Almanya Seçimleri ve Merkel Sonrası: Yeni Gerçekler, Eski Beklentiler

Türkiye-AB ilişkilerinde Schröder-Fisher dönemi pek çok nedenle tekrarlanamaz ama ona yakın bir anlayış zemini için çaba gösterilebilir. Almanya gibi Türkiye’nin dış politikasının ve ekonomisinin en önemli muhataplarından olan; Türkiye’yi önemseyen, pek çok konuda yakın işbirliği yapan, dahası 3 milyonu aşkın Türkiye kökenliye vatan olan bir ülke, Türkiye için iyi bir motivasyon kaynağı olabilir. Bunun için Türkiye’nin de Almanya’nın da her iki ülkenin çıkarlarına olacak makul politikalar izlemesi yeterli olacaktır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Sadece Almanya’nın değil, aynı zamanda AB’nin son 16 yılının siyasi yıldızı Angela Merkel’in 2018’de kamuoyu ile paylaştığı bir daha aday olmama ve siyasetten ayrılma kararı, 2021 Bundestag seçimlerinin kuşkusuz en önemli dinamiğini oluşturdu. Merkel ilk aday olduğunda, kendisine oy verenlerin %84’ü partisine ya da programına, sadece % 16’sı onun liderliğine/karizmasına oy verdiklerini ifade etmişlerdi. Ancak Merkel, hem kendi partilileri hem de muhalefet tarafından saygı gören 16 yıllık başbakanlığında pek çok siyasi ders verdi. Öncelikle ülke yönetiminde, siyasette karizmadan daha önemlisinin ülke kapasitesinin doğru kullanılması olduğunu gösterdi.

 

Merkel ideolojik uçlara yönelmekten kaçınmış; küresel boyutta “yerli-milli” söylemleri güç kazanırken, Alman milliyetçiliğini değil, Avrupalılığı öne çıkaran pragmatik politikaların mimarı olmuştur. Merkel, “siyasette, özellikle de uluslararası siyasette ilkeleriniz olabilir ama asıl önemli olan çözümdür ve ortak çıkarlardır” anlamına gelen politikaları ön plana çıkarmıştır. İdeolojilerden uzaklaşıp, mantıklı, konunun bütün taraflarını tatmin edecek çözümler üretmeye çalışmış, neredeyse hiç “ben” dememiş, hep “biz” demiştir.

 

Merkel en önemli dersini de en tepedeyken, muhtemelen aday olsa çok rahat kazanacağı seçimler öncesinde verdi ve “kimse vazgeçilmez değildir, koltuk hırsının, egonun fazlası ülkeye zarardır!” şiarı ile çekildi. Merkel bütün dünyada sessiz ama hep saygı ile anılacak bir lider olmayı başardı. Belki de iktidarı sürecinde en büyük risk aldığı süreç, 2015’de Türkiye üzerinden Avrupa’ya, büyük bölümü de Almanya’ya yönelen “mülteci krizinde” gerçekleşti. Merkel, bütün Avrupalıların koruma duvarlarının arkasına saklandığı ve siyasi maliyetten kaçındığı dönemde “1 milyon mülteciye kapımızı açacağız” diyerek aldığı riski, oldukça başarılı biçimde yönetebilmeyi başardı. Merkel bu dersler ve yoktan var ettiği karizması ile ayrılırken, ondan sonraki politikacılara da, uzunca süre üzerinde “Merkel gölgesi” hissedilecek bir gelecek bıraktı.

 

Almanya’da Eriyen Merkez; “Dönemsel Radikaller”, Büyüyen “Butik Partiler”

 

Merkel dönemini tamamlayan Almanya’daki 2021 Bundestag seçimleri daha da parçalanmış siyasi bir tabloyu ortaya çıkardı. Seçimlerde 61.6 milyon seçmenden 46,5 milyonu oy kullandı. Katılım oranı 2009’dan bu yana en yüksek seviyede yani % 76,6 olarak gerçekleşti. Pandeminin de etkisi ile oyların yaklaşık % 40’ı mektupla kullanıldı. Bütün partiler için tarihi sonuçların ortaya çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır. Seçimleri Merkel hükûmetinin Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı olan Başbakan adayı O.Scholz’un liderliğindeki SPD % 25.7 oy ile birinci sırada tamamladı. SPD için asıl sevindirici olan, uzun süreli olumsuz gidişatı durdurması ve oylarını % 5,2 artırmasıydı. Başbakan adayları Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti Başbakanı A.Laschet ile seçime giren CDU/CSU ise % 8,9 oy kaybetti ve % 24.1 oy alabildi, böylece birlik partileri uzunca süredir devam eden birinciliğini kaybettiler. Bu bağlamda seçimin asıl büyük yenilgisini CDU/CSU’nun aldığı söylenebilir. Başbakan adayları Annalena Baerboc ile Birlik 90-Yeşiller Partisi, her ne kadar daha iyi bir sonuç beklentisi içinde olsa da bütün zamanların en yüksek oy oranına ulaştı. Yeşiller % 14.8  ile oylarını en çok artıran (% 5,8) parti olarak üçüncülüğe yerleşti. Liberaller (FDP) % 0,7 oranında oylarını artırıp % 11,5 oy aldı. Çok büyük bir kayıp yaşamasa da en azından büyüme trendi tersine dönen diğer parti ise % 2,3 oy kaybı ile oyları % 10,3’e gerileyen AfD oldu. Önemli kayıp yaşayan partilerden birisi % 4,3 oy kaybederek % 4,9 oy ile baraj altında kalan ama doğrudan seçilen milletvekilleri sayesinde meclise girmeye hak kazanan Sol Parti oldu. Her ne kadar Bundestag’a girme başarısı gösteremeseler de varlıklarını her geçen gün daha da hissettiren “diğer partiler” kategorisinde yer alan ve içinde çok sayıda “butik parti” bulunduranların da oylarını rekor seviyeye çıkararak % 8,6’ya ulaşarak dikkat çekmektedir.

 

 

Almanya siyaseti 1990’daki birleşme sonrasında, özellikle de 2000’li yıllarda büyük merkez partilerinin eridiği ve yeni aktörlerin sisteme girdiği bir süreç şeklinde devam ediyor. İki büyük merkez parti olan CDU/CSU ile SPD oylarının toplamı 1990’da % 77,3, 1994’de % 77,8, 1998’de % 76, 2002’de % 77, 2005’de % 69,4, 2009’da % 56,8, 2013’de % 67,2, 2017’de % 53,4, 2021’de ise % 49,8 olarak gerçekleşmiştir. Bu durum açık biçimde büyük merkez partilerdeki erimeyi ortaya koymaktadır. 2021 seçimleri bu bakımdan da ilgi çekici yeni bir “negatif” rekora da sahne olmuş ve seçimlerden birinci olarak çıkan parti (SPD) sadece % 25,7 oy alabilmiştir. Buna mukabil, geleneksel anahtar parti FDP ve 1980 sonrasında Almanya siyasetinde önemli bir rol oynayan Yeşiller ve 2013’te kurulan aşırı sağcıların AfD’si Alman siyasetinin yeni ve güçlü aktörleri haline gelmiştir.  1990’lara kadar üç partili bir yapısı olan Bundestag’da, artık 6 siyasal parti yer alıyor.

 

Alman seçim sistemi de demokrasi anlayışı da koalisyon yapısı üzerine yapılandırılmıştır. Bu nedenle Federal Almanya’dan başlayan ve günümüze kadar gelen süreçte hiçbir parti tek başına iktidara gelememiştir. Bu durumu bir demokrasi avantajına dönüştüren Almanya, siyasi uzlaşmayı pratikte de gerçekleştirebilen iyi bir demokrasi örneği olarak sistemini geliştirmektedir. Almanya’daki seçim sisteminden kaynaklanan değişken milletvekili sayısı da yine uzlaşma ve milli iradenin sağlıklı yansımasına yönelik olarak ortaya konulan çabaların bir ürünüdür.  2017 seçimlerinde 709 olan milletvekili sayısı, yine Almanya tarihinde bir rekor kırılarak 735’e yükselmiştir. Partilerin kazandıkları milletvekili sayısı ise SPD 206, CDU/CSU 196, Yeşiller 118, FDP 92, AfD 83, Sol Parti 39’dur. Bu arada yine önemli bir demokrasi göstergesi olarak Alman Anayasası tarafından “azınlık” olarak tanımlanan ve seçim barajı yükümlülüğü olmayan Friz ve Danimarkalı azınlığı temsil eden Güney Schleswig Seçmen Birliği (SSW) adlı oluşumun kazandığı 1 milletvekili de Bundestag’a girmeyi başarmıştır.

 

Toplam 735 milletvekilinin yer aldığı Bundestag’da hükûmetin kurulması için gereken en az sayı 368’dir. Bu da iki büyük parti tarafından (SPD ile CDU/CSU) “büyük koalisyon” şeklinde kurulacak bir hükûmet dışındaki bütün seçeneklerde en az 3 partili koalisyon anlamına gelmektedir.  Almanya’da 2005-2009 ve 2013-2021 arasında gerçekleşen büyük koalisyonlar hem Alman toplumu hem de bizzat hükûmeti oluşturan siyasi partiler tarafından zorunlu olmadıkça tercih edilmeyen koalisyonlardır. Bu seçimlerin de daha başında hem CDU/CSU hem de SPD büyük koalisyonu istemediklerini ifade etmişlerdir. Büyük koalisyonun hem demokrasi için vazgeçilmez olan güçlü muhalefet eksikliği yarattığı hem de koalisyon içindeki partilerin birlikte oy kaybetmesine neden olduğu ifade edilmektedir. Hatta son seçimlerde iki büyük partinin tarihi bir eksilme ile toplamda % 49,8’e düşmesinin en önemli sorumlusunun da büyük koalisyon olduğuna dair bir görüş birliği bulunmaktadır. Bütün partiler koalisyonları içinde AfD’ye yer vermeyeceklerini ilan ettikleri için, geriye iki önemli alternatif ortaya çıkıyor. Almanya’nın siyasi geleneğine uygun biçimde partilerin renklerinden hareketle ifade edilen alternatiflerden ilki, trafik lambası renklerini temsil eden içinde SPD-Yeşiller-FDP (Kırmızı-Yeşil-Sarı) “Ampül” koalisyonudur. Diğer güçlü alternatif ise “Jamaika” olarak adlandırılan CDU/CSU-Yeşiller-FDP (Siyah, Yeşil, Sarı) koalisyonudur.

 

Her ne kadar henüz yeni Alman hükûmetinin hangi başbakan ve parti liderliğinde kurulacağı belli olmasa da Almanya’da yapılan kamuoyu araştırmalarında hükûmetin SPD’li O.Scholz tarafından kurulmasını destekleyenlerin oranı % 64, CDU/CSU’li A.Lachet tarafından kurulmasını isteyenlerin oranı ise % 23 olarak tespit ediliyor (Spiegel-30.09.2021). Bu oranlar her geçen gün güçlenen biçimde O.Scholz lehine artmaktadır. Bu süreçte SPD ile Yeşillerin uzlaşması nispeten kolay olsa da asıl belirleyici partinin, özellikle de iklim değişikliği, çevre politikaları, dijitalleşme, vergiler ve emekçi hakları konusundaki sosyal demokrat politikalara eleştirel yaklaşan, dahası her iki koalisyonda da yer alabilecek olan FDP olacağı anlaşılıyor. Ancak her halükârda üç farklı partiden oluşması beklenen koalisyonun, koalisyon/hükûmet programı üzerinde uzlaşmaları, Almanya’nın alışık olduğu üzere zaman alacak görünüyor.  Hedef Aralık ayının son haftasından, yani Noel’den önce hükûmetin kurulması olsa da bunun 2022’ye kadar uzama ihtimali de gayet güçlü duruyor. Yeni hükûmet kuruluncaya kadar A.Merkel Başbakanlığa devam edecek ve muhtemelen H.Kohl’e ait Başbakanlıkta en uzun süre kalma rekorunu da kıracak gözüküyor. Aslında bu “sakin” (cool) ortam, bir taraftan Almanya’daki sistemin, özellikle de bürokrasinin sağlıklı işlediğini de göstermektedir. Koalisyon görüşmeleri, koalisyona girecek partilerin kendi ideolojik zeminlerini ve seçim vaatlerini korumaya çalışarak, diğer partilerle uzlaşması süreci olduğu için, müzakerelerin makul ölçülerde uzaması da anlayışla karşılanıyor. Bu durum Alman toplumunun sisteme olan güvenin tescili olarak da okunabilir.

 

Almanya’da 2021 seçim sürecinde en fazla öne çıkan konular çalışma dünyası ve sosyal haklar; ekonomi, vergiler ve maliyetler; iklim değişikliği, çevre, trafik, dijitalleşme, demokrasi ve güvenlik; dış politika ve AB ile uyum ve göç olmuştu. Bunların içinde iklim değişikliği ve çevrenin korunmasına yönelik önlemler, ekonominin dengelerini de büyük ölçüde etkileyeceği ve maliyetinin büyüklüğü bakımından ön plana çıktı. Çünkü bu konuda Almanya’da alınacak önlemlerin maliyetinin iki Almanya’nın birleşme maliyetinden daha fazla olacağı hesaplanıyor. Bu konu aynı zamanda Yeşillerin uzunca süre en çok ilgi gören parti olmasını da sağladı. Yeşiller % 14,8 ile Almanya’nın üçüncü büyük partisi olmayı başarması, koalisyonlar için yapılan pazarlıklarda daha güçlü olmasını da sağladı. 

 

Almanya seçimlerinin önemli bir sonucu da Alman siyasetinin son yıllarda bütün demokratik çevrelerde tedirginlik yaratan, aşırı sağ ve hatta zaman zaman ırkçı bir çizgide, özellikle göçmen ve İslam karşıtlığı üzerinden politika yapan Alternative für Deutschland (AfD) Partisi’nin yükselişinin durması ve hatta gerilemesidir. AfD 2021 seçimlerinde % 2,3 oy kaybı ile % 10.3 oy aldı ve Bundestag’da bir önceki dönemde 94 olan milletvekilliği sayısını 83’e düşürdü. Yine de artık Alman siyasi yapısının göz ardı edilemeyecek bir aktörü haline gelen AfD’nin siyasi geleceği, Almanya’da ve Avrupa’daki gelişmelere bağlı olarak değişecektir. Ancak AfD’nin yükselişindeki duraksamanın, diğer merkez partilerin AfD politikalarını kısmen üstlenmesi ile ilgili olduğu da unutulmamalıdır.

 

“Butik Partiler Demokrasisi”

 

Almanya başta olmak üzere Avrupa’da 1970’li yılların ortalarından itibaren, klasik siyasal partilerden farklı ajandaları olan partiler kurulmaya başladı. Bunun en önemli adımı 1980’de çevre duyarlığı, nükleer karşıtlığı, barış politikaları ve kapitalizm eleştirisi üzerine bina edilerek kurulan Yeşiller Partisi oldu. 1990’da Almanya’nın birleşmesi sonrasında Doğu Almanya tarafındaki Yeşiller Partisi ile birleşmeden dolayı 1993’de parti “Birlik 90/ Yeşiller” adını aldı. Bundestag’a ilk olarak 1983’de % 5,7 ile girmeyi başaran Yeşiller, 1990 seçimleri haricinde bütün seçimlerde % 5 barajını aşarak Bundestag’da yer aldı. Önceleri gayet provakatif, romantik ve geçici bir parti olarak görünen ve temel amaçları çevre duyarlılığı olan Yeşiller Partisi, Avrupa’da ve dünyada olağanüstü önemli ve kalıcı etkiler bıraktı. Halen dünyanın pek çok ülkesinde Yeşiller ya da çevre partileri yer alıyor. Yeşiller ile birlikte, ülkedeki diğer klasik partiler gibi bütün konulara değil, özel birkaç konuya yoğunlaşan bir “butik” partileşme süreci de başlamış oldu. Yeşillerin başarısı ve sistem içinde kendilerini sürdürebilmeleri hem diğer merkez partilerin onların felsefe ve politikalarını kısmen de olsa üstlenmelerine yol açmış hem de Yeşilleri iktidar adayı olarak topluma dair her konuda politika üretmek durumunda kalan bir partiye dönüştürmüştür. Yani “butik parti”, zamanla diğer partilere benzerken, diğer partilerin de kendisinden esinlenmesine neden oldu.

 

 

Son yıllarda “butik partileşme” süreci Avrupa’da kendisini çok daha belirgin biçimde hissettiriyor. Almanya’da iki büyük merkez partinin toplam oy oranlarının % 78’lerden % 49’a düşmesinde de önemli rol oynayan bu partilerin sayıları da aldıkları oyların oranı da artmaktadır. Almanya’da 2013 seçimlerine 34, 2017 seçimlerine 42, 2021 seçimlerine ise 47 siyasal parti katılmıştır. 2021 seçimlerinde % 5’den çok oy alarak ve ayrıca doğrudan seçilen milletvekilleri sayesinde Bundestag’a giren 6 parti (SPD, CDU/CSU, BÜNDNIS 90/DIE GRÜNEN, FDP, AfD, DIE LINKE) dışında kalan diğer partiler % 8,6 oranında oy aldılar. Büyük bölümü, sadece bir ya da birkaç konuya yoğunlaşarak, bir yerde sivil toplum örgütü mantığında örgütlenip seçimlere giren bu “Butik Partiler” arasında “Hayvanları Koruma Partisi” (Tierschutzpartei), Korsanlar (Piratenpartei), Sağlık için Sağlık Araştırmaları Partisi (Gesundheitsforschung Partei für Gesundheitsforschung), Ağarmış Saçlılar/Yaşlılar Partisi (Die Grauen) ile Kent ve Hip-Hop Partisi (du. Die Urbane. Eine HipHop Partei) gibi partiler de yer alıyor. Yeşillerin başlangıç dönemini ve ardından merkeze yerleşmesini de hatırlatan bu gelişme, demokrasiye de yeni bir yorum getiriyor. Örneğin 2006’da İsveç’te kurulan ve ardından Almanya’da da faaliyet gösteren Korsanlar (Piratenpartei) Partisi telif ve patent haklarına eleştiriler getirerek özgür ve ücretsiz internet talebi ile siyaset yapmakta ve % 2’ye yakın oy alabilmektedir. Bu gelişmeye “Siyasetin Hollandalılaşması” (“Dutchification”) ismi de veriliyor.

 

Merkez partilerin erimesi ve “Butik Partileşme” muhtemelen önümüzdeki yıllarda Avrupa’nın siyasi bir gerçeği olarak kendini belli edecektir. Kuşku yok ki bu partiler, seçimlerin “ölüm-kalım” ya da bizdeki ifadesi ile “bekâ” meselesi olarak adlandırılmadığı ülkelerde kendilerine alan açıyor ve yeni söylemler geliştiriyorlar. Ülkenin ya da dünyanın bütün konularına yönelik politikalar üretmek yerine bir dernek gibi özel bir alanda özel bir talebin lobiciliğini yaparak, merkez partilerin ilgisini çekmeye çalışıyorlar. Ancak önümüzdeki yıllarda daha da artması sürpriz olmayacak Butik Partileşme demokrasi için de ayrı bir meydan okuma anlamına gelecek gibi görünüyor. Burada beklenecek ilk önemli sorun temsil sorunu olacaktır. Almanya gibi seçim barajı % 5 olan bir ülkede bu partilerin mecliste temsili söz konusu olmayacak ama eğer merkez partilerde erime devam eder ve Butik Partilerin 2021 seçimlerinde % 8,6 olan toplam oyu % 20’leri aşarsa, o zaman temsil sorunu aşmaya yönelik başka mekanizmalara ihtiyaç ortaya çıkacaktır. Teknolojideki gelişim rüzgarını da yanına alacak ve özellikle genç seçmenleri cezbedecek olan bu tür bir siyasal yapı, yeni bir meydan okuma olarak demokrasi teorilerini de uygulamalarını da yeniden tartışmayı gündeme getirebilir.       

 

Seçimler ve Almanya’daki Türkiye Kökenliler: Diaspora Politikaları Neye Yarıyor

 

2020’de en az 20 milyon yabancı/yabancı kökenlinin Almanya’da yaşıyor olmasına rağmen “Almanya bir göç ülkesi midir?” tartışmaları yıllardır devam etmektedir. Yabancılar içinde Alman vatandaşlığına geçenlerin sayısı ise 10 milyon civarındadır. 2021 seçimlerinde sonradan Alman vatandaşı olmuş 7.4 milyon göçmen/göçmen kökenli Alman vatandaşı oy hakkına sahipti. Alman vatandaşlığına geçenlerin içinde 1.4 milyonun üzerindeki sayı ile Türkiye kökenliler ilk sırada yer alıyor. 2021 seçimlerinde oy kullanma hakkına sahip Türkiye kökenli Alman vatandaşlarının sayısı bir milyon civarında tahmin edilmektedir. Almanya’daki Türkiye kökenlilerin seçmen davranışları konusunda çok az sayıda saha çalışması bulunuyor.

 

Alman vatandaşlığına sahip Türkiye kökenli seçmenlerin seçimlere katılım oranı ya da parti tercihlerinin tespiti için yapılan en kapsamlı çalışmalardan birisi 2013 seçimlerinden hemen sonra, Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (HUGO) adına Almanya’da gerçekleştirdiğim ve son derece önemli bazı bulgulara ulaşmayı sağlamış olan araştırmadır.[1] Çalışma bilinçli bir tercih ile seçimlerden sonra gerçekleştirildiği için, sorulan sorulara somut ve gerçek yanıtlar alınabilmiştir. Araştırmanın ilk önemli bulgusu, beklenenin aksine seçimlere katılım oranının, Almanya ortalaması olan % 77’den biraz az da olsa % 70 gibi, oldukça yüksek seviyede gerçekleştiğinin tespiti olmuştur. Bu çalışmada Türkiye kökenli Alman vatandaşlarının %64 ile SPD, %12 Yeşiller, %12 Sol Parti, %7 CDU-CSU partilerine, %3 oranında ise Türkiye kökenlilerin öncülüğünde kurulan BIG Parti isimli partiye oy verdikleri anlaşılmıştır. Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin sol partileri tercih etmesi şaşırtıcı bir sonuç değildir. Vatandaşlığa geçmiş olsa da “yabancı” ve çoğunlukla da emekçi olarak hayatlarını idame ettiren Türklerin bu partilerin kendilerine daha yakın olan söylemleri tabi ki seçmen davranışına da yansımaktadır. CDU-CSU partilerinin tercih edilmemesi, onların isimlerindeki “Hıristiyan” kelimesinden çok, daha fazla ülkedeki yabancılara ve emekçilere yönelik politikaları ile ilişkili olduğu söylenebilir. Bu partilerin tercih edilmemesinde Türkiye ile olan ilişkilerinin de etkili olduğu ama bunun son derece düşük bir seviyede gerçekleştiği anlaşılmıştır. 

 

Yapılan araştırmada Türkiye kökenlilerin Liberallere (FDP) ilgisinin çok sınırlı kaldığı gözlenmektedir. Ama belki de en dikkat çekici husus, Almanya’daki Türkiye kökenlilerin siyasal kararlarındaki tercihlerinde büyük ölçüde Almanya’daki kendi yaşamlarını daha iyi hale getirecek partileri tercih etmeleri idi. Yani Almanya’daki Türkiye kökenliler, Alman siyasi partilerinin Türkiye konusundaki politikalarını büyük ölçüde göz ardı ederek, kendilerine daha iyi imkanları vaat eden partilere yönelmektedirler. Almanya’da kurulan bazı “Türk” ya da “İslam” partileri de bu bağlamda Türkiye kökenlilerin yeterince ilgisini çekmemektedir. Aslında bu durum siyasal entegrasyon bakımından son derece değerlidir. Almanya’daki Türkler, kendilerini bir azınlık olarak değil, Almanya’nın bir parçası olarak görme eğilimdedirler. Türkiye kökenlilerin 2013’te tespit edilen tercih yapısının son seçimlerde de geçerli olduğu söylenebilir.

 

2013 araştırmasında, Alman vatandaşı olmuş Türkiye kökenli kişilerin Türkiye’deki seçimler için oy kullanma imkânları olması halinde %58 oranında AK Parti’yi seçecekleri de tespit edilmiştir. Almanya’da (ve genelde yurt dışında) sol, sosyal demokrat, yeşil partiler tercih edilirken, Türkiye’de bu tercihin orta sağ, muhafazakar, dindar ve milliyetçi partilere yönelmesi dikkat çekici olsa da aslında çok da çelişkili görünmemektedir. Bu durum göçmenliğin birden fazla politik kimliği kendi içinde barındırabileceği, her iki tercihin de kendi rasyonel gerekçeleri olduğunun görülmesi bakımından da değerli bir akademik tespittir.  Türkiye kökenli Alman vatandaşlarının % 60’ı sadece Almanya’daki durumları ve gelecekleri bağlamında oy verdiklerini ifade ederken, sadece % 4’ü Türkiye ile olan ilişkilerin kendilerinin kararında etkili olduğunu; % 34 ise her iki konuyu da dikkate aldığını ifade etmiştir.

 

2013 Bundestag Seçimlerinde Türkiye Kökenlilerin Parti Tercihleri

 

2021 Bundestag seçimlerinde Türkiye kökenlilerin katılım düzeyi ve parti tercihleri konusunda henüz güvenilir bir araştırma verisi bulunmamaktadır. Ancak son yıllarda Merkel’in hem dış hem iç politikada pragmatik yaklaşımlarının Türkiye kökenlilerde CDU-CSU’ya oy verme eğilimini biraz güçlendirdiği tahmin edilmektedir. Bu seçimlerde ilk kez bir Türkiye kökenli CDU’lu milletvekilinin (Serap Güler) Bundestag’a girmesi, CDU-CSU için oldukça önemli bir siyasi adımdır. İlginç olan bu seçimlerde Almanya’daki Türkler için en rahatsız edici olması beklenen AfD’nin bile Türkiye kökenlilerden oy alma gayreti içine girmeleridir. AfD’nin Atatürk resimlerine de yer verdiği afişinin birinde “Atatürk de AfD’ye oy verirdi!”, diğerinde ise “Kuşku yok, Kemal Atatürk AfD’yi seçerdi!”  gibi oldukça tartışılan afişler ve seçilemeyecek yerlerden olsa da bazı Türkiye kökenlileri milletvekili adayı göstermesi, oldukça şaşırtıcıydı.[2]

 

 

“Gastpolitiker”: Bundestag’a Giren Türkiye Kökenli Milletvekilleri

 

“Gastarbeiter”lıktan “Gastpolitiker”liğe” başlıklı bir yazımda 90’lı yıllarda Almanya’da Türkiye kökenli Almanların, Almanya siyasetindeki yerlerini “Gastpolitiker” (Misafir Siyasetçiler) olarak nitelendirmiştim. Bu ilk dönem Türkiye kökenli Alman politikacıların, sanki Almanya için siyaset yapmaya değil, sadece ülkedeki Türk göçmenler/göçmen kökenliler için siyaset yapmaya aday gibi durmalarının, aslında başka türlü bir “misafirlik” biçimi olduğunu ifade etmiştim.  Bu durum aslında hem Almanların siyasi yaklaşımının Türkiye kökenliler için biçtiği; hem de Türkiye kökenlilerin gayet hevesle üstlenmek istedikleri bir roldü. “Gastarbeiter” çocukları “misafir Türkler”,  vatandaşlık almalarına ve aktif siyasette yer almalarına rağmen bu misafirlik kıskacından çıkamamışlardı. Hatta bazı siyasi oluşumların göçmen kökenlilere “pozitif ayrımcılık” yapması da bu yaklaşımın bir ürünü olarak nitelenebilirdi. Ama aradan geçen zaman içinde hem sayısal hem de niteliksel olarak Türkiye kökenli Alman politikacıların güçlendiğini ve “göçmen”-“misafir” politikacı rolünden ayrıldıkları, Türkiye-Almanya ilişkilerine mesafe koydukları başka bir döneme girildi. Hala bu şekilde neredeyse sadece Almanya’daki Türklerin farklı alanlardaki uyum süreçlerine odaklanan politikacılar olsa da, hatta bu partileri tarafından da teşvik ve tercih edilse de, bütün Almanya politikalarına yönelik siyasi kariyer yapan ve Alman toplumunda saygı ve destek gören Türkiye kökenli Alman politikacıların da arttığı gözlemlenmektedir. Bu konuda Cem Özdemir ve Aydan Özoğuz’un öncü rolleri oldukça önemlidir. 

 

2021 Bundestag seçimleri Türkiye kökenli politikacılar bakımından yeni bir sayısal rekorun da kırıldığı seçim oldu. 1990’lardan itibaren Bundestag’a federal milletvekili olarak girmeye başlayan Türkiye kökenliler, 2017 seçimlerindeki 14 sayısını milletvekilliği sayısını 2021’de 18’e çıkardılar. Seçimlerde farklı partilerden 64 Türkiye kökenli Alman vatandaşı milletvekili adayı yarışmıştı. Adayların 25’i Sol, 17’si SPD, 9’u Yeşil, 3’ü FDP, 2’si ise CDU’dan aday olmuştu. Seçim sonunda bu adaylardan 9’u Sosyal Demokrat Parti’den (SPD) (Aydan Özoğuz, Hakan Demir, Metin Hakverdi, Macit Karaahmetoğlu, Derya Türk-Nachbaur, Mahmut Özdemir, Cansel Kızıltepe, Gülistan Yüksel, Nezahat Baradari); 5’i Yeşiller Partisi’nden (Cem Özdemir, Ekin Deligöz, Canan Bayram, Filiz Polat, Melis Sekmen); 3’ü Sol Parti’den (Ateş Gürpınar, Sevim Dağdelen, Gökay Akbulut), 1’i de Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinden (Serap Güler) milletvekili seçildi. Sadece FDP, listelerinde yer alan hiçbir Türkiye kökenli adayını Bundestag’a götüremedi.[3]

 

Hükûmetin kurulması sürecinde de Türkiye kökenli milletvekillerinden bakanlık alması beklenen başta Yeşiller’den Cem Özdemir, SPD’den Aydan Özoğuz olmak üzere bazı isimler tartışılıyor. Hatta Cem Özdemir’in ismi çoğunlukla Enerji Bakanlığı için geçerken, Almanya’nın koalisyon geleneğinde ikinci partinin Dışişleri Bakanlığını üstlenmesinden hareketle, olası “Ampül” koalisyonunda Cem Özdemir’in Dışişleri Bakanı olacağı ya da olması gerektiğini ifade edenler de var. Daha önce Almanya’da Uyum Bakanlığı yapan SPD Genel Başkan Yardımcısı Aydan Özoğuz da bakanlığı beklenenler arasında yer alıyor. Bu isimlerin bakanlık üstlenmeleri ne kadar önemli, o ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, önemli bir gerçeğin altını çizmek gerekiyor: Türkiye kökenliler Almanya’da hem federal hem de eyalet düzeyinde siyasette son derece aktif ve etkili bir siyasi portre çizmektedirler. Bunun aynı zamanda Almanya’nın bir başarısı olduğunu da vurgulamak gerekiyor.

 

Bundestag’da 18 Milletvekiliğinden Türkiye Ne Kadar Memnun?

 

Aradan geçen 60 yılın sonunda Türkler Almanya’nın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Mesut Özil’den Vural Öger’e, Cem Özdemir’den Aydan Özoğuz’a, Özlem Türeci’den Fatih Akın’a pek çok ünlü isim ama onlardan çok daha fazla günlük rutin hayatlarını sürdüren, çalışan, okuyan milyonlarca Türkiye kökenli ile başka bir Almanya var artık. Ama spor ile birlikte Türkiye kökenlilerin en başarılı olduğu alanın, doğal olarak vatandaşlığa geçişlerin artmasına paralel olarak siyaset alanı olduğu söylenebilir.

 

Halen Bundestag’da Türkiye kökenli 18 milletvekilinin yanı sıra 50 civarında da eyalet milletvekili, eyalet bakanları, belediye başkanları görev yapıyor. Bu hiç küçümsenmeyecek önemli bir başarıdır. Ancak dramda tam bu noktada başlamaktadır. Çünkü Almanya’da seçilen Türkiye kökenli Alman vatandaşlarının Alman siyasetçiler olduğu sadece Almanlar değil, Türk toplumu tarafından da unutuluyor. Oysa seçilenler Türkiye milletvekilleri değil, Alman toplumu ve devleti için seçilen ve onlara hizmet etmekle yükümlü kişilerdir. Türk toplumunda onlardan Türkiye’ye destek ve hatta adeta bir TBMM milletvekili gibi davranış göstermesi beklentisi, beraberinde hayal kırıklıkları da getiriyor.  Ama asıl dram daha da önemli bir alanda yaşanıyor: Özellikle son on yıl içinde Almanya’da siyaseten aktif görevlerde olanlar ile Türk hükûmeti arasındaki mesafe sürekli açılmakta, oluşum sürecinde olan “diasporik” yapı, bırakın Türkiye’ye ve hatta Türkiye-Almanya ilişkilerine katkı vermek, bizzat bu ilişkilere engel olan aktör haline gelmektedir. Acı olan şu ki, seçilenlerin çok ciddi bölümü Türkiye Devleti ile yakın olmayı bırakalım, neredeyse çatışma halindeki kişilerden oluşmaktadır. Burada “Türkiye hükûmeti”nden kastın, 2002’den bu yana iktidarda olan R. T. Erdoğan’ın liderliğindeki AK Parti hükûmetleri olduğunu vurgulamak gerekiyor.

 

Türkiye’de demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, fikir ve ifade hürriyeti gibi konularında yaşanan sorunlar, Almanya’da bir iç politika konusu olarak sürekli gündemde kalmakta, bu durum özel olarak da Türkiye kökenli siyasetçileri baskı altına almaktadır. Kuşku yok ki Almanya siyasetinde kariyer yapmak için Türkiye’deki hükûmeti bilerek ve isteyerek karşına alan politikacılar da bulunmaktadır. Ancak bunu bütün siyaset yapanlara yönelik söylemek, hem Türkiye tarafındaki hataları görmemezlikten gelmek hem de büyük bir başarıyı ortaya koyanların emek ve çabalarına büyük haksızlık olur. Almanya’da Türkiye siyaseti –ne kadar doğru olduğu ayrı bir tartışma konusu olsa da- uzun zamandır çok canlı ve çekici bir iç politika konusudur. Almanya’da R. T. Erdoğan yönetimine yönelik eleştiri, endişe ve itirazların 2010 sonrasında arttığı, Mayıs 2013’teki Gezi Parkı Eylemlerinin bu eleştirilerin neredeyse kontrolden çıkarak adeta bir “çatışma” haline dönüştüğü söylenebilir. Bu konuda 15 Temmuz 2016 darbe girişi sonrasında ortaya çıkan olağanüstü hal yönetim biçimi, bütün Batı dünyasında R. T. Erdoğan yönetimine dair eleştirileri doruğa çıkarmıştır. Yine bu dönemlerde Türkiye’deki seçimler için Avrupa’da yapılan propaganda çalışmalarının da gerginliği daha da arttırdığı söylenebilir.

 

Almanya kamuoyunda Türkiye’yi sadece R. T. Erdoğan’a indirgeme yaklaşımı, zaman zaman eleştiri dozunun hakarete varacak şiddette gerçekleşmesi en fazla Almanya’da yaşayan ve ülkelerine gönül bağı ile bağlı olan Türkleri rahatsız ve rencide etmiştir. Almanya’da siyasette yer alan Türkiye kökenliler içinde Kürt ve Alevi kökenlilerin önemli bir yer tuttuğu, Türkiye’de bu konulardaki politikaların etkilerinin de hızla Almanya kamuoyuna ulaştığı unutulmamalıdır. 15 Temmuz 2016 sonrasında KHK’lar ile işinden olan pek çok bürokrat ve özellikle de “imzacı” (barış) akademisyeninin de Türk hükûmetine yönelik öfkeyi ve çatışmayı daha da geniş bir alana yaydığı bilinmektedir. Ancak günün sonunda oldukça garip bir durumun ortaya çıktığı açıktır: Türkiye özellikle 2010 sonrasında, Ankara merkezli ciddi hatta kısmen gayet “agressiv” bir “diaspora” siyaseti izlerken, bu politikanın sonuçlarının hiç de beklenildiği gibi olmadığı, tam tersine Avrupa’daki Türk toplumu içindeki elit kitlelerin Türkiye’ye karşı çok sert bir tavır takındıkları gözlenmiştir. Kuşku yok ki bu durum diaspora politikasındaki yanlışlar kadar, Türkiye’deki iç politik durumla ilgiliydi.  Böyle olunca, Türkiye kökenlilerin Almanya’da Bundestag’a seçilmeleri gibi önemli siyasi kariyer yapmaları sevinçle değil, daha çok kaygı ile karşılanabiliyor.

 

Bu vesile ile vurgulamak gerekir ki, yurtdışında yaşayan Türkiye kökenlilerin kendiliğinden bir diasporik yapıya dönüşmesi başka, Ankara merkezli “diaspora politikası” izlenmesi başka ve oldukça problemli bir alandır. Diaspora “inşa” etme ya da diasporayı siyasi amaçlarla “değerlendirme” çabalarının muhatap ülkelerde tedirginlik ve reddiye yaratması kaçınılmazdır. Kaynak ülkelerin bu tip yapılanmalara katkı vermesi anlaşılır olsa da kaynak ülkenin inşa ettiği ya da himaye ettiği bir diaspora hem etkin olmaz hem de katkıdan daha fazla çatışma yaratabilir. Diasporanın önemli bir özelliği de enteleküel kapasitedir. Sayınızın milyonları bulması çok anlamlı olmayabilir ama etkili entelektüel kapasitesi olanlar, büyük iş adamları, sanatçılar, sporcular, bürokratlar, bilim adamları ve bulundukları topluma katkı sağlayan, saygınlıkları olan, Alman kamuoyunu ikna etme gücü olanlar diaspora oluşumunu sürükleyebilir. Aksi halde kaynak ülke merkezli yapılandırmalar, hem araçsallaştırma bakımından sorunlu hem de daha başından etkisiz çabalar olarak kalabilir. Bu tür hareketler sadece etkisiz olmaz, bizzat kendi toplumunuzu bölme riski de yaratır. Bütün bu çerçevede Türkiye’nin diaspora politikasını, doğal süreçlere katkı sağlama temelinde ve söz konusu ülke ile işbirliği temelli olarak gözden geçirmesi gerektiği açıktır. Burada ilk önemli adımın da yurtdışındaki insanlarımıza saygı duymak, güvenmek ve araçsallaştırmadan uzak durmak olmalıdır. Bu çerçevede Almanya’daki seçim sonuçları ve seçilen, normalde bir diasporanın yıldızları olması gereken politikacılar ile olan ilişki-siz-likte sadece bir taraf hatalı olamaz.       

 

“Almanya-Türkiye”den Çok “A.Merkel –  R.T. Erdoğan” İlişkileri

 

Başbakanlıktan ayrılmayı 2018’de ilan eden ama “topal ördek” algısından bütünüyle uzakta, Almanya’nın geleceği için son ana kadar çaba göstereceğinden kimsenin kuşkusu olmayan A.Merkel, 16 Ekim’de İstanbul’a R.T.Erdoğan’a veda ziyaretinde bulunacak. Bu ziyaret, kuşku yok ki nezaket ziyaretinin ötesinde, Almanya’nın Türkiye politikasının devamlılığına yönelik bir vurgu. Ziyaret için Alman Başbakanlık sözcüsü “görüş farklılığı yaşanan konularda da diyaloğun devamının önemine” vurgu yaparak duyurduğu açıklamasında “bizim için Alman hükûmeti olarak Türkiye ile yakın, yapıcı ve güvene dayalı bir işbirliği önem taşıyor. Türkiye’nin jeostratejik konumu nedeniyle bizi birbirimize bağlayan çeşitli uluslararası konular var. Türkiye bir NATO ülkesidir… Türkiye, Almanya açısından önemli ve yakın bir partnerdir ve iki ülke arasında güçlü bağlar bulunmaktadır…” ifadelerini kullandı. Bu ziyarette bundan sonraki Alman hükûmetlerini bağlayacak kararlar alınamaz, ama Almanya’nın prestijli Başbakanı, mutlaka daha iyi ilişkileri için önerilerini hem Türkiye’ye hem Almanya’ya iletecektir.  Hıristiyan Demokrat ve hatta “Papazın kızı” A.Merkel, Türk kamuoyunda belki de bütün zamanların en fazla beğenilen Alman Başbakanı oldu.

 

A.Merkel ile R.T.Erdoğan arasındaki 16 yıllık ilişkinin benzerleri D.Trump ve V.Putin ile yani ABD ve Rusya ile olan ilişkilerde de yaşandı. Ama galiba genelde her iki tarafın da büyük ölçüde almak istedikleri aldıkları süreç Almanya ile gerçekleşti. A.Merkel hem Almanya hem de AB kamuoyunda Türkiye politikalarına yönelik eleştirileri göğüslemekten çekinmedi. A.Merkel, tabii ki ülkesinin çıkarları için politikalarını ortaya koyarken, üstüncü bir tavır sergilemekten kaçındı. Ama ilkelerini de açıkça ifade etti. Örneğin Türkiye-AB ilişkileri konusundaki net olumsuz tavrını ortaya koydu ama Türkiye’nin iç politika tartışmalarına çok müdahil olmak istemedi. Merkel son yıllarda Doğu Akdeniz’de örneği yaşanan bazı sorunlara arabulucu olarak müdahil olmaktan da çekinmedi. Alman hükûmetinin sol kanadı Türkiye’yi demokrasi, ifade hürriyeti, insan hakları vb. konularda eleştirirken, CDU/CSU kanadının yönettiği bakanlıklar, Türkiye ile iş yapmakta tereddüt etmedi. Kuşku yok ki iç ve dış politikada sıkıntılı bir süreç içindeki Türkiye, Merkel’in muadili bulmakta zorlanacaktır.

 

Ancak hem Alman siyasi partilerin seçim öncesindeki programlarında Türkiye konusunda ortaya koydukları yaklaşım, hem de seçim sonuçları, özellikle de 3 parçalı koalisyonla ilişkilerin daha da zorlaşacağına dair pek çok ipucu vermektedir. Merkel’in karizması, özellikle son 5-6 yıl içinde Alman toplumunun ikna edilmesinde son derece değerli bir rol oynamaktaydı. Ancak yeni Başbakan adaylarının bunu sağlamasının oldukça zor olduğu söylenebilir. Bu konuda Merkel sonrasında AB içindeki liderlik mücadelesinin de –özellikle Fransa bağlamında- önemli bir rol oynayacağı söylenebilir.

 

Alman Siyasal Partilerinin Seçim Bildirgelerinde Türkiye

 

Alman siyasi partilerin 2021 Bundestag seçim bildirgelerinde Türkiye ile ilişkilerde dört konunun öne çıktığı görülmektedir: Türkiye-Almanya ilişkileri, Türkiye-AB ilişkileri, mülteciler ve Almanya’daki Türkiye kökenliler. Bu çerçevede parti programlarına bakıldığında Türkiye’ye yönelik demokrasi ve hukuk devleti beklentisinin bütün siyasal partilerde ifade edildiği ve bunun iyi ilişkilerin temel şartı olduğu açık biçimde görünmektedir. Bütün Partilerde Türkiye’nin Avrupa içindeki yeri konusunda, 2017 ile karşılaştırılmayacak biçimde kaygılı ve olumsuz bir yaklaşım dikkat çekmektedir.[4] Türkiye’nin AB üyeliğine kategorik olarak karşı çıkan CDU/CSU ile AfD dışındaki partilerin de radikal bir politika değişikliğine gittiği gözlenmektedir.

 

1998-2007 arasında Türkiye’nin AB üyeliğine olağanüstü katkı veren ve 2005’de üyelik müzakerelerine başlanmasını sağlayan en önemli aktörler olan SPD ile Yeşiller’in de 2021 seçim bildirgelerinde ciddi politik söylem değişikliğine gitmesi dikkat çekicidir. Örneğin O.Scholz’un başbakan adayı olduğu SPD, 66 sayfalık 2021 Bundestag seçim programında Türkiye’ye sadece 3 cümle ayırmış, burada da Türkiye’nin AB adaylığından hiç söz edilmemiş, Türkiye konusu “Avrupa komşuluk politikasını geliştirmek” başlığı altında ele alınmıştır. Oysa SPD 2017 programında “ne Türkiye ne de AB kısa vadede Türkiye’nin AB’ye üyeliğine hazır” karamsarlığını vurgulasa da “Türkiye’nin izole edilmesi Avrupa’nın çıkarına değil. Demokratik güçlerin, güçlendirilmesi ise özellikle önemli” ifadelerini kullanmıştı.

 

Yeşiller Partisi, Türkiye konusuna en fazla yer veren parti olsa da Türkiye’yi, ABD, Çin, Rusya gibi ülkelerle birlikte “Çok kutuplu dünyada iyi ilişkiler için çalışıyoruz” başlığı altında, konumlandırmaktadır. Yine de bütün siyasi partiler arasında sadece Yeşiller, Türkiye-AB ilişkilerine yönelik güçlü ifadelere yer vermiştir: “Siyasi hedefimiz, AB üyeliği için görüşmelerin yeniden başlatılmasıdır” denilen bildirgede, bunun gerçekleşmesinin Türkiye’nin çok kararlı bir siyasi dönüşümüne bağlı olduğu ifade edilmektedir. Yeşiller Türkiye ile AB arasında 2016’da yapılan Mülteci anlaşmasına da özel bir yer vermiş, Türkiye’nin bu konuda büyük bir çaba ortaya koyduğu ve bu anlaşma ile mağdur edildiğini, yeni bir anlaşmanın aynı zamanda AB’nin de yük paylaşacağı şekilde yapılması gerektiğini ifade etmiştir. 

 

CDU/CSU’nun 139 sayfalık parti programında Türkiye konusunda aslında daha önceki seçimlerle benzer ifadelere yer verilmiştir. , “Türkiye ile ilişkileri yeni bir düzene koymak” başlığı altındaki bölümde “Türkiye ile ilişkilerimizin, yeni bakış açılarına ihtiyacı var. Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği bizimle söz konusu olmayacaktır. Bunun yerine yakın bir ortaklıkta anlaşacağız” ifadeleri yer alıyor. Burada daha önceki “imtiyazlı ortaklık” yerine “yakın bir ortaklık”dan yani üçüncü bir yoldan söz edilmesi gibi kozmetik bir değişiklik dışında genel söylemin tekrarlandığı gözlenmektedir. CDU/CSU’nun hem kategorik olarak Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkıp hem de Türkiye’nin bu yoldan uzaklaştığına dair vurgusu ise sadece retorik olarak kullanılmış görünmektedir.

 

FDP’nin 67 sayfalık parti programında Türkiye ile ilişkiler konusunda daha önceki çizgi genelde korunuyor. FDP “AB üyelik müzakereleri sona erdirilmeli ve Türkiye ile AB arasında yeni bir ilişki inşa edilmeli” derken, bunun alternatifi olarak “yakın güvenlik politikaları ve ekonomik iş birliği” temelinde, yeni ilişki modelinden söz ediyor. “R.T. Erdoğan tarafından otoriter bir şekilde yönetilen bir Türkiye, biz Hür Demokratlar için AB’ye tam üyeliğe aday bir ülke olamaz” ifadelerine yer verilen seçim programında, yine de “AB- Türkiye ilişkilerinin orta ve uzun vadede nasıl şekilleneceğinin ucu açık” olduğu vurgusuna da yer veriliyor.

 

Sol Parti (Die Linke) Türkiye konusunda 2021 seçim programına işbirliği ya da AB bağlamında değil, neredeyse bütünüyle Türkiye’nin iç ve dış politikasının keskin bir dille eleştirilmesi şeklinde yer veriyor. Mülteci mutabakatının eleştirildiği bildirgede, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk alması çağrısı dile getiriliyor. Almanya için Alternatif (AfD) ise “Türkiye ile ilişkiler zor ve bu ilişkilere yeniden şekil verilmeli” görüşünü aktarırken, “Türkiye kültürel olarak Avrupa’ya ait değil” vurgusunu da gayet güçlü bir biçimde dile getirmektedir. Ancak ilginç biçimde Türkiye’nin AB üyeliğine karşıtlığı ve hatta müzakerelerin derhal sona erdirilmesi talebini de Türkiye’nin İslamlaşması ve Batıdan uzaklaşması ile ilişkilendiriyor.

 

Almanya’daki Yeni Koalisyon Hükûmeti ve Olası Türkiye Politikası

 

Almanya’da kurulacak hükûmetin O.Scholz Başbakanlığında (Bundeskanzler) kurulma ihtimali güçlü görünüyor. Olası bir SPD-Yeşiller-FDP koalisyonunun Türkiye politikası kısa vadede sorunlu ama orta ve uzun vadede Türkiye’ye de ikili ilişkilere de katkı verecek bir yapıya dönüşebilir. Hem SPD’nin hem de Yeşiller’in Türkiye’ye yönelik demokrasi, hukuk devleti, ifade hürriyeti ve insan hakları alanında eleştirel bir tutum takınmaları şaşırtıcı olmayacaktır. Ancak Almanya, Türkiye ile her halükarda iyi ilişkiler kurmak için de çaba gösterecektir. Çünkü Türkiye için Almanya ne kadar önemli ise Almanya için de Türkiye büyük önem taşımaktadır. Burada karşılıklı tavizler ve taleplerin O.Scholz liderliğinde pragmatik bir zeminde çözüleceği beklenebilir. Bunu en fazla sabote edecek olan yakın zamanda yeniden mevcut olan sorunların ötesinde, Türkiye’de demokrasi ve hukuk devleti alanında yaşanabilecek olumsuzluklar olabilir. Daha riskli bir başka husus da Türkiye’de erken olursa 2022, normal zamanında yapılırsa 2023 seçimlerinin propaganda süreci olabilir. Bu durum daha önceki tecrübeler ışığında Türk hükûmeti tarafından mutlaka gözden geçirilmelidir. Ancak Türkiye’deki seçimlerin çok ciddi bir gerginlik içinde geçeceği ve Almanya’daki 1 milyonun üzerindeki oyun çok değerli hale geleceği de unutulmamalıdır. Yine de Türk hükûmetinin bu konuda daha dikkatli davranması Türkiye-Alman ilişkileri bakımından büyük önem taşımaktadır.

 

Almanya’daki hükûmetin A.Laschet Başbakanlığında kurulma ihtimali her geçen gün azalıyor. A.Laschet, seçimlerde yaşanan başarısızlığın ardından kendi partisinde de çok yoğun olarak eleştirilmiş, hatta CDU Genel Başkanlığından istifa edebileceğinden söz etmişti. Zaten seçimlerden sonra yapılan bütün kamuoyu araştırmaları Alman toplumunun A.Laschet’in Başbakanlığındaki (ya da CDU/CSU liderliğinde) bir hükûmetin kurulmasına sıcak bakmadığı anlaşılmaktadır. Ancak yine de A.Laschet ya da başka bir CDU/CSU milletvekili başkanlığında CDU/CSU-Yeşiller-FDP tarafından kurulsa da aslında mevcut ilişki biçiminden çok büyük bir farklılık beklenmemektedir. Ancak Erdoğan-Merkel arasındaki ilişki biçimi Erdoğan-Laschet arasında da kurulabilir mi, bu özellikle de üçlü koalisyon nedeni ile oldukça belirsizdir.

 

Muhtemelen Almanya’daki iktidar ortakları, tıpkı Merkel döneminde olduğu gibi hem eleştirel hem de işbirliği yapma iradesini ortaya koyacak mekanizmalar geliştirebileceklerdir. Burada belki Alman hükûmetlerinin Türkiye’deki yönetimi demokratikleşme konusunda samimi olarak teşvik etmeleri ve bu bağlamda AB ile ilişkilerin geliştirilmesi, tıpkı 2002-2010 arasında olduğu gibi önemli bir değişim sağlayabilir.  Ancak unutulmaması gereken husus şudur: Almanya’daki hükûmeti kuran kim olursa olsun, doğal olarak Almanya’nın kısa, orta ve uzun vadedeki çıkarları için bir Türkiye politikası belirleyecektir. Bu politikaya Türkiye’nin uyumu, en başta Türkiye’nin kendi iç ve dış politikasındaki dinamiklerle bağlantılı şekilde gelişecektir. Almanya-Türkiye ilişkilerinin önemini kimse tartışmıyor. Almanya’nın Türkiye’den taleplerinin çok önemli bir bölümünün, Türkiye’de daha iyi bir demokrasi mücadelesi verenlerin talepleri ile benzer olduğu bilinmektedir. Burada belki de en önemli husus, Almanya’nın AB konusunda Türkiye’ye vereceği samimi destek olacaktır. Böyle bir durumda, Türkiye’nin çok hızla pek çok dönüşümü gerçekleştirebildiği, 2002-2007 arasında görülmüştür. Böyle bir döneme girilmesi çok zor değildir. Almanya tek başına Türkiye’nin AB yolunu açamayabilir. Ama Almanyasız bu konuda adım atılamayacağı da açıktır.

 

Almanya-Türkiye ilişkilerinin yeni dönemde hem ikili ilişkiler hem Türkiye-AB ilişkileri hem de mülteciler konusunda önemli sorunlarla karşı karşıya olduğu açıktır. Fransa’nın son dönemde ortaya koyduğu ve Yunanistan ile yakın işbirliği ile Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi çevreleme politikasının bazı olumsuz etkilerinin de sorunlar yaşatacağı anlaşılmaktadır. Burada konunun zaman zaman AB içindeki bir liderlik mücadelesine de dönüşmekte olduğu, bu bağlamda Türkiye ile ilişkilerin önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Türkiye’nin A.Merkel sonrasında AB üzerinde daha belirgin bir etki oluşturması beklenen ve son yıllarda ikili işbirliklerine yönelen Fransa’ya yönelik politikasını da yeniden gözden geçirmesi gerektiği açıktır. Hem Almanya hem de Fransa ile asıl yaşanan sorunların Türkiye’deki iç politika süreçleri ile ilgili olması, samimi biçimde demokratik reformlara yönelecek bir Türkiye için şans olabilir. Türkiye bu yola girerek çok hızla yeniden 2002-2010 arasındaki ivmeyi yakalayabilir.

 

Türkiye Almanya ilişkilerinin en önemli alanı 2015’ten bu yana olduğu gibi yeni dönemde de mülteciler olacaktır. Yeni Alman hükûmetinin temelinde dışsallama olan mülteci politikasında bir değişiklik yapması çok beklenmemeli. Mali destek biraz daha artırılabilir ve belki sınırlı sayıda yeniden yerleştirme gündeme gelebilir. Ama Türkiye’nin diğer siyasi talepleri, özellikle de Suriye topraklarında işbirliğine Alman hükûmetlerinin ikna olması mümkün görünmüyor. Almanya başta olmak üzere bütün Avrupa ülkeleri, Türkiye’den yine mültecileri Türkiye’de tutma politikası bekleyeceklerdir. Vizelerin kaldırılması, gümrük birliğinin güncellenmesi, yeni müzakere başlıklarının açılması gibi konular ise artık sadece mülteciler konusunda Türkiye’nin sağladığı katkı ile değil, bekleneceği üzere demokratikleşme ve hukuk devleti alanında atılacak gerçekçi adımlar ile mümkün olabilecektir.

 

Almanya’da 26 Eylül 2021’de yapılan Bundestag seçimleri sonrasında yeni bir Almanya’ya, yeni bir Avrupa’ya ve yeni bir Türkiye-Almanya, Türkiye-AB ilişkileri dönemine açılıyoruz. Ortaya çıkan tablo hala çok karmaşık bir süreci beraberinde getiriyor. Türkiye-AB ilişkilerinde Schröder-Fisher dönemi pek çok nedenle tekrarlanamaz ama ona yakın bir anlayış zemini için çaba gösterilebilir. Unutmayalım, iç dinamikler her zaman dış dinamiklerden daha önemlidir. Ama bazen dış dinamikler iç dinamiklerin harekete geçmesini kolaylaştırabilir. Almanya gibi Türkiye’nin dış politikasının ve ekonomisinin en önemli muhataplarından olan; Türkiye’yi önemseyen, pek çok konuda yakın işbirliği yapan, dahası 3 milyonu aşkın Türkiye kökenliye vatan olan bir ülke, Türkiye için iyi bir motivasyon kaynağı olabilir. Bunun için Türkiye’nin de Almanya’nın da her ülkenin çıkarlarına olacak makul politikalar izlemesi yeterli olacaktır.

__

[1] M.Murat Erdoğan (2013) Wahlverhalten der Türkei stammige deutsche Bürger zur  Bundestagswahl  Sep. 2013”, Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (HUGO).

[2] AfD’den aday olan Marcel Goldhammer için hazırlanan afişte, Türkçe ve Almanca olarak “Atatürk de AfD’ye oy verirdi” ifadeleri yer aldı. Berlin Eyalet Parlamentosu milletvekili Frank-Christian Hansel için hazırlanan afişlerde de, M.K.Atatürk’ün fotoğrafı kullanıldı.

[3] Seçilenler arasında, Türkiye kökenli Rum bir aileden gelen Takis Mehmet Ali de bulunuyor.

[4] Bu bölümde Alman Siyasal Partilerinin seçim programlarında Türkiye politikaları ve özellikle de Türkiye-AB ilişkileri konusundaki değerlendirmeleri konusunda Deutsche Welle’de Değer Akal’ın 18 Eylül 2021’deki “Alman siyasi partilerinin Türkiye stratejilerindeki değişimin şifreleri” başlıklı haberinden yararlanılmıştır: (https://www.dw.com/tr/alman-siyasi-partilerinin-t%C3%BCrkiye-stratejilerindeki-de%C4%9Fi%C5%9Fimin-%C5%9Fifreleri/a-59223083)

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.