Beyaz Yakalılar Sendikaları Kimlik Siyasetine İtiyor
Beyaz yakalılar sendikaya yaklaşmaya başlayınca kimlik orada daha belirgin bir siyaset haline gelmeye başlıyor. Beyaz yakalılar sendikaları kimlik meselelerinde daha fazla pozisyon almaya itiyor. Mavi yakalıları ise kimliğe gelmeden önce daha ciddi, sınıfsal dertleri var.
Mülakat: Cihat Arpacık
Emeğin hikâyesi yalnızca alın teriyle değil, kimliklerin ağırlığıyla da yazıldı. Sınıfın sesiyle kimliğin çığlığı birbirine karışırken, arada kalanların adı giderek çoğaldı: Güvencesizler, görünmeyenler, sesi duyulmayanlar… Prof. Dr. Umut Korkut ile yaptığımız bu söyleşi, bu gürültünün içinden konuşuyor: Sendikaların daralan ufkunu, yapay zekânın emeği nasıl dönüştürdüğünü ve liberal dünyanın kendi yarattığı boşlukta nasıl sendelediğini anlatıyor.
Kimlik siyasetinin sınıf siyasetinin önüne geçtiği sürekli konuşuluyor. Böyle bir dönüşüm var mı yoksa bu yanlış bir okuma mı?
Bu bir dönüşüm bence, kesinlikle yanlış okuma değil. Dönüşüm, ama yeni bir dönüşüm değil. “Yeniden tanımlama ve yeniden dağıtma” (recognition and redistribution) literatürde, özellikle siyasi teorisyenlerin çok uzun zamandır konuştuğu bir şey. “Tanımlamaya”, kimlik siyaseti, “yeniden dağıtıma” ise sınıf siyaseti diyebiliriz. Tanımlamada “Acaba insanların ezilmişliği kimliklerinden dolayı mıdır yoksa bunu yanlış tanımlamasından mıdır”, yeniden dağıtımda ise “Acaba insanların ezilmişliği sınıfsal olarak ezilmişliklerinden, yoksunlaştırmaktan dolayı mıdır” soruları sorulur. İlk başlıktaki teorisyenler, ‘Sınıf yoktur, bir kimliğe ait olan insan, işçi de olsa, yüksek sınıfa da ait olsa, eğitimli de olsa, eğitimsiz de olsa, kesinlikle ve kesinlikle bir baskı görüyordur’ der. Mesela onlara göre kadınlar, hangi etnik kimliğe ya da hangi dine mensup olursa olsunlar, her şekilde baskı görürler. Dağıtımcılar ise ‘Burada sınıflar vardır ve sınıfların gördüğü baskı birbirinden farklıdır’ derler. Belki yüksek seviyede bir sınıfa aitseniz, kimliğinizde dolayı göreceğiniz baskının farklı olacağını savunurlar. Bu uzunca süredir tartışılagelen bir mesele. Bence dönüşüyor.
Son yıllarda emek piyasalarında özellikle yapay zeka bağlamında bir endişe hakim. Bu durum sendikal yapılarda nasıl bir dönüşüm yaratıyor?
İktisatçı çalışmacılar olarak bunu görmeye başlıyoruz. Teknolojinin daha ileri olduğu iş piyasalarında bu dönüşümün işsizleşmeyi tetiklediğini görmeye başladık. Muhtemelen siz de Türkiye’de görmüşsünüzdür. Bir zamanlar bilgisayar programcıları ya da oyun yazılımcıları çok iyi işlere girebiliyordu. Şimdi onlar arasında işsizlik ortaya çıktı. Şu anda sendikaların, benim gördüğüm kadarıyla, bu konuda söyledikleri bir şey yok. En azından Birleşik Krallık’ta şimdiye kadar izlemedim. İş piyasasındaki değişim genellikle işveren açısından dile getiriliyor. Fabrikalarda el emeğiyle çalışanlar ile beyaz yakalı çalışanlar arasındaki sendika temsili arasında ciddi bir ayrışma var. Sendikalar yapay zekâ meselesinde ortaya çıksalar, belki beyaz yakalılar ‘Hayır, yapay zekâ çok işe yarayan bir şey’, mavi yakalılar ise ‘Bizim işimizi tehdit ediyor’ diyebilecekler. Dolayısıyla bu konuda sendikaların nasıl ortak bir tutum alıp konum belirleyebileceklerini bilmiyorum. Sendikaların kimlik siyaseti yapması onları zaten böldü. Yapay zekâ konusu daha da bölebilir. 2022 araştırmaları, işverenin gerekli yapay zekâ eğitimi vermesi durumunda mavi yakalıların da bunu bir tehdit olarak algılamayacağını gösteriyordu. Ama bu çok hızlı değişen bir sistem. Bunu gözlemlemeliyiz. Fakat ben bunu çok büyük bir tehdit olarak algılıyorum ve bu yalnızca mavi yakalaları vuracak bir tehdit değil, Eğitimleri de vuracak. Dönüşümünü kontrol edemediğimiz bir şeyin parçası olamıyoruz. Dolayısıyla beyaz yakayı da, mavi yakayı da aslında değişik şekillerde vurabilecek bir dönüşüm bu.
Sendikalar hep mavi yakayla özdeşleştirilir ya, beyaz yaka genelde sendikalardan uzak durur. En azından Türkiye özelinde böyle. Beyaz yakalıların sendikaya olan mesafesini aşmak mümkün olur mu?
Ben Birleşik Krallık’ta üniversitede çalışıyorum ve üniversitede sendika hakikaten çok önemli bir kurum. Bu ülkede sendikanın yalnızca mavi yakalıları temsil eden bir kurum olduğunu söyleyemem. Ama beyaz yakalılar sendikaya yaklaşmaya başlayınca kimlik, daha belirgin bir siyaset haline gelmeye başlıyor. Beyaz yakalılar sendikaları kimlik meselelerinde daha fazla pozisyon almaya itiyor. Mavi yakalıların ise kimliğe gelmeden önce daha ciddi, sınıfsal dertleri var.
Türkiye’de beyaz yakalılar sendikadan uzak durabilir. Çünkü Türkiye’de büyük olasılıkla sendikalı olmanız, sizin işçi sınıfına, “zavallı alt sınıfa” ait olmanız demek. Burada öyle değil. Fakat burada öyle olmaması, sendikalara daha başka şekiller vermeye başlıyor. Bahsettiğim gibi kimlik siyasetin ön plana çıkarıyor ve mavi yaka ile beyaz yaka arasında bir uçurum oluşmaya başlıyor.
Avrupa’da da Türkiye’deki gibi sendikal tartışamalarda ideolojik ayrışma büyük yer tutuyor mu?
Türkiye’deki kimlik ideolojisi genelde etniktir.
Türkiye’de sendikacılığın omurgasını sosyalist hareketler kurduğu için daha sosyalist bir çizgi belirgindir aslında
Evet ama o Kürt siyasetinin bir devamıdır, öyle değil mi?
Örneğin DİSK özelinde öyle değil. DİSK hem Türkiye sendika tarihinde hem mevcutta önemli bir yer tutar. DİSK, Kürtçü hareket başlamadan da çok büyüktü mesela.
Doğru ama o zaman Soğuk Savaş zamanında yaşıyorduk ve daha başka bir ideolojik ortam vardı. Ben Türkiye’deki sendikaların kimlik konusuna önem verdiklerini, ya da kimliğin onlar için önemli olduğunu düşünmüyorum. Aynı şekilde Macaristan’daki sendikalar için de önemli olduğunu düşünmüyorum. Kimlik konusundaki sendikaların pozisyon alması daha çok Batı Avrupa özelinde ortaya çıkıyor. Çünkü Doğu Avrupa’da sendikalara ve sendikalaşmaya karşı devlet baskısı vardı. Macaristan’da komünizmin çöküşünden sonra, sendikal hareketin eski komünist sistemle ilintili olmasından dolayı sendikaya mesafe konulmasına neden oldu. Batı’da böyle bir şey olmadığı için sendikalar daha değişik pozisyonlar alabiliyor ve kimlik siyasetine kayabiliyorlar. Batı’daki sendikaların operasyon alanları daha geniş. Türkiye ve Doğu Avrupa sendikalarının ise zaten çok çok kısıtlı ve yapmaları gereken ilk ilk şey mavi yakalaları temsil etmek. Onu bile yapacak alanları çok kısıtlı. Yani kimlik konusunda bir söylem geliştirecek alanları yok.

Umut Korkut – Glasgow Caledonian Üniversitesi Profesörü
“Prekaryanın Sendikaya Daha Çok İhtiyacı Var”
Prekarya diye yeni bir sınıftan bahsediliyor, özellikle freelance ve güvencesiz çalışanlar, özellikle pandemiyle beraber önemli ölçüde arttı. Bu sınıfın sendikalaşması bağlamında neler söyleyebiliriz?
Bu sınıfın sendikalaşması çok zor. Örneğin kuryelik yapanlar tamamen prekarya ancak diğer taraftan sözleşmeli olarak şirketlere danışmanlık yapanlar da öyle. Onların da bu şartlarda bir emeklilik hakkı yok. Sözleşmelerinin devam edeceğine dair garanti yok ancak danışmanlık işlerinden çok büyük paralar kazanabiliyorlar. Kuryeler ise ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar belki de bunun üzerine geçemeyecekler. Covid zamanında herkes evde oturuyordu. Kuryeler ise deliler gibi çalışmak zorundaydılar. Glasgow’da yaşadığım yer genellikle sol ve Yeşil Hareket’e oy veren bir bölge. Pandemide hepsinin maaşı çatır çatır yattı, hava güzelken insanlar parklarda dinleniyordu ama kuryeler çalışıyordu. Ayrım çok belirgindi. Diğer taraftan, danışmanlık sözleşmelerinden iyi para kazananlara da saat 17’de “yarın gelme” denilebilir. Prekaryanın sendikaya daha çok ihtiyacı var ama bahsettiğim “yüksek seviyedeki” danışmanların sendika ile geçirecek zamanları var mı? Çünkü bu insanlar çalıştıkları saat kadar para kazanıyor. Diğer taraftan aslında bu iş grupları, sendikalı çalışanlara da bir tehdit. Çünkü prekarya daha kolay işe alınıyor ve çok daha kolay işten çıkartılabiliyor. Bu da sendikalaşmış çalışanların karşısına konulabiliyor.
Türkiye’de çok uzun yıllar sendika başkanlığı yapan isimler var. Hatta sendika başkanlığı bittikten sonra ideolojik konumlanmasına göre, isim vermeyeyim ama A sendikasının başkanı Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili oluyor, B sendikasının başkanı da Adalet ve Kalkınma Partisi’nden parlamentoya gidiyor. Sendikalar politikaya hazırlık aşaması olarak faaliyette. Bu durum sendikacılığın ruhunu nasıl etkiliyor ve Avrupa’da benzer tartışmalar var mı?
Ben doktoramı yaparken kesinlikle vardı. O zaman Macaristan, Romanya, Polonya çalışmıştım, sendikaların üst kurullarına çıkanların bir daha asla bir önceki basamağa düşmediğini gözlemlemiştim. Bu insanlar da bu kurullardan ancak siyasete geçebiliyordu. Macar ve Polonya sendikalarında bu oligarşik yapı çok belirgindi. Liderlik yapısıyla üyeler arasında çok büyük ayrım vardı. Ben o zamanlarda bunun çalışmamda çok sakıncalı olduğunu düşünmeye başladım. Sendikalar bir şekilde bir siyasi partiye eklemlendikten sonra artık onların kendi üyesi olan işçilerini temsil yeteneği sekteye uğramaya başlıyor. Çünkü artık sendika liderinin en büyük amacı, kendine o siyasi yapıda alan açmak oluyor.
Birleşik Krallık’ta Sendikalar Konfederasyonu (TUC) ile İşçi Partisi birbirine çok yakın partilerdir. Genel eleştiri konfederasyonu İşçi Partisi’nin yönlendirdiği iddiası üzerine kuruludur. Ancak artık çok fazla insanı çalıştıran fabrikalar çağında artık yaşamıyoruz. Artık siyaset ve ekonomi o kadar karmaşık bir duruma geldik ki, ne sendika partiyi yönlendirebilir ne de parti sendikayı. Ancak sendikalardan partiye geçişler kesinlikle olacaktır.
Özellikle 2. Trump dönemiyle birlikte “liberal uluslararası düzenin çöktüğünü” ve “artık post-Amerika”nın başladığına yönelik analizleri okumaya başladık. Sizce dünya düzeni gerçekten bir kriz içinde mi yoksa bir form mu değiştiriyor?
Bence çok büyük bir kriz var. Belki de coğrafya coğrafya bakmak daha mantıklı olabilir. Liberal demokrasinin krizi Batı’da yeni yeni hissedilmeye başlandı. Ancak bu kriz dünyanın diğer yerlerinde hissediliyordu zaten. Macaristan’da Orban’ın yükselişini çalıştığım 2010 yılında, liberalizmin neden çöktüğünü yazdım. O esasen muhafazakarlığın kazanması değil, liberalizmin çöküşüydü. Peki neden çöktü? Liberalizmdeki kimlik tanımlanması ya da kimliği ön plana çıkartan liberalizm, neoliberal ekonomik düzene eklemlendi. Kimlik ya da demokratik haklardan söz ediyorlardı ama bunların kökeninde eko-politik değişimler yatıyordu. Bu daha sonra ABD’de çeşitli şekillerde ortaya çıkmaya başladı, ki ABD, Avrupa’ya göre çok daha dincidir, şehirlilerle kırsalda yaşayanlar arasındaki ilişkinin arası son derece açıktır, elbette katı bir neoliberal sistemin olduğu bir ülkedir. Burada da küreselleşmenin insanları işsizleştirdiği, üretim mekanizmalarını Çin’e kaydırdığı söyleminden başarılı oldu. İnsanların prekaryalaşmasıyla bu daha fazla destekçi bulabildi.
Avrupa’da da liberalleşme küreselleşme bakımından düşünüldü. Sınırların açık olması göç hareketleri, kimlik söylemleri yeni jenerasyonun anne-babalarına göre kendilerini daha fakir hissetmesi, ne kadar çalışırlarsa çalışsın bir ev alamayacak olmaları, kimlikte bir ilerleme sağlanırken sınıfsal anlamda bir ilerlemenin olmadığının görülmesi, kimlik siyasetinin ekonomik alandaki ilerlemeyi becerememesi gibi nedenlerle sorgulamalar başladı. Milliyetçilik de buna karşı bir söylem tutturdu ve artık önüne geçilemez bir noktaya geldi. Diğer taraftan, milliyetçilikle birlikte “bölgeselcilik” de ağırlıklık kazandı. İngiltere’de İskoçyalılar Gallerlilerden daha iyi olduklarını falan düşünmeye başladı. Liberal demokrasideki sorunu veya çöküşü sadece kimlik politikaları yahut sadece ekonomik göstergeler veya sadece Trump özelinde yorumlamak doğru olmayabilir.
UMUT KORKUT