Seyretmek, anlamak için gereklidir. Ancak siyaset, seyretmekle yetinemez. Türkiye’de bugün ihtiyaç duyulan şey, daha fazla söz değil, daha fazla sorumluluk üstlenen, pozisyon alan siyasal tutumlardır.
Seyretmek, anlamak için gereklidir. Ancak siyaset, seyretmekle yetinemez. Türkiye’de bugün ihtiyaç duyulan şey, daha fazla söz değil, daha fazla sorumluluk üstlenen, pozisyon alan siyasal tutumlardır.
Siyaset, toplumun güvenliğini ve adaletini sağlama faaliyetiyken, çıkar ve tahakküm aracı haline geldiğinde ahlaki meşruiyetini kaybeder. Hukukun adalet idesinden koparak siyasetin emrine girmesi, toplumu yozlaştırır ve meşruiyeti tartışmalı bir düzen yaratır. Gücün hukuku belirlediği yerde devlet, toplum sözleşmesinden değil, korsanlıktan beslenir. Bu zeminde mafya, siyasetin karanlık yüzü olarak ortaya çıkar; ahlakın çöktüğü yerde kanun, sadece güçlünün silahına dönüşür.
Türkiye’de kutuplaşma, yalnızca iktidarın değil, muhalefetin de beslendiği bir siyasi kültür halini aldı. Kimlik ve güvenlik kaygıları, hukuk ve ekonomi meselelerinin önüne geçerek siyasetin ana eksenini belirliyor. Muhalefet, alternatif ve umut vadeden bir yol sunamıyor. Toplum, siyasi ilkeler yerine kendi tarafının kazanmasını önceleyen güdüsel bir motivasyona hapsolmuş durumda.
İktidar unsurları üniversite özerkliğinin milli iradeye meydan okuma anlamına geldiğini düşünüyor. Üniversitelerin iktidarla uyumu yüksek kişiler tarafından kontrol edilmesi arzulanıyor. Özellikle sosyal bilimlerde akademisyenlerin iktidarın söylemini tekrarlayacak ya da en azından sorgulamayacak kişilerden oluşturulması gibi bir hedef de var. Bu tabii kesif bir siyasileşme, liyakat ilkesinin ihlali ve nihayet kalitesizleşme anlamına geliyor.
Türkiye toplumu rüştüne erip kurum ve kural ile siyaset yapma yeteneğine henüz yeterince sahip değildir. Demokrasi, salt oy verme/sandık (kral seçme) değil; sahaya/sokağa/meydana inme, elini taşın altına sokma, sorumluluk üstlenme, kurum ve kurallar rejimidir. Halkımız, sürekli -dinî veya seküler- “Tek-Adam”, “Lider”, “Karizma” arayışındadır.
İktidar kendine içten dışa farklı siyaset hatları açarken muhalefeti siyasetsizlikle kuşatmaya, ideolojik tartışmaların içinde hareketsiz kılmaya çalışıyor. Oysa yapılacak iş belli… Siyaset iktidarın ya da rakibin başarısı-başarısızlığı üzerine yapılmaz. Rakip analizi en fazla bir seçim kampanyası konusudur. Muhalefetin ibresini o yüzden iktidara değil, kendine ve millete yöneltmesi ve onun basiretine güvenmesi gerekiyor. Kartalkaya faciasıyla birlikte […]
Yeni Suriye 2025’e girerken Türkiye’nin de yeni bir başlangıç için fazlasıyla sebebi ve imkânı bulunuyor. Yeter ki siyaset de 2024 sonu itibarıyla küresel ve bölgesel anlamda yeni bir dalganın kaçınılmaz olduğunu ve 2025’e girmesi gerektiğini fark etsin.
Medya, söylemin yalnız taşıyıcısı değildir. Zannedildiğinin aksine medya, başından beri her türden iktidar ile kurduğu dirsek teması yahut daha fazlasıyla söylem üreticisi bir makamı işgal eder. Varlığını anlamlı kılacak unsurlardan biri olan söylem üretme ve onu ulaştırma, medyayı daha işlevsel kılsa da çokça tartışmayı da beraberinde getiriyor.
Türkiye’de siyasal güven krizi, yalnızca kurumlar ve siyasetçilerle sınırlı bir hayal kırıklığı değil. Bu kriz, toplumun kendi siyasi failliğine dair duyduğu derin şüpheyle birleşiyor ve radikal değişim taleplerini körüklüyor. Güçlü lider figürü etrafında şekillenen bu talepler, halkın kapalı kapılar ardındaki siyasetten duyduğu rahatsızlıkla daha da güçleniyor.
Siyaset, bir yönüyle toplumun dinamiklerini belirleyen bir oyun tahtasıdır. Bu oyun, bazen tarafların birbirini dengelediği bir alan olurken, bazen de kazananın tüm ödülleri aldığı sıfır toplamlı bir oyun şeklini alır. Türkiye’nin mevcut siyasi atmosferi, daha çok ikinci kategoriye giriyor. Oysa siyaset her zaman sıfır toplamlı bir oyun olmak zorunda değil. Türkiye’de uzun zamandır siyasetten gündelik […]