Uluslararası Düzen: Bir İnşa, Bir Yanılsama, Bir Çözülme
“America First” bir Trump sloganı olsa da, dünyanın herhangi bir ülkesinde benzer sloganları atan siyasetçiler görebiliriz ve bu siyasetçiler gittikçe güçleniyorlar. Diğerkam ve adil bir dünya düzeni yönünde bir arayışın pek de mümkün olmadığını söyleyebiliriz, herkesin kısa vadeli çıkarlarına odaklandığı bir ortamda bu tür uzun vadeli bakış açısını taşımaya çalışmak pek de rasyonel bir tercih olmaz.
Mülakat: Cihat Arpacık
1945 sonrası kurulan küresel mimari, barışı ve hukuku vaaz eden bir dil üzerine inşa edilmişti. Ancak bugün bu dil, Gazze’de yankı bulmuyor, Grönland’da pazarlık konusu oluyor, Latin Amerika’da, Afrika’da ve Ortadoğu’da çoktan aşınmış durumda. Egemenlik, müttefiklik, uluslararası hukuk… Uzun yıllar boyunca dokunulmaz kabul edilen kavramlar, artık yalnızca güçlü olanın hatırladığı, zayıf olanın ise bedelini ödediği soyut iddialara dönüşüyor.
Prof. Dr. Emre Erdoğan’la yaptığımız bu röportaj, “çöküş” kelimesinin kolaycılığına sığınmadan, daha zor bir sorunun peşine düşüyor: Gerçekten çöken bir düzen mi var, yoksa hiçbir zaman herkes için geçerli olmayan normların inandırıcılığı mı tükendi? Maduro’nun, kendi başkentinden alınıp zorla bir başka ülkeye götürülmesi, NATO içindeki müttefiklik tartışmaları, Trump döneminde kişiselleşen dış politika ve uluslararası hukukun seçici işleyişi… Tüm bu başlıklar, aynı sorunun farklı cephelerinden bakıyor dünyaya. Belki de artık mesele, “kuralların dünyası” ile “gücün dünyası” arasındaki gerilimi teşhis etmekten ibaret değil. Asıl mesele, bu gerilimin normalleştiği bir çağda, adalet fikrinin nasıl ayakta kalabileceği.
“1945 SONRASI DÜZENİN SONA ERDİĞİNİ GÖSTEREN EN ÖNEMLİ OLAY GAZZE’DİR”
Birçok analist, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası düzenin çöktüğünü söylüyor. Siz bu durumu bir “çöküş” mü, yoksa normatif iddiaların artık inandırıcılığını kaybetmesi olarak mı değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle her türlü düzen gibi, bahsi geçen “uluslararası” düzeninin de bir tür inşa olduğunu kabul ederek başlamak gerek. Her ne kadar konunun uzmanları bu tür düzenlerin ezel-ebet mevcut, doğal yapılar olduğunu söyleseler de; bu hem kendilerine hem de düzene meşruiyet sağlamak için harcanan bir çaba… Tarihsel olarak ulus dediğimiz yapılar bu kadar gençken -Vesftalya efsanesini kenara bırakırsak bir 200 yüz yıl-, onun analitik birimini oluşturduğu bir düzenin hep var olduğunu iddia etmek de bir derece saflık. 1945 sonrası inşa edilen düzen 21. yüzyılın başında harcanan çabaların bir devamı olduğu kadar Soğuk Savaş, İki Kutupluluk ve tabii ki liberal kapitalizm çerçevesinde yeni unsurlar tarafından da biçimlenmiş durumda. İleride tarihçiler bu tasarımın ne kadar başarılı olacağını daha iyi tartışabileceklerdir, ama bu sistemin dünyamıza ne kadar refah ve barış getirdiği başlı başına tartışma konusu
Yıllar önce Sovyetler Birliği’nin çökmesini takiben alelacele girişilen “Yeni Bir Dünya” ya da “Tarihin Sonu” gibi kavramsal keşiflere girişmeden önce biten eskinin ne olduğunu ve yerine nelerin gelebileceği üzerine iyi bir düşünmek gerek. Bir de bu noktada 1945 sonrası düzenin sona erdiğini gösteren en önemli olayın Gazze’de yaşananlar olduğunu söylememiz gerekiyor. İnsanlık değerlerini savunduğunu iddia eden bir düzenin böyle bir suça gözünü yumması zaten belki de hiç var olmadığını gösteriyor.
“EGEMENLİK KAVRAMI BİR ‘SANRIDAN’ İBARET”
Maduro’nun, kendi başkentinde tutuklanarak ABD’ye götürülmesi, sizce uluslararası sistemde “egemenlik” kavramının fiilen aşındığını mı gösteriyor, yoksa bu tür müdahaleler zaten uzun süredir sistemin örtük bir parçası mıydı?
Aslında ABD’nin Venezuela’ya yönelik müdahalesi tarihteki ilk örneği değil, herkesin aklına Panama örneği gelse de, ABD’nin dahil olduğu Şili, Nikaragua ve benzeri bir çok örnek var. Bunlar bildiklerimiz, bunun haricinde de ABD’nin, ve tabii ki diğer güçlerin, çevre ülkelerde seçimlere, darbelere, iktidarların değişmesine ve bazılarının iktidarlarını sürdürmesine dahil olduğuna dair çok sayıda emare var. Bizim hakkında pek bilgi sahibi olmadığımız Sahraaltı Afrika ülkelerinde, eski sömürgeci ülkelerin siyasi, ticari ve kültürel etkisi hala mevcut. Bu ülkelerin siyasi elitlerinin bir kısmı Batı ülkeleriyle bağlantılarını sürdürüyor. Afrika ülkelerinde bağımsızlıktan sonra makbul olmayan iktidarların farklı vesilelerle yerlerinden edildiklerini de biliyoruz. Uluslararası yaptırımların neredeyse hemen her zaman büyük güçler tarafından tetiklendiği ve araçsallaştırdığı da aşikar. Her ne kadar insani değerler adına yapıldığı iddia edilse de bu yaptırımlar ancak büyük güçler tamamen desteklerse başarılı olabiliyorlar, aksi taktirde hiçbir işe yaramıyorlar. Bütün bunları hatırladığımızda egemenlik kavramının bir sanrıdan ibaret olduğunu söylemek mümkün.

“NATO’DA MÜTTEFİKLİĞİN HANGİ DÜŞMANIN VARLIĞINA BAĞLI OLDUĞU KONUSUNDA BİR UZLAŞMA YOK”
Grönland örneğinde olduğu gibi, müttefik bir ülkenin toprak bütünlüğünün açıkça pazarlık konusu yapılması, dünya kamuoyunun algısındaki “müttefiklik” kavramını nasıl dönüştürüyor? Bu dönüşüm kalıcı olur mu?
Uluslararası ilişkiler tartışılırken sıkça sarf edilen bir söz var, “ülkelerin dostları ve düşmanları olmaz, çıkarları olur” diye. Bir açıdan çok doğru değil, ülkeler arasında kültürel ve benzeri ortaklıklar birbirlerine davranışlarını belirliyor. Öte yandan müttefiklik ilişkisi, varlığını bir düşmana borçlu. Kime karşı ittifak kurulmuş, ABD ve diğer ülkeler arasında bu düşmanın kim olduğu konusunda bir uzlaşma var mı, bu uzlaşma nerede tesis edilmiş… Bunu düşünmek lazım. Batı dünyasının silahlı örgütü NATO bünyesindeki müttefiklik tanımının hangi düşmanın varlığına bağlı olduğu konusunda bir uzlaşma olduğunu düşünmüyorum. Avrupa ülkeleri için başlıca düşman Rusya gibi gözükmekteyken, acaba bu ABD için geçerli mi? En azından Trump yönetimi için düşman/tehdit sıralamasının NATO’nun diğer ülkeleriyle aynı olmadığını söyleyebiliriz. Aynı soruyu Türkiye bağlamında da sorabiliriz. Acaba Türkiye’nin tehdit sıralaması diğer “müttefikler” tarafından kabul görüyor mu, benimseniyor mu? Sanmıyorum. Bir ilişkiyi “öteki” üzerinden tanımlamak sağlıklı bir tutum değil, ancak varsa Batı ittifakının temellerini yeniden inşa etmesine ihtiyaç olduğu açık.
Trump döneminde dış politika kararlarının giderek kişiselleştiği yönünde güçlü bir kanaat var. Lider merkezli bu dış politika tarzı kurumsal güveni nasıl etkiliyor?
Dış politika yapımı sürecinde liderlerin etkisinin ne kadar olduğu hala bir tartışma konusu… Bu politika alanının siyasetçilerin karışmayacağı “steril” bir alan olduğu varsayımının geçersiz olduğunu kabul etmemiz lazım. Bir ülkedeki demokrasinin kalitesi ne olursa olsun, “demosun”, yani halkın dış politika kararları üzerinde etkisi mevcut. Öte yandan dış politika kurumlarının tamamen etkisiz olduğunu söyleyemeyiz, siyasal kültürün ya da diğer yapısal faktörlerin de. Dolayısıyla en fazla bu iki kutup arasındaki salınımlardan ya da bu eksen üzerindeki varyasyonlardan bahsedebiliriz. Her hâlükârda dış politika yapımında kurumların ve diğer faktörlerin etkisinin en fazla olduğu ülke ABD’yken, bu ülkeden yola çıkarak “kurumların etkisi bitti” diye düşünmek fazlasıyla iddialı olur. Dünyamızda her türlü siyasa yapımının çok daha kişisel olduğu ülkelerde dahi yapısal ve kurumsal faktörler sınırlayıcı rol oynamakta. Buna ek olarak %100 kurumsallaşmış bir dış politikanın da dünya barışı açısından hayırhah sonuçları olmayabilir, tarih bize bunu defalarca gösterdi.
“İHTİYACIMIZ OLAN ADİL BİR DÜZENE ERİŞMEMİZ İÇİN GEREKEN SİYASAL İRADE KENDİSİNİ ÇİFTE STANDARTLARA BIRAKTI”
Uluslararası hukuk ve çok taraflı kurumlar zayıfladıkça “hukuk” beklentisi de zayıflıyor mu, yoksa tam tersine, bu boşluk daha güçlü bir adalet talebi üretir mi?
Ben uluslararası hukuk kavramının “doğal” bir hukuk sistemi olduğunu düşünenlerden değilim. 19. yüzyıl sonrasında adım adım inşa edilmiş bir karşılıklı kabul sisteminden bahsediyoruz. Bir bakış açısıyla kökenleri tahkim kültürüne dayanan bir sistem. Böyle bir sistemin muhatapların kabulü olmadan varlığını sürdürmesi imkânsız. Eninde sonunda ülkeler, hatta ülkeler üstü ve ülkeler arası birimler de bu tür düzenlemeleri kabul etmek zorundalar ancak bu sistemin adil olması da gerekmiyor. Tıpkı bir toplumdaki toplumsal sözleşme gibi bu sistemin de unsurları için adil olması gerekse de, olmadığını çok iyi görüyoruz. Öte yandan içinde bulunduğumuz Antroposen çağında ihtiyaç duyulan adaletin sadece ülkeleri değil, vatandaşları; sadece insanları değil diğer varlıkları kapsaması gerekiyor ki; bu ütopyadan hayli uzağız. Bugünlerde hepimizin ihtiyaç duyduğu adil bir düzene erişmemiz için gereken siyasal irade de kendisini iki yüzlülüğe, çifte standartlara ve “gerçekçi” politikalara bırakmış durumda ki; böyle bir durumda ilerici bir hamle beklemek saflık olur.
Sizce küresel kamuoyları daha öngörülebilir ve kurallı bir uluslararası düzen talep etmeye mi yönelecek, yoksa “güçlü olanın kazandığı” bir dünyayı kabullenmeye mi başlayacak?
Şu anda kamuoylarının yegâne talebi daha fazla güvenlik. Bu güvenlik ihtiyacı Gazze örneğinde olduğu gibi “yaşama hakkı” konusunda da olabilir, ekonomik ve siyasi istikrar yönünde de olabilir. Bu güvenlik arayışı içerisinde ülkeleri ve politikacıları bireysel çıkarların peşinde koşmaktan alıkoyacak bir diğerkamlık kültürü olmadığı gibi, toplumsal bir talep de yok. “America First” bir Trump sloganı olsa da, dünyanın herhangi bir ülkesinde benzer sloganları atan siyasetçiler görebiliriz ve bu siyasetçiler gittikçe güçleniyorlar. O zaman bu diğerkam ve adil bir dünya düzeni yönünde bir arayışın pek de mümkün olmadığını söyleyebiliriz, herkesin kısa vadeli çıkarlarına odaklandığı bir ortamda bu tür uzun vadeli bakış açısını taşımaya çalışmak pek de rasyonel bir tercih olmaz, seçmenler de, politikacılar da bunun fazlasıyla farkındalar.
EMRE ERDOĞAN