla ölülerle konuşması, romanın ruhunu belirleyen temel unsurlardandır. Osman, hayatı yaşayanlardan değil ölülerden öğrenmeyi tercih eden bir figürdür. Bu tercih, romanın zamana, mekâna ve hafızaya bakışını açığa çıkarır. Anlatı doğrusal bir zaman çizgisi izlemez; tayy-i zaman ve tayy-i mekân yoluyla geçmişle şimdi, yaşayanlarla ölüler iç içe geçirilir. Böylece O Yıl, tarihsel bir anlatıdan çok, hafızanın parçalı ve sarsıcı doğasını yansıtan bir edebî yapı kurar.
Tanrı, İnsan ve Dürüstlük Sorgulaması
O Yıl, tarihsel trajedinin yanı sıra güçlü bir metafizik ve ahlaki sorgulama hattında ilerler. Bu hattın dikkat çekici duraklarından biri, romanda farklı bir renk olarak beliren Rus Kontesi Anya’dır. Bir yangından kurtulduktan sonra hayatına Nizam’la devam eden Anya, inançsızlığı ve ironik diliyle öne çıkar. Nizam’a duyduğu aşkı “Boş ver, bir imam nikâhımızı kıyar; sonra oturur şampanya içeriz” sözleriyle dile getirmesi, romanın kutsal olanla gündelik olan arasındaki sınırları bilinçli biçimde bulanıklaştırdığını gösterir. İnançsız bir karakterin dini bir ritüeli hafife alarak sahiplenmesi, Altan’ın Tanrı fikrine yaklaşımındaki çelişkili alanları görünür kılar.
Romanın sorgulayıcı tonu, daha ilk cümlede Osman karakteri üzerinden ilan edilir: “Dünyayı yoktan var eden bu Tanrı’yı yaratan bir başka tanrı olsaydı, insanları böyle yarattığı için onu kendi cehenneminde yakardı.” (s. 7)
Bu cümle, roman boyunca süren temel soruyu da ortaya koyar: Suç Tanrı’ya mı, insana mı aittir? Altan bu soruya kesin bir cevap vermekten kaçınır; olaylar yargılardan çok duygular ve tereddütler üzerinden ilerler. Rukiye, Dilara ve zaman zaman Efronya’nın iç sesleri aracılığıyla Tanrı’nın varlığı, adaleti ve insanla ilişkisi yeniden sorgulanır. Bu sorgulamanın daha dingin yorumu ise Şeyh Yusuf Efendi’nin sözleriyle dile gelir. Tanrı’yı bütün kâinatın yaratıcısı olarak tasavvur eden bu yaklaşım, insan acısını daha büyük bir düzenin parçası olarak anlamlandırmaya çalışır. Şeyh, insanın günahkârlığını inkâr etmeden, asıl cezanın vicdan azabı ve utanç olduğunu vurgular; insanları Tanrı’nın “çiçekleri” olarak nitelendirerek, her birine zarar vermenin ilahi esere karşı bir kötülük olduğunu hatırlatır (s. 285).
Ancak bu açıklamalar romandaki ahlaki huzursuzluğu bütünüyle yatıştırmaz; aksine Tanrı’ya karşı dürüstlük meselesini daha da keskinleştirir. “Tanrı’ya karşı dürüst olan herkese karşı dürüsttür…” (s.21) cümlesi, bu gerilimi açıkça ortaya koyar. Böylece O Yıl, Tanrı’yı aklayan ya da mahkûm eden bir metin olmaktan çok, insanın inanç, suç ve vicdanla kurduğu çelişkili ilişkiyi görünür kılar. Tarihsel felaketin ortasında Tanrı’yı sorgulamak, aslında insanın kendi sorumluluğundan kaçıp kaçamayacağını tartışmaya açar; Altan’ın metafizik dili de bu ahlaki gerilimi derinleştirir.
Yol, Acı ve İktidarın Zehri
O Yıl boyunca kesintisiz bir “yol hâli” hissi dolaşır olayların akışında. İstanbul’dan Anadolu içlerine, oradan Suriye ve Halep çöllerine uzanan bu yolculuklar, yalnızca mekânsal bir hareketi değil, aynı zamanda geri dönüşü olmayan bir kaderi temsil eder. Yol, romanda ilerledikçe hafifleyen değil, ağırlaşan bir çizgi çizer. Ara duraklardaki kamplar, geçici konaklamalar olmaktan çok, acının ve bekleyişin yoğunlaştığı mekânlar olarak belirir. Bu yolculuğun nihai menzili ise çoğu zaman hayatta kalmak değil, ölüme biraz daha yaklaşmaktır. Altan, bu kesintisiz hareket hâlini, iktidarın yarattığı yıkımla iç içe geçirir. Talat Paşa’nın politikalarının bir imparatorluğu nasıl geri dönülmez bir çöküşe sürüklediği, romanda açık tezler hâlinde değil, satır aralarına sinmiş bir huzursuzluk olarak hissettirilir. İktidar, burada düzen kuran bir akıl değil; insanı dönüştüren, yozlaştıran ve sonunda canavara çeviren bir zehir olarak tasvir edilir. Nitekim romandaki şu ifade, bu bakışın en çıplak hâlidir: “İktidar ne zehirli bir bitki Allah’ım, yiyen iflah olmuyor, canavara dönüyor.” (s. 140)
Bu karanlık tabloda Cemal Paşa figürü ise görece istisnai bir yerde durur. Roman, Cemal Paşa’yı Ermeni mezalimine mesafeli ve yer yer muhalif bir konumda resmederek, iktidarın homojen bir kötülük alanı olmadığını ima eder. Hakeza Adana Valisi Cemal Bey’in Talat Paşa’nın emirlerine karşı direnerek; “Ben bu vilayetin valisiyim, celladı değilim” (s. 230 ) duruşu da bu bağlamda değerlendirilmeli. Ancak bu istisnalar, genel yıkımı hafifletmez; aksine, bireysel itirazların merkezi iktidarın kurduğu büyük felaket karşısında ne kadar sınırlı kaldığını daha da görünür kılar. Böylece O Yıl, yolu yalnızca sürgünün ve acının değil, iktidarın ahlaki çöküşünün de metaforu hâline getirir. Roman, okuru bir yerden bir yere götürürken, aynı zamanda insanın iktidarla kurduğu ilişkinin karanlık ve geri dönülmez yüzünü de adım adım açığa çıkarır.
Tarihin Eksik Fotoğrafı: Görünmeyen Yüz
Ancak bütün bu güçlü anlatıya rağmen romanda belirgin bir eksiklik duygusu da oluşur. O Yıl, yaşanan trajedinin etkileyici ve sarsıcı bir yüzünü görünür kılarken, dönemin Doğu vilayetlerinde, özellikle Rus ilerleyişi sırasında yaşanan ve bazı hatıratlarda ve arşiv belgelerinde yer alan şiddet anlatıları neredeyse tamamen anlatı dışı bırakılır. Bu sessizlik, ister istemez okurun hafızasını başka metinlere yönlendirir: Arşiv belgelerinde, Şevket Süreya Aydemir’in Enver’inde ya da Kazım Karabekir’in hatıralarında yer alan tanıklıklar bu bağlamda hatırlanır. Ne var ki romanda, “tarihin el feneri” bu yöne çevrilmez. Bu durum, yazarın tarihsel bir ihmali olmaktan çok, bilinçli bir edebî tercih olarak da okunabilir. Altan, geniş ve çatışmalı bir tarihsel bağlamdan yalnızca belirli bir yüzü seçerek, anlatısını o yüzün ahlaki ve duygusal derinliği üzerine kurar. Ancak tam da bu seçicilik, romanın en güçlü olduğu yerde aynı zamanda en tartışmalı noktasını da oluşturur.
Çünkü bu toprakların hafızası, tek bir acı hikâyesine indirgenemeyecek kadar karmaşık ve çok katmanlıdır. Acılar elbette karşılaştırılamaz; fakat tarih, bütünlüklü bir çerçeve sunmadığında, geriye eksik bir fotoğraf kalır. Hakkını telim etmek lazım ki O Yıl, güçlü bir edebî görüntü sunar; fakat kadrajın dışında bırakılanlar, bu görüntünün tamamlanmasını zorlaştırır. Romanın yarattığı sarsıntı da tam olarak bu eksiklik hissiyle birlikte derinleşir.

Edebiyatın Batı Kanonu ve Seçici Hafıza
Son yıllarda edebiyatın, özellikle tarihsel kırılmalar söz konusu olduğunda, uluslararası beklentilerle nasıl bir ilişki kurduğu giderek daha fazla tartışılır hâle geldi. Küresel edebiyat piyasasının ve Batı merkezli edebî kanonun, hangi hikâyeleri “anlatılabilir”, hangilerini ise “görünmez” kıldığı meselesi hâlâ açık bir soru olarak önümüzde duruyor. Batı kanonunun diliyle konuşmak ya da yazmak, bir metne uluslararası dolaşım ve görünürlük kazandırabilir; ancak aynı zamanda belirli tarihsel çerçeveleri ve ahlaki hiyerarşileri de beraberinde dayatabilir. Bu durum, edebiyatın hangi tarih anlatılarını evrenselleştirdiği, hangilerini ise yerel ya da sorunlu ilan ederek dışarıda bıraktığı sorusunu kaçınılmaz kılar.
Bu bağlamda, Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmesinin Türkiye’de neden bu kadar yoğun biçimde tartışıldığı yeniden hatırlanmalıdır. Tartışmanın kendisi, edebî niteliğin ötesinde, hangi tarih anlatılarının evrensel kabul gördüğü ve hangilerinin rahatsız edici ya da tartışmalı bulunduğu sorusuna işaret eder. Buradaki mesele, edebiyatın “doğruyu” anlatıp anlatmaması değil, hangi hakikatlerin evrensel edebiyat dili içinde daha kolay dolaşıma girdiği, hangilerinin ise bu dolaşımın dışında bırakıldığıdır.
Ahmet Altan’ın O Yıl romanı da bu açıdan, anlattıkları kadar anlatmadıklarıyla okuru düşünmeye zorlayan bir metin olarak okunabilir. Roman, 1915’i güçlü bir edebî dille anlatırken, bu anlatının sınırlarını da bilinçli biçimde daraltır. Nitekim Altan’ın Dilevser’e “1915’i anlatmayı bir tek edebiyat başarabilir” dedirtmesi yerindedir; ancak edebiyatın hangi 1915’i, hangi kadrajla anlattığı sorusu yanıtsız kalır. Edebiyat, tarihsel travmaları görünür kılma gücüne sahiptir; fakat bu güç, anlatının seçiciliğiyle birleştiğinde, hakikatin yalnızca belirli bir yüzünü parlatan bir aynaya da dönüşebilir.
Hakikatin İki Yüzü ve Edebiyatın Sınavı
O Yıl, Ahmet Altan’ın Osmanlı dörtlemesini noktalayan metin olarak, edebiyatın tarih ve hafızayla kurduğu ilişkinin hem gücünü hem de sınırlarını açıkça ortaya koyuyor. Roman, 1915’in trajedisini güçlü bir edebî dille okura aktarırken, hangi yüzlerin kadraja alınıp hangilerinin görünmez bırakıldığı sorusunu da sessizce soruyor. İşin doğrusu Ahmet Altan’dan beklentim; aynı üslup cesaretiyle, aynı anlatı gücüyle, bu meselenin öteki yüzünü de bir roman bütünlüğü içinde ama daha geniş bir kadrajla yüzleşmeyi beşlemeyle tamamlayabilmesidir. Çünkü üslup hakikati tek başına taşıyamaz. Hakikat çoğu zaman paranın iki yüzü gibidir. Edebiyat ise ancak bu iki yüzü birlikte gösterebildiğinde yerini bulur.
Uluslararası edebiyat piyasasının etkisiyle şekillenen görünürlük ve görünmezlik hiyerarşileri düşünüldüğünde, O Yıl okuru, edebiyatın yalnızca neyi anlatmayı seçtiğine değil, neyi arka planda bıraktığına da dikkat etmeye çağırıyor.
Hakkını teslim etmek lazım ki; O Yıl, Ahmet Altan’ın anlatı gücünü ve üslup hâkimiyetini bir kez daha ortaya koyan, okuru sarsmayı bilen bir romandır. Ancak bu sarsıntı, hakikatin tamamına değil, seçilmiş bir yüzüne temas ediyor. Altan, güçlü bir edebî fotoğraf sunuyor; fakat bu fotoğraf, kadraj dışında bırakılanlarla birlikte düşünüldüğünde eksik kalıyor. Edebiyat elbette tarih yazmak zorunda değildir, fakat hafızaya dokunduğu ölçüde sorumluluk taşır. Hakikatin yalnızca bir yanına ışık tutan metinler güçlü olabilir, ama kalıcı olmak için yeterli değildir. Çünkü hakikat çoğu zaman rahatsız edicidir; ama edebiyat, o rahatsızlığı çoğaltabildiği ölçüde sahici olur.
YUSUF TOSUN