Sosyal Sigorta mı Sosyal Yardım mı Siyasi Popülizm mi?
Herhalde Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sadece vatandaşlık bağıyla kendisine bağlı olma kriterini esas alıp zengin-yoksul gibi objektif kıstasları dikkate almaksızın herkese sosyal yardım yapacak kadar zengin bir ülke olmasa gerek.
Geçtiğimiz haftalarda sosyal medyadan günün haberlerini takip ederken bir yerel gazetedeki haber dikkatimi çekti: “Ev Hanımlarına Emeklilik Geliyor: Detaylar Belli Oldu” ön başlığı ve “10 Milyon Kişiyi İlgilendiriyor: Ev Hanımlarına Emeklilik Teklifi Meclis’te” ana başlığı ile verilen haberde şu bilgiler veriliyordu:“MHP’nin Meclis’e sunduğu kanun teklifiyle ev hanımlarına emeklilik hakkı, annelere aylık destek ve büyük iş yerlerine kreş zorunluluğu gündeme geldi. Yaklaşık 10 milyon kadını ilgilendiren düzenleme komisyon sürecine giriyor.”([1])
Haberi okuduktan sonra TBMM web sitesine girerek teklifi aradım ve MHP Ordu Milletvekili Necati Şanlıtürk tarafından, MHP TBMM Grup Başkanlığı tarafından da kayda geçirildiği anlaşılan 2/2/2026 tarihli kanun teklifinin TBMM Başkanlığı’na 10/2/2026 tarihinde sunulmuş olduğunu, TBMM Başkanlığı tarafından da 12/2/2026 tarihinde 2/3518 Esas No ile kaydedilerek tali komisyonlar olarak Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu ile Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonuna, esas komisyon olarak ise Plan ve Bütçe Komisyonuna sevk edilmiş olduğunu tespit ettim.([2])
Teklifi sunan milletvekili, MHP’li değil de diğer siyasi partilere mensup milletvekillerinden biri olsa idi haberi ciddiye almayacaktım. Çünkü son 23 senedir TBMM’de muhalefet partilerine mensup milletvekillerinin vermiş olduğu kanun teklifleri ve önergeler, bırakın görüşülüp kabul edilmesini, gündeme alınması bile mümkün olmuyor. Hatta kabul edilebilecek nitelikte bir önerge olduğu anlaşıldığında bu önergenin reddedilip iktidar partisine mensup bir milletvekili tarafından aynı içerikte önerge verilerek görüşüldüğü hâllere dahi rastlanılmakta. Bu nedenle teklifi veren milletvekili iktidar ortağı siyasi partiye mensup olunca ve ayrıca MHP TBMM Grup Başkanlığından tarih ve sayı da alınca değerlendirilmesi gerektiğini düşündüm.
Teklifin sunulduğu üst yazıya göre “Ekonomik ve sosyal güvencesi olmayan kadınlarımıza kendilerini güvende hissedecek desteğin sağlanması amacıyla” hazırlandığı belirtilen teklifin genel gerekçesinde aile yapısından, aile yapısı içerisinde kadının öneminden, çocuğun yetişmesinde annenin öne çıkan rolünden, son yıllarda nüfus artış hızının toplumun kendini yenileme eşiği olan 2,1 seviyesinin altına 1,48 seviyesine düşmesinden söz edilerek, toplumun ve ailenin güçlendirilmesi gerektiği, “Ailenin güçlenmesinin temel yolunun ise ‘ayaklarının altına cennet serilen’ kadınlarımızın hem aile içinde hem de toplumsal yaşamda ekonomik ve sosyal açıdan desteklenmesinden geçmekte” olduğu ileri sürülüyor. “Bu doğrultuda aşağıdaki sosyal ve ekonomik desteklerin hayata geçirilmesi”nin önem arz ettiği de belirtilerek, “Sosyal güvencesi olmayan her anne adayı kadının, evlendikten sonra sosyal güvenlik primleri devlet tarafından karşılanması”, “asgari ücretin dörtte biri oranında düzenli destek sağlanması” gerektiği de belirtiliyor.
Ayrıca, üç çocuğa kadar, her bir çocuk için asgari ücretin dörtte biri oranında çocuk yardımıyla, üç çocuklu bir anneye toplamda bir asgari ücret tutarında destek sağlanmış olacağı belirtiliyor ve üçüncü çocuktan sonraki her çocuk için ilave destek mekanizmaları devreye sokulması gerektiği de ifade ediliyor. Annelerin çocuk bakımı konusunda yükünü hafifletecek kreş destekleri, çocukların eğitimiyle ilgili giderlerde ailelere ek destekler ve ev hanımlarına emeklilik hakkı da teklifte yer alıyor.
Bu yazının yazılmasına ve yazının başlığının bu şekilde oluşmasına yol açan düzenleme, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununa eklenmesi öngörülen “Ek Madde 25” ile getiriliyor. Buna göre “Bu Kanun kapsamında sigortalı sayılmayı gerektirecek bir çalışması bulunmayan ve herhangi bir geliri olmayan ev kadınları, bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında sigortalı sayılırlar. Bu kişilerin sigorta primleri Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından ödenir.”
Sürdürülebilir bir sosyal sigorta sisteminin temeli, ister bir işverene bağlı olarak çalışması (işçi ve kamu görevlisi fark etmez), ister kendi nam ve hesabına çalışması, isterse işveren olan gerçek kişilerin belirlenmiş kriterler çerçevesinde prim ödeyerek veya adına prim ödenerek sigortalı olması, bunun belirli bir süre devam etmesi ve nihayet belirli bir yaşa geldikten sonra müracaat ederek yaşlılık/emeklilik aylığı bağlanması ve ömrünün kalan kısmını da çalışırken adına birikmiş olan sigorta primlerinden kendisine bağlanan yaşlılık/emeklilik aylığı ile devam ettirmesi oluşturmaktadır. Diğer bir deyişle ödenen primlere karşılık ister geçici bir süre ile ister sürekli olarak çalışamaz hâle gelmesi nedeniyle gelir kaybına uğranınca biriken primlerden ve birikme süresinden hareketle yapılacak hesaplama ile aylık veya gelir elde edilmesi sürdürülebilir bir sosyal sigorta sisteminin esasını oluşturmaktadır. Dolayısıyla çalışma ilişkisi içinde olmayan veya işveren olmayan bir bireyin sosyal sigorta sistemi içinde bulunması da söz konusu olamaz.
Sadece Yoksullar mı?
Peki, çalışma ilişkisi içinde olmayan bireyler bakımından ne gibi bir sistem söz konusu olabilir? Bu sorunun karşılığı olarak sosyal yardım ve sosyal hizmet sistemi devreye giriyor. Ancak sosyal yardım ve sosyal hizmet sistemi doğal olarak her çalışmayan, çalışma ilişkisi içinde olmayan bireyler bakımından değil, belirli bir gelir seviyesinin altında geliri olanlar, bedenî ve ruhi bakımdan çalışamaz durumda olanlar (engelliler), başkasının bakımına muhtaç durumda olanlar, belirli bir yaşa geldiği için artık çalışamayacak hâle gelip herhangi bir geliri olmayanlar (yaşlılar) gibi durumlar bakımından söz konusu olabilecektir. Yoksa mesela yüzlerce, binlerce konutu olan ve her ay elde ettiği kira geliri, bulunduğu toplumun ortalama gelirinin çok çok üstünde olan veya milyarlarca parası bankada vadeli mevduat hesabında bulunan ve her ay milyonlarca faiz geliri elde eden bir kişi de sadece çalışmıyor diye sosyal yardım veya sosyal hizmet alan kişi durumuna getirilemeyecektir. Ülkemizin gerek sosyal sigorta sistemine gerekse sosyal yardım ve sosyal hizmet sistemine baktığımızda maalesef yukarıdaki iki paragrafta belirtilen esaslarla, prensiplerle, ilkelerle pek de bağdaşır yanı olmadığını görüyoruz.
Ülkemizde ilk olarak “iş hayatında türlü hallere karşı ilgili Sigorta Kanunu hükümlerini uygulamak” üzere 1945 yılında 4792 sayılı İşçi Sigortaları Kurumu Kanunu ile başlayan ve buna 1949 yılında kamu çalışanlarının (Emekli Sandığı), 1971 yılında kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanların (Bağ-Kur), 1983 yılında tarımda işçi olarak çalışanların (tarım SSK) ve çiftçilerin (tarım Bağ-Kur) eklenmesiyle oluşturulan sosyal sigorta sistemine yıllar içinde sistemin gereği olmayan, sistemin aktüeryal dengelerini bozacak şekilde yapılan eklemeler ile sistem sürdürülemez hâle getirilmişti. 2006 yılına gelinceye kadar yürürlükte bulunan bu sistemin yıllar içindeki olumsuz müdahalelerle sürdürülemez hâle gelmiş olması, ülkenin nüfus yapısındaki değişimi karşılamaktan uzak hâle gelmesi, yoksulluğa karşı koruma sağlayamaması, sistemin ürettiği finansman açığının ekonomi üzerindeki olumsuz etkileri, bütün nüfusun koruma altına alınmamış olması, farklı sistemler arasında standart ve norm birliğinin bulunmaması ve örgütlenme, yönetim ve altyapıyla ilgi sorunlar nedeniyle komple yürürlükten kaldırılması ve yerine “farklı sigortalılık statüleri arasında standart ve norm birliği sağlayan” ve “adil ve kolay erişilebilir, yoksulluğa karşı etkin koruma sağlayan ve mali açıdan sürdürülebilir bir sosyal güvenlik sistemi” kurulması ertelenemez hâle gelmişti.
Hazırlanmasında bu satırların yazarının da katkısı bulunan ve 2006 yılında 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu ile Anayasa Mahkemesinin iptal kararına rağmen sosyal sigorta ilkelerine olabildiğince uygun, bütün nüfusu koruma altına alan, farklı sigortalılık statüleri arasında standart ve norm birliği sağlayan, farklı farklı kurumlar tarafından ve veri tabanları birbirini görmeyen kurumlar kapatılarak tek bir kurum tarafından işletilen (SGK) bir sosyal sigorta sistemi kurulmuş oldu.
2006 Sosyal Güvenlik Reformunun hazırlıkları yapılmış olmasına rağmen hayata geçirilemeyen ayağı ise Bütünleşik Sosyal Yardım ve Sosyal Hizmet Sisteminin kurulamaması olmuştur. Ne var ki 2006 yılında kanuni düzenlemeleri yapılan, Anayasa Mahkemesi’nin henüz yürürlüğe girmemiş kanunu iptal etmesi üzerine tüm hükümleriyle birlikte ancak Ekim 2008 tarihinde yürürlüğe girebilen 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununa ilki 15/5/2008 tarihli ve 5763 sayılı Kanunla, sonuncusu 23/1/2026 tarihli ve 7573 sayılı Kanunla olmak üzere yaklaşık 18 sene içinde 99 kez müdahale edilmiş;([3]) yürürlüğe girdiği ilk hâlinde 109 esas maddesi ve 13 geçici maddesi bulunan Kanun, hâlihazırda ikisi ilga edilmiş 109 esas maddesi, 24 adet eklenmiş ek maddesi ve 99 adet eklenerek 112’ye ulaşan geçici maddesi bulunan bir kanun hâline getirilmiştir. Özellikle yapılan değişiklikler ve eklenen maddeler ile sosyal sigorta ilkelerine uymayan çok sayıda düzenleme ile Kanunun 2006 yılındaki hazırlanmasında hareket noktası olan “farklı sigortalılık statüleri arasında standart ve norm birliği sağlayan” ve “adil ve kolay erişilebilir, yoksulluğa karşı etkin koruma sağlayan ve mali açıdan sürdürülebilir bir sosyal güvenlik sistemi” olmaktan uzaklaşılmıştır.
Teklifle getirilen 5510 sayılı Kanun kapsamında bir çalışması bulunmayan ve herhangi bir geliri olmayan ev kadınlarının, primleri Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından ödenmek suretiyle 4/1(b) kapsamında sigortalı sayılmalarına ilişkin ek madde eklenmesi önerisi de yukarıda belirtilen ilkelerle bağdaşmayan, esasen bu gibi kişilerin yaşlılık döneminde bir gelire (yaşlılık aylığı) kavuşturulması isteniyorsa tamamıyla sosyal yardım kapsamında çözümlenmesi gereken bir sorunun siyasi popülizm yapılarak sosyal sigorta kapsamında bir çözüm aranması gayretinden başka bir şey değildir.([4]) Kaldı ki 1980’li yıllardaki döviz darboğazının yaşandığı zamanlarda sıcak döviz elde etmek amacıyla 8/5/1985 tarihli ve 3201 sayılı Yurt Dışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanunla getirilen yurt dışında ev kadını olarak geçen sürelerinin istekleri hâlinde Sosyal Güvenlik Kurumuna müracaat etmek suretiyle yaşlılık aylığı bağlanmasına yetecek kadar süre borçlanarak (uzun süre bu borçlanma döviz üzerinden yapılmıştır) yaşlılık aylığı bağlanması uygulamasının dahi kaldırılması gerekirken şimdi de çalışmayan veya herhangi bir geliri olmayan yurt içindeki ev kadınlarına, primleri Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından yatırılmak suretiyle sigortalılık hakkı getirilmek istenmektedir. Neyse ki, bu Teklifte 3201 sayılı Kanunda olduğu gibi bir borçlanma düzenlemesi önerilmemektedir.
Çocuk Yardımı da Revize Edilmeli
Diğer taraftan zaten 5510 sayılı Kanunda bu kanuna tâbi zorunlu sigortalı olmayı gerektirecek şekilde çalışmayan veya sigortalı olarak çalışmakla birlikte ay içerisinde 30 günden az çalışan ya da tam gün çalışmayan kendi sigortalılığı nedeniyle aylık bağlanmamış olan ve 18 yaşını doldurmuş bulunan vatandaşlardan Türkiye’de ikamet edenler için isteğe bağlı sigortalı olma imkânı getirilmiş bulunmaktadır (m. 50 -52). Doğal olarak bu şekilde sigortalı olan isteğe bağlı sigortalılar primlerini kendileri ödeyeceklerdir (prime esas kazancın alt sınırı ile üst sınırı arasında, -asgari ücret ile bunun 9 katı arasında-[5] kendileri tarafından belirlenen prime esas aylık kazancın %33’ü oranında).
Diğer taraftan geliri olan-olmayan, zengin-yoksul gibi herhangi bir ayrım yapılmaksızın ve “muhtaçlık şartı aranmaksızın” (ek m. 4/2) doğum yapan Türk Cumhuriyeti vatandaşlarına, canlı doğan çocukları için başvuru yapılması ve Türkiye’de ikamet ediyor olmaları şartıyla([6]) her bir çocuk için artan miktarda genel bütçeden sağlanan kaynakla Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundan çocuk 5 yaşını tamamlayana kadar her ay kanunda öngörülen tutarda nakit ödeme yapılması zaten sorunlu bir hüküm iken, teklifle bu maddede yer alan tutarlardan 5.000 TL olan 15.000 TL’ye, 1.500 TL olan 10.000 TL’ye, 5.000 TL olan 12.000 TL’ye yükseltilmektedir. Dolayısıyla evine sadece bir asgari ücret geliri giren kişinin eşinin doğum yapması hâlinde de, X holdingin sahibi veya CEO’su olarak çalışan kişinin eşinin doğum yapması hâlinde de müracaat etmeleri hâlinde Kanunda belirtilen tutarlarda ödeme yapılacaktır. Bu durumun “sosyal yardım” kavramıyla açıklanabilmesi ve bağdaştırılabilmesi mümkün değildir. Kaldı ki, kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan kamu görevlilerine (memurlar, hâkim-savcılar, öğretim elemanları, vb.) 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 202 nci maddesi kapsamında çocuklarından her biri için aile yardımı ödeneği ödenmektedir. Benzer şekilde kamu kurum ve kuruluşlarında işçi olarak çalışanlar ile toplu iş sözleşmesi yapılan özel sektör işyerlerinde işçi olarak çalışanlar da yine çocuk yardımı almaktadırlar.([7]) Dolayısıyla geriye kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanlar (serbest çalışan hekimler, avukatlar, muhasebeciler, esnaf vb.) ile işverenler kalmakta ve bunlar herhangi bir şekilde çocukları için bir yardım almamaktadırlar.
Teklifle aynı KHK’ye “Annelik desteği” başlığı ile ek 6 ncı madde olarak eklenmesi önerilen “Türk vatandaşı olan annelere çocukları 18 yaşını doldurana kadar aylık olarak her bir çocuk için net asgari ücret tutarının dörtte biri oranında destek ödemesi yapılır. Bu ödemeler, 4 üncü maddede aylık olarak yapılacağı düzenlenen doğum yardımlarının kesildiği tarihi izleyen ay itibarıyla başlar.”([8]) düzenlemesinin de “sosyal yardım” kavramıyla hiçbir ilgisi bulunmamakta, tamamen popülist bir öneri getirilmektedir. Yukarıda da ifade edildiği üzere sosyal yardım ve sosyal hizmet sistemi doğal olarak her çalışmayan, çalışma ilişkisi içinde olmayan bireyler bakımından değil, belirli bir gelir seviyesinin altında geliri olanlar, bedenî ve ruhi bakımdan çalışamaz durumda olanlar (engelliler), başkasının bakımına muhtaç durumda olanlar, belirli bir yaşa geldiği için artık çalışamayacak hâle gelip herhangi bir geliri olmayanlar (yaşlılar) gibi durumlar bakımından söz konusu olabilir. Teklifte öngörülen destek ödemesinden yararlanabilmenin tek bir şartı bulunmakta: “Türk vatandaşı olan anne olmak”. Bu “Türk vatandaşı anne” mesela bir bakan yardımcısı, milletvekili, bir holdingin patronu, CEO’su, yüzlerce gayrimenkulü olan ve kira geliri bulunan, bankalarda Türk lirası ve döviz cinsinden milyonlarca değerinde vadeli mevduat hesabı olan ve her ay milyonlarca faiz geliri alan biri de olabilir. Herhalde Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sadece vatandaşlık bağıyla kendisine bağlı olma kriterini esas alıp zengin-yoksul, geliri olan-olmayan, belirli bir seviyenin altında geliri olan-olmayan, malvarlığı olan-olmayan gibi objektif kıstasları dikkate almaksızın herkese sosyal yardım yapacak kadar zengin bir ülke olmasa gerek.
Prim Karşılığı Olmayan Ödeme Sigorta Fonundan Karşılanmamalı
Sonuç olarak sosyal sigorta sistemine eklenecek yeni sigortalılık ilişkilerinde sigortalı olması istenilen kişilerin ister bir işverene bağlı olarak çalışan olsun (işçi-memur fark etmez) ister kendi adına ve hesabına bağımsız çalışan olsun mutlaka bir çalışma ilişkisi içinde veya çalışanları çalıştıran (işveren) statüsünde olması esas alınarak düzenleme yapılmalı ve prim karşılığı olmayan hiçbir ödeme sosyal sigorta fonundan yapılmamalıdır. Hatta kaynağı genel bütçeden aktarmak suretiyle de olsa sosyal yardım ve sosyal hizmet niteliğinde bulunan ödemeler de (mesela belirlenen tutarın altında yaşlılık aylığı alan sigortalıların aylıklarını bu tutara tamamlamak üzere yapılan, kamuoyunda en düşük yaşlılık aylığı olarak bilinen ödeme gibi) Sosyal Güvenlik Kurumu üzerinden yapılmamalıdır.
Sosyal yardım ve sosyal hizmet alanında yapılacak tüm düzenlemelerde yapılacak yardım ve hizmetin finansmanı genel bütçeden sağlanacağından mutlaka belirli bir gelir seviyesinin altında geliri olanlar, bedenen ve ruhen çalışamaz durumda olanlar (engelliler), başkasının bakımına muhtaç durumunda olanlar, belirli bir yaşa geldiği için artık çalışamayacak hâle gelip herhangi bir geliri olmayanlar (yaşlılar) gibi objektif kriterler esas alınarak düzenleme yapılmalı ve ancak bu durumda olanlara sosyal yardım ve sosyal hizmet sunulmalıdır.
Daha da önemlisi, bir başka yazının konusu olmak üzere, yukarıda da ifade edildiği üzere 2006 yılında hazırlıkları yapılmış olmasına rağmen hâlihazırda hayata geçirilmemiş olan Bütünleşik Sosyal Yardım ve Hizmet Sisteminin kurulmamış olması önemli bir eksiklik ve önemli sorunların, haksızlıkların kaynağını oluşturmaktadır.
Kaynakça
Haber için bkz. https://www.yozgatcamlik.com/10-milyon-kisiyi-ilgilendiriyor-ev-hanimlarina-emeklilik-teklifi-mecliste# Daha önce de aynı yerel gazetede böyle bir hazırlık olduğuna dair bir haber okumuş idim. ↑
Kanun teklifinin metni için bkz. https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/T2/WebOnergeMetni/ e06f9b14-518b-49e3-9d9a-f6ca0186c8e7.pdf ↑
Anayasa Mahkemesinin iptal kararının gereğini yerine getirebilmek için 5565, 5655 ve 5754 sayılı Kanunlarla yapılan müdahaleler bu sayıya dâhil edilmemiştir. ↑
Ocak 2026 itibarıyla prime esas kazancın alt sınırı (brüt asgari ücret) 33.030,00 TL’dir. Bu tutar üzerinden Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından her bir “çalışması bulunmayan ve herhangi bir geliri olmayan ev kadınları” için her ay SGK’ya 33.030,00 x 0,3575 = 11.808,22 TL prim ödemesi yapılacaktır. (4/1(b) kapsamında sigortalı olanların prim oranı kısa vadeli sigorta kolları için %2,25 uzun vadeli sigorta kolları için %21 ve genel sağlık sigortası için %12,5 olmak üzere toplam %35,75’dir. (5510 s. K. m. 81/g) (4/12/2025 tarihli ve 7566 sayılı Kanunla prim oranları 1/1/2026 tarihinden geçerli olmak üzere artırılmadan önce sırasıyla bu oranlar %2, %20 ve %12,5 olmak üzere toplam %34,5 idi). Bu Kanun teklifini haber yapan yerel gazetenin haberinde belirttiği gibi bu Kanun 10 milyon ev kadınını kapsıyorsa Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının her ay SGK’ya 11.808 x 10.000.000 = 118.080.000.000 TL prim ödemesi gerekecektir. ↑
Prime esas kazancın üst sınırı Kanunun ilk hâlinde 6,5 katı idi. Bu tutar 16/11/2016 tarihli ve 6761 sayılı Kanunla 1/1/2017 tarihinden geçerli olmak üzere 7,5 katına; daha sonra 4/12/2025 tarihli ve 7566 sayılı Kanunla 1/1/2026 tarihinden geçerli olmak üzere 9 katına yükseltilmiştir. ↑
KHK’ye eklenen Ek madde 4’ün ilk hâlinde Türkiye’de ikamet şartı bulunmadığı gibi 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununun 28 inci maddesi kapsamında “çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybeden” kişilerin de bu madde hükümlerinden aynen yararlandırılacağı hükmü yer almakta idi. ↑
KHK’ya eklenen Ek madde 4’ün ilk hâlinde kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen işçilerden, kapsamında bulundukları bireysel iş sözleşmesi veya toplu iş sözleşmesi hükümlerine göre işçinin kendisi veya eşinin doğum yapması nedeniyle işçiye bir ödeme yapılması kararlaştırılmış olanlara, kararlaştırılan tutarın bu madde uyarınca yapılacak ödeme tutarından daha az olması hâlinde sadece aradaki farkın ödeneceği; kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen personele ise doğum yardımı ödeneği veya başka bir ad altında aynı amaçla ilgili mevzuatta öngörülen ödemelerin yapılmayacağı hükmü yer alıyordu. ↑
Yukarıda da belirtildiği üzere maddede atıf yapılan madde 4 üncü madde değil, ek 4 üncü madde olması gerekmektedir. Bu da kanun hazırlamada özensizliğe bir örnek oluşturmaktadır. ↑
M. EMİN ZARARSIZ