Algılar ve Gerçeklik Arasında Adalet

Sıkıntılarını çektiğimiz adalet krizi artık yalnızca hukuk krizi değil, demokrasi ve ortak yaşam meselesi. Bu yüzden, ekonomik ve siyasi eşitsizliklerde olduğu gibi hukuki eşitsizliklerde de yeni bir Türkiye tahayyülü oluşturmak muhalefetin esas görevi olmalı.

İstanbul’daki 1 Mayıs eylemlerine polis tarafından yapılan sert müdahaleyi gösteren fotoğraflar, birbiri ardınca sosyal medyada paylaşılmaya başlamıştı. Tam da o sırada, anaakım bir haber kanalının muhabiri, ablukaya alınmış Taksim Meydanı’ndan “İşçiler istedikleri gibi, gönüllerince bayramı kutluyorlar” ifadeleriyle heyecanla canlı yayına bağlandı. Bu an, uzun yıllardır tanık olduğumuz “hayaller ve gerçekler” tablosunun unutulmaz örneklerinden biri haline geldi.

Aynı kanalda, yayın sırasında ekranda “Taksim’e giriş çıkışa izin verilmediği” yazısı belirmişti. Anlaşılan o ki bu altyazılar için kanal çalışanlarına ‘patronlarından’ bir uyarı gitmemişti. Bu da ironinin dozunu artırıyordu.

Bu ‘hayaller ve gerçekler’ ikilemi sadece medya alanıyla sınırlı değil. Uzun süredir, adalet mekanizmasında da benzer bir ikili tabloyu izliyoruz. Adalet Bakanı her gün bir başka gündem üzerinden “Yargı bağımsız ve tarafsızdır, Türkiye bir hukuk devletidir” nakaratını tekrarlasa da araştırmalar, toplumun geniş kesimlerinin bu söylemin tam tersini düşündüğünü ortaya koyuyor.

Çok sayıda farklı araştırmanın neredeyse tamamında adalet krizi, ekonomik krizden sonra en çok zikredilen sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Adalete Güvenin Çöküşü

Panorama’nın Nisan ayında yayımladığı “Odak” bölümü, Türkiye’nin adalet ve yargı sistemine dair çarpıcı veriler sunuyor. Adalet kriziyle ilgili çok sayıda bulgunun olduğu araştırmadan birkaç veriyi aktarmakla yetineyim. 

Katılımcıların yüzde 58’i yargının bağımsız olmadığını, yüzde 59’u ise tarafsız olmadığını düşünüyor. Yüzde 62’lik bir kesim yargıya güvenmediğini belirtirken, yüzde 58’i iktidarın yargıya müdahale ettiğini düşünüyor.

Adalet sisteminin en büyük sorunu sorulduğunda, her beş kişiden biri “siyasetin yargıya müdahalesi” cevabını veriyor. Daha da dikkat çekici olan iki veri var: Katılımcıların üçte ikisi, “mahkemelik olması hâlinde haksızlığa uğramaktan” korkuyor. Ayrıca, yüzde 70’i “mahkemelerin, makam/mevki sahibi biri ile sıradan vatandaşa eşit davranmadığını” ifade ediyor.

Kanun önünde eşitlik, masumiyet karinesi ve suçun şahsiliği gibi temel ilkelerde dahi büyük bir güvensizlik oluşmuş durumda. Bu nedenle, Adalet Bakanı’nın her fırsatta dile getirdiği “yargı bağımsızlığı” söylemi etkisiz kalıyor. Hukuki eşitsizlik, giderek derinleşen bir krize dönüşüyor.

Travmatik Toplumsal Deneyim ve Hesap Vermezlik

Çok eskilere gitmeye gerek yok. 6 Şubat depremleriyle ilgili sorumluluğun yalnızca müteahhitlere yüklenmesi, onların da siyasi ve ekonomik güçlerine göre yargı önüne çıkarılması, toplumun vicdanında ciddi bir kırılma yarattı.

Kartalkaya’daki yangın felaketi ve “yenidoğan” çeteleri gibi can yakıcı vakalarda da sorumluluk mekanizmalarının işletilmemesi, adalete güvenin daha da zedelendiği kanaatini güçlendiriyor.

Yunus Emre Vakfı’ndaki usulsüzlük iddialarının soruşturmaya bile konu edilmemesi ve hükümetle bağlantılı olduğu iddia edilen yolsuzluk haberlerinin hasıraltı edilmesi; buna karşılık hem kurumsal hem toplumsal muhalefete yönelik ardı arkası kesilmeyen soruşturma dosyaları, siyasi içerikli davalar ve cezalandırmalar, toplumsal hafızaya adaletsizlik olarak kazınıyor.

Gezi davasındaki haksızlıkların giderilmemesi, kamuoyunun kolaylıkla içinin boş olduğunu gördüğü ve 12 yıl sonra yazılan bir iddianameyle Ayşe Barım hakkında 30 yıla kadar hapis istenmesi, bu çarpıklığın tipik bir örneği…

19 Mart’tan bu yana yaşanan süreç ise bütün bu örneklerin üzerine adeta “tüy dikti.” Operasyonlara dair dosyalarda ve ifadelerdeki çelişkilerin kamuoyuna yansımasına rağmen yargılama yapılmadan siyasi bir hüküm verme çabası devam ediyor.

İkili Devletin Normu Olarak İkili Hukuk

Bugün Türkiye’de hukuk ve kanun önünde eşit olunmadığı gibi kurallar da eşit ve adil uygulanmıyor. Bu garipliklerin en çarpıcı örneklerini dezenformasyon ve halkı kin ve düşmanlığa sevk etme suçlamalarının etrafında görmek mümkün. 

İktidar yanlısı gazeteciler her gün başka bir yanlış ve çarpıtılmış haberi dolaşıma sokup, sonra hiçbir şey olmamış gibi paylaşımlarını siliyorlar veya yalan olduğu ortaya çıksa bile bu iddiaları yaymaktan imtina etmiyorlar. Çünkü ne hukuki ne de ahlaki olarak herhangi bir yaptırıma maruz kalmayacaklarından çok eminler. Hükümete muhalif biri, yalan veya dezenformasyon yaymayı bırakın, kimi zaman ironi bile yapsa, jet hızıyla hukuki ve toplumsal yaptırımlara uğratılıyor.

Ernst Fraenkel’in “İkili Devlet” kuramı her geçen gün bir örneğini yaşadığımız ikili hukuk sistemini anlamak için anlamlı bir başlangıç noktası. 

Bir yanda hukuk normlarının geçerli olduğu bir söylem, öte yanda ‘turpların büyüğü, telef etmek, silkeleyin’ gibi açıklamalarla hukuki güvenliğin ortadan kalktığı, keyfi yönetimin egemen olduğu bir düzen! 

Türkiye’de artık, benzer bir şekilde “ikili devlet” anlayışının hüküm sürdüğünü gözlemlemek mümkün. Özellikle son yıllarda, yargının bağımsızlığına dair sıkça dile getirilen kavramlar, bir yandan hukukun üstünlüğünü savunan bir söylemle gündeme gelirken, öte yandan iktidarın ve çevresinin çıkarlarına hizmet eden bir “yargı düzeni” gerçekliği de her geçen gün daha belirgin hale geliyor. 

Dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta daha var: Yargının bağımsızlığı, yalnızca iktidarın politikalarına hizmet ettiği sürece geçerli olurken; muhalifler söz konusu olduğunda yargı bir siyasi aparata dönüşebiliyor. Başka bir deyişle, adalet sarayları büyüdü ancak adaletin terazisi artık eşit tartmıyor. 

Durumu daha da karmaşıklaştıran bir konu da parti devleti hâli… 

İktidarın bakanları, bürokratları, kanaat dünyası ve siyasetçileri, kısacası neredeyse bütün kesimleri muhalefete karşı mücadele ederken kullandıkları dil, üslup veya yaptırımlarda en fanatik partili gibi hareket ederken kendilerine yönelik en basit eleştiriyi bile ‘devlete’ yapılmış saldırı olarak gösteriyorlar. 

Kendilerinin devletin kurumlarını, memurlarını ve hatta milleti eleştirme, tepki gösterme hakları var ama muhalif olanları bu konularda da eşit görmüyorlar. Hoşlarına gitmeyen her durumu, devletin kolluk ve yargı mekanizmalarının muhalifleri bastırmak için araç haline getirilmesi konforu sayesinde ortadan kaldırmak istiyorlar. 

Yerel yönetim kendilerindeyse milli irade, muhalefete geçtiğinde ise milli güvenlik sorunu, benzer şekilde dokunulmazlıklar ve diğer koruma mekanizmaları da… 

Yıllar süren mahpusluk sonrası tahliye edildikten bir gece sonra tekrar cezaevine gönderilen Selçuk Kozağaçlı’nın benzetmesiyle söyleyecek olursak, “Hukuk artık acıkınca yenilen helvadan bir put!” 

Karşı karşıya olduğumuz bu tavırlar, bu iktidara has değil. Dünyada birçok ülkede örneği görülen uygulamaları deneyimliyoruz. 

Yaşadıklarımız, bir tür distopya olarak romanlara ve filmlere de konu olan, otoriter yönetimlerin baskılarını artırırken azalan rızayı ise toplumsal destekle ve yargı yoluyla üretmesinin farklı bir versiyonu… 

19 Mart demokrasiye darbe girişimiyle tutuklanan İstanbul Planlama Ajansı (İPA) Başkanı Buğra Gökçe, yazar ve filozof da olan Çek Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Vaclav Havel’den şu alıntıyla bu tespiti dile getirmiş: “Bu rejim, kendi yalanlarının tutsağıdır. Her şeyi tahrif eder, değiştirir bu rejim. Geçmişi de… Bugünü de… Geleceği de… İstatistikleri de… Bireyler bütün bu yalanlara inanmak zorunda değillerdir. Ancak inanıyormuş gibi yapmak kendi haklarında daha hayırlı olur. Bu nedenle, kendi içlerinde yalanı kabul etmeseler de yalanda yaşamak zorundadırlar bu rejimde.”

Eşitsizliği Giderecek Bir Tahayyül

Bir yönüyle baktığımızda manzara çok karanlık. Araştırmalarda toplumun duygu durumundan bugüne ve geleceğe dair değerlendirmelerine kadar karamsar tutumlar, bu karanlık tablonun oluşturduğu yükle ilgili. Ancak bir konu var ki o da ümitli olunması gerektiğini ortaya koyuyor. Bu konu toplumun siyasete açtığı alanın, hukukun üstünlüğüne olan teveccühünün de göstergesi aynı zamanda. İktidarın dört bir koldan devlet gücüne, medya asimetrisiyle yaptığı propagandaya ve dezenformasyona rağmen toplum 19 Mart darbesinden bu yana yaşananları büyük ölçüde siyasi olarak algılıyor. 

Millet, Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarına yapılanlar kadar öğrencilere ve protesto hakkını kullananlara karşı baskıları da yanlış buluyor. Sadece muhalefet seçmenini değil, iktidar kendi seçmenini ikna edemiyor.

Her kesimden seçmen için adalet talebi, gün geçtikçe daha fazla siyasal duruşun belirleyici kriteri hâline gelmiş durumda. Sıkıntılarını çektiğimiz adalet krizi artık yalnızca hukuk krizi değil, demokrasi ve ortak yaşam meselesi. Bu yüzden, ekonomik ve siyasi eşitsizliklerde olduğu gibi hukuki eşitsizliklerde de yeni bir Türkiye tahayyülü oluşturmak muhalefetin esas görevi olmalı.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.