Hüzünlüyüm
Çocuk çetelerinin, okul içi şiddetin, eğitimin kahredici boyutlarda sınıfsallaşmasının, gençlerde geleceksizliğin yoğun şekilde arttığı bir dönemde bizim artık kısa süreli ve unutulan tartışmalara hapsolmak yerine okullarda güvenliği, çocuklarda ve gençlerde gelecek umudunu tartışmamız ve tüm bunların birer politika çıktısına dönüşmesi için ısrarcı olmamız gerekiyor.
Karamsar değilim, hüzünlüyüm! Portekizli şair ve yazar Fernando Pessoa gibi…
Bu yazıda İsveç’in eğitim sisteminde dijital araçları terk edip “eski sistem”e geri dönüşünün yararlarından bahsedecektim. Ama Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta üst üste yaşanan silahlı okul saldırıları, “İsveç modeli”nin okul güvenliği yönü hakkında yazmamı daha “acil” hale getirdi.
İsveç’te öğretmenlik yapan bir Türk öğretmen, kısa süre önce okuldaki güvenlik önlemlerini bir video ile paylaştı: “Sınıf kapısı sadece benim anahtarımla açılıyor. İçeriden de kilit sistemi var. Kapı içeriye doğru açılıyor. Sınıflarda acil çıkış pencereleri var ve sınıfların hepsi, acil durumlarda çocukların koridorları kullanmaması için birbiriyle bağlantılı. Çünkü çocuklar koridorları kullanmamaları gereken acil bir durum olduğunda sınıflardan birbirlerine doğru kaçabiliyorlar.”
İsveç’te Artan Okul Güvenliği Önlemleri
İsveç, uzun yıllar boyunca “açık okul” modelinin sembol ülkelerinden biriydi. Okul kapıları çoğu zaman kilitli değildi; eğitim mekânları, kamusal alanın doğal uzantısı olarak görülüyordu. Güvenlik, duvarlar yerine toplumsal güvenle sağlanıyordu. Ama o güven, 2025’te Örebro’da patlayan silah sesleriyle kırıldı. 2025 Şubat’ında Örebro’daki bir eğitim merkezinde gerçekleşen ve 10 kişinin hayatını kaybettiği saldırı, ülkenin modern tarihindeki en ölümcül okul saldırısı olarak kayda geçti. Bu saldırı, okulların güvenliğine dair paradigma değişiminin başlangıcı oldu.
Şiddetin artışı tek bir nedene indirgenemez. Ama üç kritik kırılma hattı var: İsveç’te okul içi tehdit ve şiddet vakalarının son 10 yılda iki katından fazla arttığı kaydedildi. Örebro saldırısı, silahlı bir kişinin hiçbir engelle karşılaşmadan kampüse girebildiğini gösterdi. Saldırganın organize suçla bağlantılı olmaması, klasik güvenlik anlayışını da boşa düşürdü.
Artık tehdit dışarıdan değil, içeriden de gelebiliyor. Tam da bu yüzden İsveç devleti, güvenliği sadece fiziksel değil, aynı zamanda psikososyal bir mesele olarak yeniden tanımlamak zorunda kaldı. Hükûmet, 2025 itibarıyla çok katmanlı bir güvenlik reformu başlattı. Bu konuya, 300 milyon kronluk (yaklaşık 32 milyon dolar) doğrudan güvenlik bütçesi ayrıldı. Okullara kilitli giriş sistemleri, kamera altyapısı, erişim kontrolü kurma imkânı tanındı. Ayrıca, 2025 yılı temmuz ayında okul güvenliğini güçlendiren yeni bir yönetmelik hazırlandı ve her okul için zorunlu acil durum planı, düzenli tatbikat, izinsiz girişin engellenmesi gibi yükümlülükler getirildi, personelin çanta arama gibi yetkileri genişletildi. Mahremiyet yasaları değiştirilerek, özel bir izin olmaksızın okullarda kamera denetimi kurulması sağlandı.
Bu süreçte müfredat da güncellendi ve öğretmenlerin öğrencilerine toplumun kuralları ve yasalarına saygı duygusu aşılaması teşvik edildi. Okulların ciddi saldırıları beklemeksizin öğrencilerin düşük düzeyli kriminal faaliyetleri konusunda İsveç polisine bildirimde bulunmaları zorunlu hale getirildi.
Dünya Sağlık Örgütü’nün de Radarında
Bütün bunlar, devletin “okul güvenliği”ni bir kamu politikası önceliği olarak yeniden ele alınması gerekliliğini gösteriyor. Zira Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) de “gençlerin şiddet eğilimi”ni, küresel bir kamu sağlığı sorunu olarak tanımlıyor. Dünya genelinde her yıl 15–29 yaş aralığındakiler arasında yaklaşık 193 bin cinayet vakası kaydediliyor. Bu sayı, küresel ölçekte işlenen tüm cinayetlerin yaklaşık yarısı. Yani dünya çapında her iki kişiden biri, çocuk ve genç yaşta cinayet işliyor; şiddet eğilimini bir başkasının canı üzerinde test ediyor. DSÖ, bu saldırıların önlenmesinde, okulu bir bütün olarak gören yaklaşımların benimsenmesini öneriyor.
Bu kapsamda öğrencilerin öfke yönetimini geliştiren sosyal gelişim programları tasarlanması, ebeveynleri destekleyen projeler yürütülmesi, şiddete meyilli ergenlere yönelik terapötik yaklaşımlar benimsenmesi, (okul saldırganlarının büyük bölümünün silahlara kendi evlerinden veya yakınlarından ulaştığı düşünüldüğünde) ateşli silah edinimini kısıtlayan kurallar getirilmesi de DSÖ’nün önerileri arasında…
İsveç gibi yüksek refah ve yüksek güven toplumlarında bile okul güvenliği artık “kendiliğinden” sağlanan bir şey değil. İsveç, güvenliğini artırırken aslında okulları da “korunan, planlanan ve yönetilen bir alan” haline getiriyor. İsveç’te çok önemli bir şey daha yapılıyor. Bu konu, sadece bir saldırı sonrası ekranlarda birkaç gün boyunca yer alıp sonra unutuşa terk edilmiyor, uzun soluklu bir kamusal tartışmanın parçası oluyor ve bu tartışma da bütüncül, veriye dayalı, katılımcı ve uzun vadeli politika çıktılarına dönüşüyor.
Çünkü okul güvenliği kapıların kilitlenmesi veya kamera sistemleriyle tek başına çözülemez, toplumsal dönüşümlerin tam ortasında şekillenen çok katmanlı bir olgudan bahsediyoruz. O yüzden okul güvenliği ve ergenlerin şiddete yönelmesi konusu çok boyutlu ve uzun soluklu bir kamusal tartışmanın da öznesi olmalı.
Tartışılmalı
Saldırıların sebepleri arasında çocukların şiddet içerikli bilgisayar oyunlarına bağımlı olması ve dijital yalnızlıkları mı var? Tartışılmalı.
Saldırıları kolaylaştıran etmenler arasında evde ateşli silahlara kolay erişim mi var? Yurt genelinde sayıları 200’ü aşan poligonların Z kuşağı için “boş vakitlerini değerlendirmek” için gidilen bir “eğlence ve deneyim merkezi” haline getirilmesi gibi etmenler mi var? Tartışılmalı. Bu kuşağın anlam ve değer yitimi konusunda aile ve toplum düzeyinde neler yapılmalı? Tartışılmalı.
Benzeri saldırılar yaşamış ülkelerde öğrencilerin sosyal becerilerinin güçlendirilmesi, davranışlarında tehdit unsuru görülen, içe kapanan, tehditkâr söylemlerde bulunan öğrencilere yönelik olarak okul psikologlarının görevlendirilmesi, eğitimde şiddet önleme mekanizmalarına ağırlık verilmesi ve akran zorbalığı ve dışlanma vakalarının yakından izlenmesi gibi önlemler mi alınmış? Bizde de tartışılmalı.
Türkiye’de Z kuşağı diye kalıplar içine sıkıştırılıp tek tip çözümler üretilmeye çalışan ergenlerin davranış kalıpları ve riskli tutumları, mikro ölçekte dikkatli ve profesyonel gözlerle tespit edilip izlenmeli; gerektiğinde aile-okul-mahalle ölçeğinde müdahale edilmeli. Bunun modaliteleri de dünyadaki iyi uygulama örnekleri ışığında tartışılmalı.
Okulların girişinde uzman çavuşların görevlendirilmesinden metal dedektörlerin devlet okullarının tümüne yerleştirilmesi ve güvenlik görevlilerinin çanta kontrolü yapmasına dek türlü önlemler mi öneriliyor? Tartışılmalı.
Sessiz sedasız, parmak ucunda gelen felaket adımları ancak bu şekilde önceden tespit edilir ve önlenir. Tartışarak ve önleyici tedbirleri uygulamaya geçirerek…
Tüm bunlar enine boyuna konuşulmalı ama tartışanlar şu veya bu siyasi görüşe yakın diye o tartışmalar yok hükmünde sayılmamalı. Politika çıktısına dönüşmeli. Eylem planına dönüşmeli. Somutlaşmalı.
“Büyük resmi” yorumlamadan önce onu oluşturan küçük küçük parçaları anlayıp çözümlemeli. Ve sorunu sadece güvenlikçi önlemler üzerinden çözmeye çalışmak yerine sistemin içindeki açmazları tespit etmeli. Kısa süre önce açıklanan yedi aşamalı eylem planı sürekli güncellenmeli ve bu konuda dünyadaki iyi uygulama örnekleri sürekli takip edilerek sistem modernleştirilmeli.
Okulların güvenliği konusunda muhalefet partilerinin Eylül ayından beri verdiği ama göz ardı edilen soru önergelerinde olduğu gibi, bundan sonra da konuyu dar siyasi pencerelere hapsetmeksizin şu veya bu muhalefet partisinden gelen her türlü uyarı ve öneri titizlikle değerlendirilmeli.
Büyük usta Yaşar Kemal’in Çocuklar İnsandır adlı kitabındaki o güzel tespiti gibi: “Okul, çiçeklerin açtığı bir bahçe olmalıdır. Eğer çiçekler soluyorsa, suç toprağındır, çiçeğin değil.” O toprağı yeniden çocuk ve genç dostu hale getirmek, hepimizin sorumluluğunda. Siyasetin de toplumun da bireyin de…
Kahramanmaraş’taki okul saldırısında öğrencilerinin üzerine kapanarak onları koruyan ve saldırıda hayatını kaybeden matematik öğretmeni Ayla Kara’nın hüzünlü melek kanatları gözümüzün önünden gitmemeli.
Bu süreç de gençler için değil, gençler hakkında değil, gençlerle birlikte tasarlanan çözümleri içermeli. Böylelikle okulun toplumu dönüştürdüğü, okulla toplum arasında organik bir köprünün kurulduğu bir model yeniden kurulmalı. Çünkü gençlerde ciddi bir umutsuzluk, yalnızlık, yönsüzlük ve gelecek kaygısı var. Bu endişelerin şiddeti birincil dereceden beslediği unutulmamalı. Eğitim sistemi, “tutunamayanları” saf dışı bırakmak yerine daha kapsayıcı ve kucaklayıcı olursa, bu çocukların sanat ve sporla uğraşacak şekilde yaşamlarını zenginleştirmelerini sağlayacak bir içeriğe kavuşursa, bu tutunamayan ve şiddete meyleden kırılgan ergenlere bir yön verilebilir.
Ayrıca aileleri de sürece dahil etme aşamasını titizlikle yürütmeli. Öğretmeni canı istediğinde veya çocuğuna sesi yükseldiğinde Cimer’e şikayet eden veliler de kendilerine çekidüzen verip sorumluluğu toplumsal düzeyde paylaşmalı.
Çocuk çetelerinin, okul içi şiddetin, eğitimin kahredici boyutlarda sınıfsallaşmasının, gençlerde geleceksizliğin yoğun şekilde arttığı bir dönemde bizim artık kısa süreli ve unutulan tartışmalara hapsolmak yerine okullarda güvenliği, çocuklarda ve gençlerde gelecek umudunu tartışmamız ve tüm bunların birer politika çıktısına dönüşmesi için ısrarcı olmamız gerekiyor.
Doğan Cüceloğlu’nun “Mükemmel değil merhametli çocuklar yetiştirin. Karıncaları ezmeyen, ağaç dallarını kırmayan, çiçekleri ezip geçmeyen, sevgiyi hissetmeyi ve hissettirmeyi bilen çocuklar” tavsiyesi kulaklarımızdan hiç silinmemeli. Bu, hepimizin toplumu. Bu eğitim, hepimizi ilgilendiriyor. Bu çocukların toplumdan usul usul kopuşları, çeteleşmeleri, yalnızlaşmaları, sosyal izolasyonları ve insan canının önemini umursamayan birer katile dönüşmeleri, hepimizi yaralıyor ve hayattan koparıyor.
Karamsar değilim, çok hüzünlüyüm.
MENEKŞE TOKYAY