Okulu Niçin Küçültmeliyiz?
Milyonlarca öğrencinin yaşam akışını çevreleyen kısır okul modelinin üstlendiği işlevlerin önemli bir kısmını ait olduğu yerlere iade etmek gerekir. Ancak bazı işlevlerin iade edilebileceği yerlerin kalmadığını ve yerlerinde soğuk rüzgârların estiğini de hesaba katmak gerekir.
Okulu küçültme talebi, okulun gereğinden fazla büyük olduğu varsayımı üzerinden hareket ediyor. Sadece bununla yetinmiyor, aynı zamanda okulun o kadar da büyük olmaması gerektiğini söylüyor. Oysa genel kanı bunun tam tersi yöndedir. O yüzden eğitimin süresi, içeriği, işleyişi vs. üzerinden geniş çaplı çalışmalar, arayışlar, uygulamalar yapılır. Çünkü hem okulun büyük olması istenir hem de okulun büyük olmasının iyi bir şey olduğu kabul edilir. Dolayısıyla okulu küçültme talebi bu genel kabulün dışında bir yerde konumlanıyor. Üstelik bu konumlanmanın ayrıca hem gerekli hem iyi hem de gittikçe zaruri olduğunu belirtiyor.
Başlarken belirtmek gerekir ki, okulu küçültme talebi ne okul karşıtlığı ne de okul düşmanlığıyla ilgili bir şey. Okulun kötü, gereksiz, anlamsız, lüzumsuz olduğuyla da ilgili değil. Muhayyilenin okullaşmasına vurgu yapan İllich’in belirttiği gibi okul eleştirisi özdeş görülen eğitime yönelik eleştiri de değil. Ancak okul veya eğitim kötülemesi olmayan bu konumlanış, mevcudun yapısal bir eleştiriye tabi tutulması gerekliliğini olmazsa olmaz olarak görüyor. Eğitime, okula ilişkin yerleşik söylemin yapıbozuma uğratılmasını varoluşsal bir görev olarak üstleniyor.
Bir Hayat Tasarımının Parçası Olarak Okul
Okul, insanlık tarihinin önemli bir kurumu. Ancak bugünkü anlamıyla okulun mevcudiyeti insanlık tarihinin hayli küçük bir kısmıyla bağlantılı. Modern dünyada, okulun zaman ve ilişki içindeki yaygınlığı tarihin hiçbir dönemiyle kıyas kabul etmez boyutlardadır. Toplumsal hayatın organizasyonunda okul merkezi konumdadır artık. Sanayiye dayalı bir toplumsal yapıya geçiş, beraberinde köklü bir başkalaşım getirdi. Binlerce yıl kendi döngüsünde işleyen bir dünya ve kurumsal gerçeklik, sanayileşmeyle birlikte Marx’ın ifadesiyle “buharlaştı.” Buharlaşan yapıların yerine ihdas edilen kurumlardan birisi de modern okul oldu. Okul, belirli bir nüfusun hayata hazırlanması için işe koşuldu. Ancak bu hayata hazırlanma; steril, sade, hümanist bir şekilde olmanın ötesinde ideolojik-politik hassasiyetleri belirgin bir iradenin, planlamanın yansıması olarak var oldu. Bunun için değişen veya tasfiye edilen yapıların üstlendiği işlevlerin büyük kısmı okula devredildi. Batı’daki hikâyenin izdüşümü bizdeki de. Üstelik çok daha radikalleşmiş ve fetişize edilmiş bir şekilde karşılık bulmuş.
Okul, eğitim-öğretim faaliyetini yürütmek üzere yapılandırılmış bir kurumsal yapı olsa da kendisinde karanlık, karmaşık boyutlar var. Zira modern eğitim-öğretim faaliyeti aynı zamanda bir epistemik otorite tercihinin ve savaşının uzantısı olarak vardır. Diğer taraftan okul; bir hayat tercihinin ve tasarımının enstrümanı olarak yapılandırılmıştır. Kesif bir ideolojik-politik arzunun aparatı olarak tahkim edilmesinin anlamı da buradan gelir. İşin bu boyutu özellikle eleştirel eğitim okumalarının önemli konu başlıklarından birisini oluşturur. O nedenle de işin bu kısmı üzerinde durmayı fazla gerekli bulmuyorum. Gerekli bulmayışımın diğer önemli bir nedeni de ideolojik aktarımın, endoktrinasyon çabalarının günümüz dünyasında görece karşılıksız kalacaklarının anlaşılmış ve dolayısıyla bu yöndeki politikaların belirli düzeyde motivasyonlarını yitirmiş olmasından kaynaklanmaktadır.
İdeolojik-politik boyutlar, eleştirel okumalar için kışkırtıcı olsa da meselenin önemli bir boyutunu da görünmez kıldığı açıktır. Bunun somut görünümlerini yakın tarihimizin içinde de bulmak mümkündür. Türkiye’de eğitim alanında tartışmanın ana merkezi, bugün de olduğu gibi, ideolojik politik gerilimler oluşturur. Eğitimin kimin elinde, kimin politik tahayyüllerini gerçekleştireceğine ve sosyo-kültürel arzularına karşılık verecek şekilde işleyeceğine ilişkin verilen mücadele hız kesmeden devam ediyor. Bu mücadele, yukarıda da değindiğim üzere, yaygın kanının hizasında konumlanan ve okul merkezli bir toplumsal mühendisliğin mümkün ve meşru oluşundan hareket ediyor.
Mücadele ve konumlanış bu şekilde olsa da, gerçekliğin başka seyir izlediği yapılan değerlendirmelerden anlaşılıyor. İstatistikler, sahadan yansıyan göstergeler okuldaki vaziyetin beklenildiği gibi olmadığını kanıtlıyor. Başarısızlık, memnuniyetsizlik, şiddet vs. gibi pek çok konu başlığı, alandaki işleyişin iyi olmadığını ve düşünüldüğü gibi basit bir ideolojik-politik hâkimiyet meselesi olarak görülemeyeceğini teyit ediyor. Nitekim okulu niçin küçültmemiz gerektiğine ilişkin konuşma yapacağımız zemin de burada kendini gösteriyor. Bu tür veriler, modern eğitim tarihimiz boyunca okulun zamanının ve zemininin yaygınlaştırılması için birer gerekçe olarak kabul edildiler. Ancak gelinen noktada bu işleyişte ısrarın gerçeklikten kaçmadan başka bir anlama gelmeyeceği görülmektedir.
Okul, Kaldıramayacağı Vaatlerle Donatılmıştır
Okul, kendisinden beklenen işlevleri karşılayamaz hâldedir. Karşılayabileceğine ilişkin beklenti gerçeklikten uzaktır ve izaha muhtaçtır. Çünkü mevcut okul yapılanması kesin hatlarla belirtilmelidir ki, insani bir işleyişten, ilişkiden ve yapılanmadan yoksundur. İçinde bulundurduğu insanların -ister öğrenci olsun ister öğretmen- gereksinimlerini dikkate almadığı gibi tam tersine gereksinimlerinin aksi yönde bir takım iş ve işlemlere alan açmakta son derece cüretkâr davranmaktadır.
Sosyal çevre, sportif ve kültürel işleyiş, dini hayat, boş zaman aktiviteleri vs. gibi bütün alanların işlevlerini üzerine alan okul, bunları karşılamakta aciz kaldığı gibi normal bir şekilde rahatlıkla verebileceği asli işini de yapamaz hale gelmiştir. 12 yıl boyunca sistemde kalan öğrencilerin önemli bir kısmı, bu süre zarfında rahatlıkla edinebileceği bir takım bilgi ve becerilerden yoksun bir şekilde mezun olmaktadır. Basit okuma-yazma ve matematik becerilerinin bile verilemediği öldürücü bir işleyiş hüküm sürmektedir. Bu yaygın başarısızlığı sürekli öğretmen ve öğrenci ikileminde tüketmeye çalışan egemen okuma, statükonun devamı için bakışımıza operasyonel müdahalelerde bulunmaktadır. Oysa haddini aşan, haddinden fazla büyüyen okul, anlamlılığını yitirdiği gibi içine aldıklarını da insandışılaştırmaktadır. İnsanların insan olma hüviyetlerine, insan olma kapasitelerine karşılık vermeyen bir yapı aynı zamanda yapılanması nedeniyle başka alanlardan bunun teminini de imkânsızlaştırmaktadır. Çünkü okul öylesine büyümüş haldedir ki öğrencilerin ne gidecek başka yerleri ne de gidebilecekleri başka zamanları var.
Anlamlı bir şekilde sosyalleşemeyen, kendi ilgi ve istidadını fark edemeyen, makul bir ilişkiye ve işleyişe alınmadığı için sürekli direnç göstererek var olmak durumunda kalan milyonlarca genç, agresif ve isyankâr bir şekilde hayata tutunmaya çabalamaktadır.
Çok boyutlu bir meseleyi lokalleştirmek, indirgemek son derece yanıltıcıdır ve maalesef oldukça da yaygındır. Genel ekosistemin niteliğinden bağımsız bir okul değerlendirmesi olamaz elbette. Ekonomik, siyasal, kültürel vs. vaziyetin doğrudan ve dolaylı etkisini gözeten bütüncül bir bakış hayati önemdedir. Bu açıdan meseleye ilişkin tartışmada işin bu boyutlarını, bunların etkisini, önemini elde tutarak yürütmemiz gerektiğini belirtmek durumundayım.
Hayatı Büyütmek, Okulu Küçültmekle Mümkün
Bu kaydı düştükten sonra geleceğimiz nokta şurasıdır: Okul kaldıramayacağı büyük bir yükün altında can çekişmektedir. Kendisi can çekişirken içine aldıklarının da duygu, düşünce ve ruhlarına kastetmektedir. Öğretilmek istenilen şeyden ve öğretilme sürecinden çok daha önce yapı, işleyiş, ilişki insanı cendereye almaktadır. O halde yapılması gereken nedir? Okulu küçültme işi nasıl yapılacaktır? Çok teferruatlı olan bu mevzuya ilişkin ana koordinatlara vurgu yaparak yazıyı sonlandırmak istiyorum.
Öncelikle okulu küçültmek demek, Türkiye’de sosyal hayatın organizasyonunun yeniden yapılması demektir. Okulu küçültebilmek ancak hayatı büyütmekle mümkündür. Peki, bu ne demektir? Sık sık değindiğim gibi, eğitim veya okul alanındaki başarı veya başarısızlık; bütünle bağ kurularak tartışılmalıdır. Çözüm de yine bu bağın kurulması halinde mümkündür. Bugün okul, devlet için çok düşük bir maliyetle büyük bir nüfusun kontrol edilmeye çalışıldığı yerdir. Daha da ileri bir okumayla devletin biyopolitik hareket alanının temel mevziisi okuldur. İster öğrenciler ister onların velileri olsun mecburen gittikleri iki mekân arasında mekik dokuyarak ömür tüketmektedir. Çok kısır ve sıkıcı bir döngüde seyreden bu hayat zaten bunaltı, umutsuzluk, yorgunluk, anlamsızlık, tükenmişlik vs. sarmalında akıp gitmektedir. Ne bir hayat atılımına ne de bir diriliş ve direniş dizgesine yol verebilecek bu döngünün tam da asli parçası olan okulu yerli yerine oturtmak anlamlı bir varoluş imkânını sunabilir.
Milyonlarca öğrencinin yaşam akışını çevreleyen kısır okul modelinin üstlendiği işlevlerin önemli bir kısmını ait olduğu yerlere iade etmek gerekir. Ancak bazı işlevlerin iade edilebileceği yerlerin kalmadığını ve yerlerinde soğuk rüzgârların estiğini de hesaba katmak gerekir. Örneğin mahalle, çağrışımlarıyla birlikte artık hayatımızdan çekip gitmiştir. O halde toplumsal hayatımız, insani ihtiyaçlara karşılık verecek şekilde okul formatının dışında bir takım kurumsal yapılarla çeşitlenmek zorundadır. Çok basit olarak sportif faaliyetleri, bahçesi olmayan veya asfaltlanmış şekilde bulunan okullardan alıp gerçek mekânlarına taşımak mecburiyetindeyiz. Bunun için kentlerde bu mekânların fiilen mevcudiyeti ve tüm öğrenciler için erişilebilir kılınması hayati önemdedir. Yaşam dünyasında spor salonları, sahalar ne kadar varlar ve bu dünyanın doğal parçası kılınabilmişler mi?
Kültür-sanat merkezleri, gençlik merkezleri, yeşil alanlar gibi, sosyal etkinliklere katılımı sağlayacak yapılanmalar olmadığında okul üzerinden ihtiyaçları karşılamak akla ziyandır. Kısır bir hayatın yansıması olan okuldaki pek çok aktivite ancak canlı, dinamik ve dört başı mamur bir hayatın inşasıyla mümkündür. Hayatı kısır olan toplumların okullarının zengin ve üretken olması düşünülemez.
Basit bir mühendislik faaliyetinden bahsetmiyorum. Bugün de okulun dışında gençlik merkezleri, kültür merkezleri vs. gibi yapılar oluşturuluyor, yaygınlaştırılıyor. Ancak mesele; bakanlıkların, yerel yönetimlerin birbirinden kopuk şekilde hayata geçirdiği kurumsal performans çalışmasının çok ötesinde. Yukarıda da belirttiğim gibi önemli olan genel ekosistemi gözetmek ve mevzuyu bu ekosistemin içine yerleştirmektir. Okulu küçültmeyi, bu konseptin içine yerleştirmek ve ev-okul sıkışmışlığından çıkarmak gerekiyor. Mevcut okulda ısrar etmek mevcut hayata razı gelmektir. O yüzden samimi bir okul çözümlemesi kaçınılmaz şekilde hayat okumasını beraberinde götürmelidir. Heidegger “soru sorma, düşünmenin takvasıdır” demişti. Soru sorma, sorgulama yerine bilinen cevaplarda ısrar ise ancak düşünmeden firar etmekle mümkündür. Nitekim aynı filozof “bugünün insanı düşünmeden firardadır” tespitinde bulunmuştu. Bu açıdan bakıldığında okulu küçültme talebi bir boyutuyla esasında düşünme, firardan dönme arayışı ve çağrısıdır.
ABDULBAKİ DEĞER