“Özgürlük Rüzgârı”

Tüm dünyayı etkisi altına alan ve modern tarihin şekillenmesinde başat faktör olan ulusal kurtuluş mücadeleleri, bunu sağlayan ulusal kahramanlar ve ulusal hırsların sebebiyet verdiği yıkıcı savaşlar, sinemanın anlatmaktan vazgeçmediği temalar olmuştur. Ken Loach’un İrlanda tarihinin en tartışmalı bağımsızlık ve iç savaş yıllarını yansıttığı “Özgürlük Rüzgârı” filmi de, izleyiciyi, bir amaç uğruna ne kadar ileri gidilebileceğini sorgulamaya davet eder.

Ulus

 

Toplumlar kendilerini diğer toplumlardan ayırma ve farklılıklarını belirginleştirmenin yanı sıra kendi içlerindeki farklılıkları da eriterek birleşmiş bir kitle olmayı, oluşturdukları bir üst kimlik sayesinde gerçekleştirirler. Bir aidiyet kümesi olarak ‘ulus’ üst kimliği, Fransız İhtilali ile tarih sahnesine çıkmıştır. Nasıl da görkemli bir çıkıştır bu!

 

Yaklaşık 1-1,5 asır gibi çok kısa bir sürede imparatorlukların üst kimliğini aşındırarak onları yerle bir etmiş ve onlarca yeni devletin ortaya çıkmasını sağlayarak dünya siyasi haritasını değiştirmiştir. Bununla yetinmeyerek, geriye dönük olarak tüm insanlık tarihinin anakronik olarak belirsiz bir ulus perspektifi ile yeniden okunmasını, adeta yeni baştan kurgulanmasını sağlamıştır.

 

Ulusüstü yapılar olan dinler ve ideolojiler bile meşruiyet kazanma, ayakta kalabilme, ulusçuların hışmına uğramama adına adeta enternasyonal vizyonlarını gizleme, baskılama ve giderek inkâra yönelerek ulusal çıkarları önceleyen ulus karakteri baskın bir din, mezhep ve ideolojik tutum içerisine girmişlerdir. Ulusçular insanlığın meşruiyet tasavvurunu o kadar etkisi altına almış ki, gerçekte bir Devletler (state)Topluluğu olan Birleşmiş Milletler bile ismini Uluslar (nation) Topluluğu olarak ifade ederek saygınlık kazanmaya çalışmıştır. Şayet bu birlik uluslardan meydana geliyorsa, neden bu kadar farklı ve çok sayıda Arap ulusu bu birlikte temsil edilmekte sorusu akla bile gelmemektedir.

 

İçinde bulunduğu dönemin tarihsel ve toplumsal koşullarından etkilenen, bu koşulları yansıtan ve gerektiğinde dönüştüren bir sanat dalı olarak sinemanın gelişip serpildiği dönemdeki toplumsal ve siyasi hercümerce ilgisiz kalması düşünülemezdi. Bundan hareketle tüm dünyayı etkisi altına alan ve modern tarihin şekillenmesinde başat faktör olan ulusal kurtuluş mücadeleleri, bunu sağlayan ulusal kahramanlar ve ulusal hırsların sebebiyet verdiği yıkıcı savaşlar, sinemanın anlatmaktan vazgeçmediği temalar olmuştur.   

 

Ken Loach

 

Ken Loach İngiliz sanatında sürekli ve etkili bir şekilde var olan emekçi sol düşüncenin sinema sanatındaki yüz akı temsilcilerindendir. Genelde toplum dışına itilmiş marjinallerin, yoksulların, göçmenlerin ve özellikle İngiliz işçi sınıfına mensup aşağı tabakadan sıradan insanların sorunlarına, sosyal-eleştirel bir bakış açısıyla eğilen filmleri ile tanınır. Sanatsal dehasını sürekli emekçi bir perspektifle kimsesizlerden yana kullanmıştır.

 

Loach, daimî senaristi Paul Laverty ile birlikte “Özgürlük Rüzgârı” filmiyle İrlanda tarihinin en tartışmalı bağımsızlık ve iç savaş yıllarına (1919-1923) eğilir. Bu dönemin tüm parametreleri, tarih danışmanlarının yardımıyla iyi araştırılarak oluşturulan incelikli bir senaryo sayesinde filme aktarılır. Loach bu tarihsel kesiti küçük bir taşra kasabasında iki kardeşin mensubu olduğu küçük bir direnişçi grup üzerinden anlatmaya çalışır. Kardeşlerden küçük olan Damien, başarıyla bitirdiği tıp eğitimi sonrasında Londra’da saygın bir hastanede görev almaya hak kazanır. Çevresinin ısrarlı alay etmelerine (İngilizlere mi hizmet edeceksin, İrlanda’da hiç hasta yok mu?) karşın Londra’ya gitmeye ve orada çalışmaya kararlıdır. Bu arada 17 yaşındaki bir gencin, İngiliz güvenlik güçlerine sırf kendi anadiliyle cevap verdiği için dayak ve işkence görerek öldürülmesi olayına şahit olur. Londra’ya gitmek için trene binerken burada yine İngilizlerce makiniste ve oradaki görevlilere yapılan haksız ve ölçüsüz şiddete karşı daha fazla seyirci kalamaz ve kardeşi Teddy’nin de lideri olduğu bağımsızlık yanlısı direnişçi cumhuriyet ordusuna katılır ve mücadele başlar.

 

Bir Amaç Uğruna Ne Kadar İleri Gidebiliriz?

 

Bir amaç uğruna ne kadar ileri gidebiliriz? Bunun bir sınırı var mı? Varılmak istenen hedefin önemi ve büyüklüğü kullanılan her aracı meşru kılar mı? Filmin en can alıcı sahnelerinden birisi bir amaç uğruna ne kadar ileri gidebileceğimizi sergilemeye çalıştığı gibi, eylemlerimiz üzerinde bizi düşünmeye ve sorgulamaya da davet eder. Bir çiftlikte çalışan henüz 18 yaşına bile varmamış milis Chris, çiftlik sahibi tarafından İngiliz güçlerine ihbar edilir, gördüğü baskı sonucu çözülür, direnişçilerin yerini söyler ve direnişçiler yakalanır. Direnişçiler, tutuklu arkadaşlarının serbest bırakılması karşılığında takasta kullanılmak üzere onları ihbar eden İrlandalı çiftlik sahibini ve milis Chris’i de alıp kaçırırlar. Takas gerçekleşmeyip arkadaşlarının idam edilmesi üzerine Damien; casusluk suçlamasıyla iki rehinenin öldürülmesi emrini alır. “Tanrı aşkına çocuklar, onun yaşı çok küçük, bunu yapamayız”, “O bizden biri, o arkadaşımız” gibi karşı çıkışlara rağmen Damien, aldığı emri yerine getirmek için kararlı ama tedirgin ve huzursuz bir şekilde tabancasına mermi doldururken: “Tam beş yıl anatomi okudum. Şimdi bu adamı başından vuracağım. Chris Rally’yi çocukluğundan beri tanırım. Umarım uğruna savaştığımız İrlanda buna değer!” der ve çocukluğundan beri tanıdığı, henüz 18’ine varmamış gencecik arkadaşını oracıkta öldürür.

 

Umut eder, engelleri aşar ve durmaksızın çalışır çabalarız. Neye mal olursa olsun doğru bildiğimiz yoldan şaşmayız. İnanç, adalet, özgürlük ve eşitlik için varlığımızı ortaya koymaktan çekinmeyiz. Yine tüm sanatsal ve düşünsel dehamızı ekonomik, sosyal ve politik bir statü elde etmeye değil de kendi ideallerimiz için harcamaktan geri durmayız. Ancak bu sahne ve Doktor Damien’in bu müthiş repliği; sakladığımız, üstünü örttüğümüz, gerektiğinde bastırıp inkâr ettiğimiz tereddüt ve endişelerimizi su yüzüne çıkararak gerçeği olanca çıplaklığı ile görmemizi sağlar. Uğruna bu kadar çabaladığımız, sıkıntıya girdiğimiz .…’larımız acaba tüm bunlara değecek mi?

 

Zafer ve Trajedi

 

İngilizler yenilir ve İrlanda’dan çekilirler. Barış anlaşması imzalanır. Milletçe çekilen bunca sıkıntı, eziyet ve esaret nihayete eriyor derken daha zaferin tadı bile çıkarılamadan anlaşmayı yetersiz ve teslimiyet olarak kabul edenler ile anlaşma yanlıları arasında huzursuzluk artar ve iç savaş patlak verir. Aynı amaç uğrunda kenetlenen, omuz omuza kavga eden İrlandalı kardeşler de bundan nasibini alarak farklı cephelere savrulur ve farklı İrlanda hayali adına birbirlerini öldürmeye başlarlar. “Şenlik dağıldı, acı bir yel kaldı bahçede yalnız”. Böylece zafer trajediye doğru doludizgin yol alır.

 

Evet, düşmanla savaşıp onu yenmek kolay, ancak düşmanın temsil ettiği kötücül değerlerle savaş çok daha zordur. Düşmanla beraber yoksulluk, sömürü ve zorbalığın da geri çekileceğini, yerine refahın, eşitliğin ve özgürlüğün geleceğini sanmak ne büyük yanılgıymış. Her isyan ve karşı çıkış, daima düşmana dönüşmenin tohumlarını da bağrında taşır. Düşman çekilir ve bizler artık düşmana dönüşen kendi suretlerimizle baş başa kalırız.

 

Ve sanatçının naifçe üzerinde düşünmemizi istediği şeyi biz şüpheye yer bırakmayacak şekilde iki asırlık tecrübe ile biliyoruz ki: Dünyada ulus adına yeryüzünü cennet kılma iddiasıyla yola çıkanlar, bırakın dünyayı, evvela hüküm sürdükleri toprakları cehenneme çevirmişlerdir. Bu kadar cefa, çaba ve özveri sonucunda ulusça değiştirilen sadece “güçlülerin aksanı ve bayrağın rengi” olacaksa, uğrunda savaşılan İrlanda’nın bütün bunlara değmeyeceği gün gibi ortadadır.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.