ABD İstihbarat Teşkilatları İyi Yaşlanmadı
Jeffrey Rogg’un yeni kitabı, Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar Amerikan istihbarat tarihini ele alıyor. Rogg bu tarihi, sivil-istihbarat ilişkileri gibi, sivil-askeri ilişkilerle benzerlik gösteren ve daha önce üzerine yeterince çalışılmamış özel bir bakış açısıyla inceliyor. Kitabın en önemli katkılarından biri de ele aldığı bu sorunların büyük bir kısmının oldukça uzun bir geçmişi olduğunu göstermesi. Peki, ABD istihbarat kurumları yüzyıllar boyunca hükümetin geri kalanıyla ve halkla nasıl bir ilişki içindeydi?
Jeffrey Rogg’un yeni kitabı, Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar Amerikan istihbarat tarihini ele alıyor. The Spy and the State (Casus ve Devlet) konuyu kapsamlı bir biçimde ele alıyor olsa da okuması zor bir kitap değil. Rogg bu tarihi, sivil-istihbarat ilişkileri gibi, sivil-askeri ilişkilerle benzerlik gösteren ve daha önce üzerine yeterince çalışılmamış özel bir bakış açısıyla inceliyor. Aslında, kitabın başlığı, Samuel Huntington’ın yaklaşık 70 yıl önce yayınlanan temel eseri “Asker ve Devlet”i anımsatıyor. Peki, ABD istihbarat kurumları yüzyıllar boyunca hükümetin geri kalanıyla ve halkla nasıl bir ilişki içindeydi? Rogg’un bu soruya cevabı maalesef “kötü” oluyor.
Oldukça kolay okunan bu kitap, Amerikan istihbarat kurumları ile başkan, yürütme organı, yasama organı ve Amerika halkı arasındaki ilişkileri etkileyen pek çok sorunu ele alıyor. Kitabın en önemli katkılarından biri de ele aldığı bu sorunların büyük bir kısmının oldukça uzun bir geçmişi olduğunu göstermesi. Rogg, ABD istihbarat sisteminde köklü, oldukça dramatik bulunabilecek uygulanması imkânsız yapısal reformlara ihtiyaç olduğunu ima ederek kendi siyasi bakış açısını ortaya koymaktan da geri durmuyor. Bununla birlikte yazarın tarih alanındaki doktorasının ve aynı zamanda avukatlığının getirdiği uzmanlığı ortaya koyması sayesinde kitap oldukça zengin bir içerik sunuyor.
Rogg, daha kitabın başında, istihbaratın “doğası gereği ‘Amerikalı olmadığı’ iddiasıyla provokatif bir yaklaşım sergiliyor. Hemen ardından istihbarat personelinin Amerikan ruhuna aykırı olduğunu düşünmediğini, sadece mesleğin öyle olduğunu ekliyor. Nitekim kitap da istihbaratın hükümetin vazgeçilmez bir fonksiyonu olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bununla birlikte, Rogg’a göre istihbarat servislerinin gizliliğe ve aldatmaya dayanması, en azından bir süre öncesine kadar açık ve demokratik bir hükümet kurmayı amaç edinen Amerikan idealine aykırı düşüyor. Ayrıca, istihbarat çalışmaları demokratik olarak seçilmiş hükümetlerin devrilmesini de içermektedir ve “kaçınılmaz olarak mahremiyetin ihlalini gerektirir”.
İstihbaratın doğası gereği sorunlu olması, ülkenin kuruluşundan itibaren sivil-istihbarat ilişkilerinin bozuk olduğu anlamına gelir. Ülkenin kurucuları kendilerini, Gouverneur Morris’in ifadesiyle “sıradan, dürüst adamlar” olarak tanımlıyordu, ancak aralarında istihbarat şefleri de bulunuyordu. Bu adamlar, istihbarattan bahsetmeyen bir Anayasa yazmak zorunda kalmıştı, aksini yapmış olsalardı “casusluğun lekesi çalışmalarını itibarsızlaştıracaktı.” Bu da bizi “Casus ve Devlet”in ana temalarından birine götürüyor: Başkanların, politika yapıcıların, Kongre’nin ve Amerikan halkının, istihbarat topluluğundan (istihbarat topluluğunun bir grup destek kurumu olduğu unutulmamalıdır) kendileri için hoş olmayan işler yapmasını isterken, bunun bedelini de onlara ödetme ikiyüzlülüğü.
Kitapta, aralarında ülkenin başkanlarının da bulunduğu uzun bir suçlu listesi yer alıyor. George Washington, Abraham Lincoln, Franklin Roosevelt, John F. Kennedy ve Ronald Reagan gibi vatanseverlik duygusunu oldukça güçlü bir biçimde harekete geçiren isimlerden bazıları da “savunmak istedikleri ilkelerle çelişen istihbarat önlemlerine başvurdu.” Rogg, istihbaratın yürütme organı tarafından gözetilmesine de şüpheyle yaklaşarak 1950’lerden bu yana başkanların, yapısı gereği daha dostane olan yürütme organı gözetimi aracılığıyla Kongre’nin denetiminden kaçınmaya çalıştıklarını belirtiyor. Örneğin, Başkan Reagan’ın 1981’de, Başkan Jimmy Carter’ın dört yıl önce kaldırdığı Başkanlık Dış İstihbarat Danışma Kurulu’nu yeniden oluşturmasının, istihbaratın denetimi konusunda Kongre ile faydasız bir rekabetin var olduğu anlamına geldiğini öne sürüyor. Hatta benzer gerekçelerle CIA’de yasayla belirlenmiş bir genel müfettişin bulunmasını da eleştiriyor.
Rogg’un anlatımına göre, yürütme organının geri kalanı da sivil istihbaratın işlevsizliğine katkıda bulunuyor. Eski bir deyişi etkili bir şekilde kullanıyor: “Politika başarısızlığı yoktur, sadece istihbarat başarısızlığı vardır.” Nitekim, politika yapıcılar sıklıkla “istihbaratı günah keçisi yapmayı, buradaki rollerini sorgulamaktan, hatta bir rolleri olduğunu kabul etmekten daha uygun bulur.”
Bunun yanında başkanın altında istihbarat desteği isteyen çok sayıda politika yapıcı vardır. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde istihbarat operasyonları başkanın kontrolünde yürütülür ve doğrudan başkana hizmet ederken, 1880’lerden itibaren bakanlık ve kurumlar da kendi istihbarat birimlerini kurmaya başladı. Kitapta sürekli olarak karşımıza çıkan bir kavram olan “itaat-tabi kılma” (subordination)” Rogg’u endişelendirmekte, Rogg “istihbarat ve diğer ulusal güvenlik kurumlarının birbirine karışması tutarsızlıklar ve çatışmalar yarattığı”nı ve istihbarat mesleğinin gelişimini tekrar tekrar baltaladığını öne sürmektedir. Bu bağlamda, “anayasal, yasal, etik, politik ve siyasi nedenlerle ayrı organizasyonlar olmayı gerektiren” ve “temelden farklı” iki meslek olan kolluk kuvvetleri ve istihbaratın ilişkisini tartışırken son derece ikna edicidir. Elbette, kolluk kuvvetleri, belirli koşullar altında, Amerikalılar üzerinde kullanma yetkisine sahip olduğu önemli bir cebir gücüne sahiptir; bu yetki, son aylara kadar diplomatlar veya askerler için geçerli değildi. Her halükarda, Rogg, istihbarat ve kolluk kuvvetleri arasındaki örtüşmelerin sorunlu veya tartışmalı örneklerinden oluşan uzun bir liste sunuyor. Listede yer alan örnekler, İspanyol-Amerikan Savaşı sırasında Gizli Servis’in karşı casusluk çalışmalarından, on yıl önce FBI’ın Donald Trump’ın başkanlık kampanyası ile Rusya arasındaki olası bağlantıları araştırmasına kadar uzanıyor. Bunların arasında da J. Edgar Hoover’ın FBI’ı yer alıyor.
Rogg, merkezi ve bağımsız bir istihbarat örgütünün kurulması için I. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde kaçırılan birçok fırsatı ve yaşanan aksilikleri de anlatıyor. 1947 tarihli Ulusal Güvenlik Yasası ile CIA’nın kurulması önemli bir adımdı, ancak ABD kısa sürede yurtdışında gizli operasyonların yaygın olarak kullanılması tuzağına düştü. Başlangıçta gizli operasyonlar Politika Koordinasyon Ofisi tarafından yürütülüyordu. Ofis, CIA’nın operasyonel bileşeniydi, ancak politikasını Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı belirliyordu. Rogg, bu nedenle iki bakanlığın “CIA’nın gizli operasyonlarını kontrol ederek onu kendilerine tabi kıldıklarını, ancak bu operasyonlardan sorumlu tutulmadıklarını, böylece CIA’yı gizli operasyonlarını başarısızlıklarının günah keçisi haline getirdiklerini” söylüyor. Gizli operasyonların tasarlanması ve onaylanması için izlenen süreçler zamanla değişse de CIA otuz yıl boyunca günah keçisi olmaya devam etti. Bu durum, 1970’lere kadar çeşitli şekillerde sürdü. 1970’lerde Senatör Frank Church, CIA’nın “sürüden ayrılan serseri bir fil” olduğu iddiasını reddederek, CIA’nın başkanların talimatıyla hareket ettiğini haklı olarak ortaya koydu. Bunun üzerine kısa bir süre sonra, başkanın her gizli operasyonu onaylayan bir “bulgu” belgesini imzalamasını ve ardından bunu Kongre’ye bildirmesini zorunlu kılan bir yasa çıkarıldı.
Başkan dışında, yürütme organındaki en büyük istihbarat gücü Savunma Bakanlığı’dır. Bütçelere, personel sayısına veya Kongre’deki nüfuzuna göz atıldığında da bu açıkça görülür. Rogg bu durumdan haklı olarak endişe duyuyor ve bakanlığın on yıllar boyunca, çoğu zaman CIA’nın aleyhine olarak, teknik istihbarat toplama konusunda nasıl bir hakimiyet kurduğunu anlatıyor. Nitekim, bakanlığın genişlemeci eğilimleri teknik istihbarat toplama ile sınırlı kalmadı. Sözde küresel terörle savaş sırasında, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, bakanlığın insan istihbaratı (HUMINT) konusunda CIA’ya bağımlı olmasından rahatsızdı. Bu nedenle, bu işlevi “geleneksel askeri faaliyetler” başlığı altında ve dolayısıyla istihbaratı düzenleyen ABD Kanunu’nun 50. Bölümü’nün kapsamı dışında tutarak, bakanlık için gizli bir HUMINT birimi kurdu.
Sonra da Kongre var. Rogg, CIA’nın kurulmasını övmekle birlikte, 1947 tarihli Ulusal Güvenlik Yasası ve 1949 tarihli CIA Yasası’nın, Kongre’nin büyük ölçüde “istihbarat denetiminden kendini muaf tuttuğunu” ve bu durumun 1970’lere kadar devam edeceğini üzülerek belirtiyor. Ayrıca Kongre’yi, CIA kendisini operasyonlar hakkında çok sık bilgilendirilmesine rağmen, tartışmalı operasyonlar kamuoyunun dikkatini çektiğinde, bilgilendirildiklerini inkâr edip kurumu kendilerini yanıltmakla suçlamasını sert bir şekilde eleştiriyor. Bu alanda çalışan diğerleri gibi o da, Kongre’nin istihbarata ilgisinin büyük ölçüde, başarısızlıklar veya skandalların etkisiyle, dönemsel olduğunu belirtiyor. Bu, Kongre’nin ilgisinin nispeten az olduğu dönemlerde sorunların daha da kötüleşebileceği ve yasaların teknolojik gelişmelere ayak uyduramayacağı anlamına geliyor. Örneğin, 1978 tarihli Yabancı İstihbarat Gözetim Yasası’nın (FISA) değişen iletişim teknolojilerine ayak uydurmaması nedeniyle yıllar boyunca ödenen bedel akla geliyor.
Rogg, istihbarat topluluğunun Amerikan halkıyla olan ilişkilerindeki sorunları da görmezden gelmiyor. Örneğin, eski CIA Direktörü Richard Helms’in 1970’lerde “CIA halkla temas halinde olmak için kurulmadı” sözünü aktarıyor. Rogg, bu tür görüşlerin günümüzde de devam ettiğini belirtiyor. (Ben de 1990’ların ortalarında, CIA’nın bir halkla ilişkiler ofisi olmaması gerektiğine inanan bir CIA operasyon subayıyla birlikte görev yaptığımı hatırlıyorum.)
Bunların hiçbiri iyi değil, ancak Rogg, sivil-istihbarat ilişkileri söz konusu olduğunda Amerikan halkının da pürü pak olmadığını düşündüğünü ortaya koyuyor. “Amerikalılar, tehlikeyle karşılaştıklarında çok sık olarak ideallerini bir kenara bırakıyorlar, ancak bir savaş veya acil durum sona erdikten sonra seçilmiş temsilcilerini ve istihbarat kurumlarını – nadiren de kendilerini – suçluyorlar” diyor. Jack Goldsmith’in “Terör Başkanlığı (The Terror Presidency)” kitabından yerinde bir alıntı yaparak, “bu çekingenlik ve saldırganlık döngülerinin ulusal güvenliğimiz için korkunç bir sorun olduğunu” belirtiyor. Rogg, Amerikan halkının istihbaratı anlamadığından da yakınıyor. Bu sorun, istihbarat çalışmalarının doğasında var olan gizlilikten kaynaklanıyor. Sonuç olarak, insanlar şüphelerinin ürünü olan ve kurgusal tasvirlerle dolu bir anlayışa sahip oluyorlar ve bu nedenle istihbaratın “amaçları ve sınırları” hakkında gerçekçi olmayan fikirler geliştiriyorlar.
Rogg’un kitabının bir diğer önemli teması, merkezi bir istihbarat örgütü içinde istihbarat mesleğinin aşamalı olarak oluşturulması. Bu sürecin son adımı, 2004 tarihli kapsamlı İstihbarat Reformu ve Terörizm Önleme Yasası (IRTPA) oldu. Bu yasa, diğer hususların yanı sıra, ulusal istihbarat direktörü pozisyonunu ve bu direktörü destekleyecek bir ofisi de ortaya çıkardı. Ancak Rogg’a göre, “IRTPA, [istihbarat topluluğunu] farklı yurt içi kurumlar ve ulusal güvenlik kurumları arasında bölünmüş halde bırakarak çok daha tarihi bir fırsatı kaçırmıştır. Askeri, diplomatik ve kolluk kurumlarını temsil eden yürütme kurumları varken, istihbarat kurumunu temsil eden bir İstihbarat Kurumu bulunmamaktadır.” Biraz farklı bir yaklaşımla, bağımsız bir iç istihbarat teşkilatının faydalı olabileceğini de ima ediyor gibi görünüyor. Bu konu, elbette 11 Eylül sonrası yıllarda tartışılmış, ancak sonuçta hayata geçirilmemişti.
İstihbarat bakanlığının, başta Savunma Bakanlığı kabul etmeyeceği için, siyasi gündemde yer almadığını söylemeye gerek yok. Ayrıca, istihbarat doğası gereği bir destek işlevi gördüğü ve kendi başına bir amaç olmadığından, politika kurumlarından tamamen bağımsız bir istihbarat kurumu olmaması gerektiği de makul bir şekilde savunulabilir. Böyle bir kurumun tüm politika kurumlarının ihtiyaçlarını nasıl yeterince karşılayabileceği de sorgulanabilir. Örneğin, Savunma Bakanlığı’nın tüm istihbarat ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan bir istihbarat departmanı oldukça büyük olmak zorunda kalırdı. Bu departmanın, teknik uzmanlıkları nedeniyle gerekli olan çok sayıda üniformalı askeri personeli içereceği ve bunun da Rogg’un çözülmesini istediği en büyük sorunlardan biri olan istihbarat mesleğini kirletmeye devam edeceği tahmin edilebilir.
Rogg, bu konuyu ele alırken, kısmen 20. ve 21. yüzyılların en büyük istihbarat tartışmalarından birine değiniyor: İstihbarat analistleri ile politika belirleyen karar alıcılar arasındaki ilişki nasıl olmalıdır? Bu ilişki için iki genel model vardır. Birincisi, çığır açan CIA analisti Sherman Kent ile özdeşleşen modeldir ve istihbarat analistleri için en yüksek değerin tarafsızlık olması gerektiğini savunur. Bu da, analistlerin çalışmalarının siyasallaşmaması için analistler ile politika yapıcılar arasında yüksek bir duvar olması gerekliliğini ortaya koyar. Bu ayrım, analistlerin politika yapıcıların ihtiyaçlarına uygun analizler üretmekte zorlanacakları anlamına gelir. Genellikle eski CIA Direktörü ve Savunma Bakanı Robert Gates ile ilişkilendirilen diğer model ise, istihbarat analistleri için en yüksek değerin ilgililik olması gerektiğini savunur. Bu da, politika yapıcılarla yakın bir ilişki gerektirir ve dolayısıyla siyasallaşma riskini beraberinde getirir. Rogg, ilk modeli tercih ediyor gibi görünse de, ikinci modelin günümüzde daha popüler olduğu bir gerçektir.
Rogg ayrıca, istihbarat kurumlarının partizan politikaya karıştığı uzun ve kirli tarihe defalarca değiniyor ve terörle savaşın, genellikle Kongre’nin tutumu yüzünden istihbarat konusunda parti ayrılıklarının büyük ölçüde arttığını belirtiyor. Bu bağlamda, FBI’ın 2016-2017 yıllarında Trump’ın başkanlık kampanyası ile Rusya arasında olası bir işbirliği olup olmadığını araştırmak için yürüttüğü Crossfire Hurricane adlı karşı istihbarat soruşturmasının partizanca sonuçlarından oldukça endişe duyuyor. O’na göre, ya FBI kendi inisiyatifiyle başkan adayı Trump da dahil olmak üzere Amerikan vatandaşlarını gözetliyordu ya da Obama yönetimi “görevdeki yönetim adına siyasallaştırılmış bir istihbarat operasyonu” yürütüyordu. İki olasılık da endişe vericiydi. Bu olasılıkları rahatsız edici olarak nitelendirmeye hakkı var. Ancak, Trump’ın kampanyası ile Rus hükümeti arasındaki bağlantılar hakkında güvenilir görünen bilgileri soruşturmamanın, Demokrat Parti’den bahsetmeye gerek bile yok, seçmenlerin aleyhine kendi başına bir tür partizan politikleştirme olacağını kabul etmiyor. Bu örnek, bu kitapta ele alınması yararlı olabilecek trajik bir gerçeği ortaya koyuyor: Bazı istihbarat konuları, nasıl ele alınırsa alınsın, kaçınılmaz olarak partizan niteliktedir.
Rogg, son yıllarda ortaya çıkan ilgili bir konuyu da ele alıyor: Eski istihbarat personeli, özellikle de eski üst düzey yetkililerin, partizan nitelikteki kamuoyu tartışmalarında yer almasının uygunluğu. Yıllardır emekli generaller ve amiraller, siyasi adayları desteklemekte ve adaylarının rakiplerinin önerdiği savunma politikalarını iyi ya da kötü eleştirmektedirler. Trump’ın ortaya çıkmasıyla birlikte, bu tutum istihbarat dünyasına da sıçradı. Eski CIA Direktörleri John Brennan ve General Michael Hayden gibi isimler Trump’a açıkça muhalefet ederken, Rogg’un bahsetmediği eski Savunma İstihbarat Ajansı Direktörü Korgeneral Michael Flynn Trump’ı destekliyor ve aday Hillary Clinton’ın hapse atılmasını savunuyor. Bu tür davranışlar “sivil-istihbarat ilişkilerindeki gerilimi artırırken”, halihazırda yeterince bilgilendirilmemiş kamuoyunun istihbarat kurumlarına ve mevcut çalışanlarına partizanca sempati duymasına yol açabilir.
Rogg’un politik tercihlerinin bazıları gerçekçi görünmese ve hatta arzu edilir olmasa da, kitabının son sayfalarında şeffaflığın artırılması için iyi düşünülmüş bir çağrı yapmaktadır. Ona göre, istihbarat topluluğu “niyetleri veya onları harekete geçiren ihtiyaçlar ne olursa olsun, ABD anayasal sistemine zarar vermiştir” ve “Amerikan halkı, şeffaflık sayesinde değil, gizliliklere rağmen bu ihlalleri çoğu zaman fark etmiştir.” Amerika Birleşik Devletleri, bir istihbarat ittifakı olan Beş Göz’ün diğer üyelerine kıyasla güçlü bir istihbarat denetim sistemine ve dünya çapında öncü gizlilik derecesi kaldırma programlarına sahip olmasına rağmen, Rogg’un aşırı gizlilik konusundaki eleştirisi kesinlikle haklıdır. Rogg’un çözümü, istihbarat topluluğunun “suistimallerini ve başarısızlıklarını” kamuoyuna yansımadan önce kendisinin ifşa etmesidir. Bu her durumda mümkün olmasa da, ciddi olarak değerlendirilmeyi hak eden oldukça iyi bir öneridir, ancak muhtemelen ilerideki bir başkanlık yönetimi tarafından ele alınması gerekecektir.
Rogg’un diğer bazı politik tercihlerini sorgulamak gayet doğal, ancak adil olmak gerekirse, kitabında özetlediği birçok soruna açık bir cevabı yok. Bu da sivil-istihbarat ilişkileri gibi trajik bir konunun daha fazla ve sürekli olarak göz önünde bulundurulması gerektiğini ortaya koymaktadır. Cumhuriyetin kaderi, umarız daha güçlü gizlilik kaldırma politikaları sayesinde, bu konuları çözecek akademisyenlere, uygulayıcılara, politikacılara ve Amerikan halkına bağlı olabilir. Rogg’un kitabı, bu tür çalışmalar için vazgeçilmez bir temel oluşturacaktır. Yine de, burada ortaya konan en temel ikilemi görmezden gelmek güçtür. İstihbarat hem Amerikan ruhuna aykırı hem de gerekliyse, varılması gereken sonuç Amerika Birleşik Devletleri’nin ideallerine asla tam olarak ulaşamayacağıdır.
Bu yazı Lawfare sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.
MARK STOUT