Baro Avukat için Sadece Kanuni Zorunluluk Haline Geldi
Bugüne kadar hukuk mücadelesindeki sorunların aşılamamasında baroyu yönetenlerin, baroyu bir meslek kuruluşu yerine kendi ideolojilerinin “kalesi” zannetmelerinin payı oldukça fazladır. Bunun bedelini başta avukatlar olmak üzere hukuka ihtiyacı olan herkes ödemektedir.
Bu yazı, İstanbul’daki bir serbest avukatın 2024 İstanbul Barosu Genel Kurulu’na dair gözlemlerinden oluşmaktadır. Yazıya, içeriğin herhangi bir grubun fikir ve görüşlerini temsil etmediği uyarısıyla başlamakta yarar görüyorum. Genelde bu konuyla ilgili konuşmalar yahut yazılar “Dünyanın en büyük meslek örgütü olan baromuz…” veya “150 yılı aşkın şanlı tarihinde baromuz…” şeklinde başlayıp “baromuzun” kutsal ve korunması gereken bir kale olduğunu vurgulamakla devam etmektedir.
Bir meslek kuruluşunun şahsım adına bir kutsiyeti olmadığı kaydını buraya işlemekle birlikte kanundaki görevi “avukatlık mesleğini geliştirmek, meslek mensuplarının birbirleri ve iş sahipleri ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni sağlamak; meslek düzenini, ahlâkını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, avukatların ortak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla çalışmalar yürütmek ve çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdürmek” olan meslek kuruluşumuzun gerçekte bu görevleri ne kadar yerine getirdiği tartışmalıdır. Ayrıca İstanbul Barosu’nun yönetiliş şeklinin, emredici nitelikteki “Barolar, kuruluş amaçları dışında faaliyette bulunamazlar” hükmüyle örtüşmediği açıkça görülmektedir. Hukukun üstünlüğü mücadelesinin kalesi olması beklenen baro, yönetici azınlığın değerlerinin “kalesine” dönüşmüştür. Tam da bu sebeple İstanbul avukatlarının aidiyet hissettikleri ve yanlarında olduğunu düşündükleri bir meslek örgütleri yoktur.
Hiç şüphesiz İstanbul Barosu’nun 150 yıllık tarihinden tevarüs eden maddi-manevi mirası, bugüne kadar imza attığı önemli işlerin büyüklüğü, hak ve özgürlüklere olan bakış açısı ve kurumsallığı gibi takdire şayan birçok özelliği bulunmaktadır. Fakat hukukun ve avukatın geçmişe nazaran itibarsızlaştığı bir dönemde baro yönetiminin -artık- meslektaşlarının sorunlarıyla mücadele etmek yerine belli grupların siyasi malzemesi olduğu yönündeki eleştiriler, baroyu yöneten grubun içinden dahi dillendirilir olmuştur. Hatta baronun birçok avukatın hayatında kanuni bir zorunluluktan öte bir yeri olmadığı açıkça görülmektedir. Buna dair en büyük emarelerden biri de yazının konusu olan Genel Kurul’a katılım oranının oldukça düşük olmasıdır. Geçmiş yıllarda bu oran daha da azdır. Bu oranın 2024 yılı Genel Kurul’unda artarak yüzde 46’ya yükselmiş olmasının temel sebebinin baroyu yöneten gruba duyulan bıkkınlıktan ileri geldiğini düşünmekteyiz.
2002 yılından bu yana İstanbul Barosu, “Önce İlke” adıyla bilinen grup tarafından yönetilmiştir. 22 yıllık iktidarları -maalesef- meslek ve hukuk adına verilmiş bir mücadele yerine salt siyasi iktidar karşıtlığına dayanmıştır. Bu yönetim tarzı 150 yıllık İstanbul Barosu’nu hukukun üstünlüğünü korumak için görev yapan bir meslek kuruluşu olmaktan çıkarıp, politik bir düzleme oturtmaktadır. Hukukun ilkelerine göre insan haklarını savunmak ve korumakla yükümlü olan baro, bunun yerine Önce İlke grubunun ilkeleri doğrultusunda idare edilmiş ve toplum nezdinde itibarsızlaştırılmıştır.
Önce İlke grubunun kendi içinde tutarsızca bölünmesi, mevcut yönetimin avukatların sorunlarını çözmekte yetersiz ve isteksiz olması, baronun idari ve mali açıdan açıklanamayacak derecede başarısız ve kapalı bir şekilde yönetilmesi gibi sorunlar bugün avukatlık dahi yapmamış bir başkanın seçilmesine giden yolu açmıştır. Genel Kurul’da ideolojik tavrın mesleki faaliyetin ve dayanışmanın önüne geçtiği herkesçe dillendirilmiş olmasına rağmen İstanbul Barosu günün sonunda yeniden politik bir tercih yapmış ve Prof. Dr. İbrahim Ö. Kabaoğlu baro başkanı seçilmiştir. Bu seçimle birlikte İstanbul Barosu’nda 22 yıllık bir iktidar sonlanmıştır. Sayın hocamızın baronun kahir ekseriyetini oluşturan genç avukatların sorunlarına ve avukatlık pratiğinde yaşadıkları zorluklara çözüm bulup bulamayacağını zaman gösterecektir.
Bugüne kadar hukuk mücadelesindeki sorunların aşılamamasında baroyu yönetenlerin, baroyu bir meslek kuruluşu yerine kendi ideolojilerinin “kalesi” zannetmelerinin payı oldukça fazladır. Bunun bedelini başta avukatlar olmak üzere hukuka ihtiyacı olan herkes ödemektedir. İlerleyen dönemlerde İstanbul Barosu’nun günlük siyasetin bir nesnesi değil, hukukun üstünlüğü mücadelesinin merkezi olması temennisiyle.
EYÜP CAN AKÇAY