Venezuela: 21. Yüzyıl Sömürgeciliği mi?
Dışarıdan uygulanan bir müdahaleden doğan otoriter modelin denenmesinin yanı sıra, mevcut duruma bir unsur daha ekleniyor: Venezuela, 21. yüzyılın ilk kurumsal kolonisi olarak ortaya çıkıyor.
Nicolás Maduro’nun ABD’li bir özel kuvvet tarafından görevden alınmasının hemen ardından ortaya çıkan yorum, Venezuela’da demokratik bir geçiş sürecinin olup olmadığına dair netlik olmadığı yönündeydi. Üç ay sonra, ortaya çıkan risk daha farklı: Küresel etkiye sahip, uyarlanabilir bir otoriterliğin pekişmesi, bir tür 21. yüzyıl sömürgeciliği, Trump yönetiminin Monroe Doktrini’ni yorumlamasının bir sonucu; ister dolaylı olsun ister olmasın.
Bu model, ekonomik verimlilik, belirli muhalefet biçimlerine karşı sınırlı hoşgörü, baskıcı bürokrasinin ortadan kaldırılması değil azaltılması ve “ideal” bir muhalefetin biçimlendirilmesini amaçlamaktadır: Demokratik geleneğin bir parçası olarak tanınan, ancak kısa vadede iktidara karşı çıkma konusunda gerçek bir kapasitesi olmayan bir muhalefet.
Bu, Levitsky gibi yazarların tanımladığı gibi, bazı yenilikler de olsa, kusursuz bir diktatörlüğün inşasına elverişli bir zemin sunuyor: Rejim, demokratik geçiş için yol haritasını henüz net bir şekilde tanımlamamış bir gücün açık veya zımni desteğinden yararlanmaktadır. Ne demişler, cehenneme giden yol iyi niyetlerle döşenmiştir.
2021 ile 2022 yılları arasında Maduro diktatörlüğü, Biden yönetimi sırasında Washington ile diyalog kanalları açtı. Bugün bu bağlantılar normalleşti. Sadece üç ay içinde diplomatik ilişkiler yeniden başladı, yaptırımlar hafifletildi ve ABD’li yetkililerin Karakas’a yaptığı ziyaretler arttı.
Hugo Chávez döneminde “Bolivarcı devrim”in coşkusuna hayran kalan solcu aktivistlerin ideolojik turizmi varsa da, 2026’da turlar, sanayi bölgelerini ziyaret eden ve bazı durumlarda Los Roques takımadalarının seçkin yerlerinde denize girerek son bulan potansiyel yatırımcılar içindir.
Buna, Venezuela’nın “erdemlerini” övmek, geçici başkan Delcy Rodríguez ile olan iyi ilişkisini kutlamak ve acımasız şakalar yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan Başkan Trump’ın coşkusu da ekleniyor: Ülkenin 51. eyalet olabileceği ya da o ülkedeki popülaritesi göz önüne alındığında kendisinin başkan adayı olabileceği gibi.
Bu arada diktatörlük çok az şey yapıp çok şey kazandı. Yaklaşık 500 siyasi tutukluyu serbest bıraktı, bir af yasası çıkardı, başsavcılık ve ombudsmanlıkta ilk değişiklikleri yaptı, hidrokarbon sektöründeki devlet kontrolünü azaltmak için bir yasa çıkardı, altın, nadir mineraller ve diğer kaynakların çıkarılmasını kolaylaştırmak için madencilik yasasını değiştiriyor ve yeni bir nomenklatura oluşturmak için kabineyi yeniden düzenledi. Bu dönüşüm, Chávez veya Maduro’nun aksine şampanya sosyalisti olarak algılanan Delcy ve Jorge Rodríguez kardeşlerin iddialı projesini yansıtıyor. Benim bakış açımdan, onlar “süslü” bir otoriterliği temsil ediyor: Maşa ile Dior.
Bu ikiliye bazen Rodrigato denir. Sosyal baskıyı hafifletmek ve yabancı sermayeye alan açmak için aldıkları önlemler, ABD’nin talebi üzerine ve eski muhafızların seslerine göre, yeni siyasi düzenin tasfiyesinden sağ kurtulan Hugo Chávez’in geleneksel kadrolarından biri olan emekli subay Francisco Ameliach’ın yazdığı gibi, “stratejik sabır” yaklaşımıyla alınmıştır.
Demokratikleşmeyi hemen hedeflemek yerine ekonomiye vurgu yapmak, sonuçta rejimi ayakta tutabilir.
Washington’daki Latin Amerika Ofisi’nden Laura Dib’in Maduro’nun görevden alınmasından iki ay sonra uyardığı gibi: “Venezuela için en kötü senaryo, yeniden yapılandırılmış bir otoriterliğin istikrar kazanmasıdır: Demokratik bir dönüşüm olmaksızın, başka yüzler altında mutlak iktidar kontrolünün korunması.”
Bu senaryo bugün daha sağlam görünüyor.
Rodríguez ailesi, iç muhalefeti disipline etmek için dış güç tehdidini kullanıyor, diplomasi dahil ekonominin kilit sektörlerinde değişiklikler getiriyor, ancak baskı aygıtını olduğu gibi koruyor.
Savunma Bakanı Vladimir Padrino’nun yerine, siyasi polis SEBIN’in eski başkanı ve işkence aygıtının mimarlarından biri olarak görülen General Gustavo González López’in getirilmesi, bunun açık bir işaretidir. Yine de, aynı general, Maduro’nun devrilmesinden neredeyse iki hafta sonra, 15 Ocak’ta CIA Direktörü John Ratcliffe’i gülümseyerek karşıladı.
Rodríguez kardeşlerin “iyi davranmak” için koydukları tek koşul, muhalefet lideri María Corina Machado’nun ülkeye dönmemesi. Bu, iç gerilimleri yatıştıran bir onur meselesi. Chavista fraksiyonları için, Machado ile uğraşmaktansa tarihi düşmanları olan ABD ile uğraşmak daha tercih edilebilir.
İroni ortada: Yeniden uyarlanmış rejim, iki tür uzaklaştırmadan faydalanıyor. Maduro’nunki, salt güç yoluyla; Machado’nunki ise, hiç istemediği ve hiç de elverişli olmayan bir sürgünde üç ay geçirmiş olmasıyla, birinin ip cambazına benzettiği bir dengede.
Venezuelalılar sık sık kendilerini “gelecekten gelenler” olarak tanımlarlar. Bu sefer de durum farklı değil. Ülke, “demokrasilerin nasıl öldüğü” konusunda şimdiden bir vaka çalışmasına dönüşmüştür. 20. yüzyılın diktatörlüklerinden farklı olarak, 21. yüzyılın diktatörlükleri oylarla iktidara gelmektedir. Venezüella’nın yanı sıra Nikaragua ve El Salvador da bu konudaki güncel örneklerdir.
Ancak bu yeni aşamada bir adım daha atıldı. Dışarıdan gelen bir güç kullanımıyla ortaya çıkan, ekonomik verimliliği asgari düzeyde siyasi özgürlüklerle birleştiren otoriter modelin denenmesine –ki bu hibrit rejimlerin karakteristik özelliğidir– bir unsur daha eklendi: Venezuela, 21. yüzyılın ilk kurumsal kolonisi olarak ortaya çıkıyor.
Kulağa abartılı gelebilir, ancak ülkenin egemenliğini kaybettiği bir gerçektir. Seçimler ve rejim değişikliği olsa bile, egemenliği geri kazanmak kolay olmayacaktır.
Eski ikilemde, sermaye güçleri, 21. yüzyıl sosyalizminin ön saflarında yer almak isteyen, ancak bugün bunun yerine 21. yüzyıl sömürgeciliğinin bir örneği olma riskiyle karşı karşıya kalan bir ülkenin kırılganlığından yararlanmaktadır.
Bu yazı El Pais sitesinde yayınlanmış olup, Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için buraya tıklayınız.
LUZ MELY REYES