Pandeminin İkinci Yılı: Küresel Jeopolitik ve Türkiye

Görünen o ki, önümüzdeki yıllarda da 2020’nin ne zaman biteceğini konuşmaya devam edeceğiz. COVID-19 darbesinin devamı, pandeminin ikinci yılı, tam anlamıyla küresel salgın fenomeninin etkisi altındaki bir seneye merhaba diyoruz. İşin daha hazini, pandemi yıllarının bitip bitmeyeceği de ne kadar süreceği de belli değil.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

2020 birçok açıdan zor bir yıldı. Mağdurlar arasında dikkat çeken önemli bir kesim de fütüristlerdi. Dolgun maaşlı risk analistlerinden veri mühendislerine, siyasal tahminlerde bulunanlardan jeopolitik kehanetlerini sıralayanlara varıncaya kadar fütürist cemaat için bir hayal kırıklığı yılıydı 2020. Economist dergisi her yıl sonu yaptığı ve oldukça da kibirli bir eda ile yeni yıl tahminlerini sıraladığı bu seneki projeksiyon dosyasındaki baş yazısına kendisiyle kafa bulan bir başlık koymaktan imtina etmemiş: “öhö öhö…2020 tahminlerimiz nasıl tuttu!”.

 

 

2020’den dili yananlar 2021 için yoğurdu üfleyerek yemeye başladılar bile. Bu sene için yapılan risk analizlerine ve projeksiyonlara göz atıldığında temkinli, tedbirli ve oldukça mütevazı dil dikkat çekiyor. Bu durumun arkasında, 2020’de yaşadıkları hayal kırıklığı olduğu kadar, 2021’in sayısal olarak yeni bir yıl olmasına rağmen siyasal, toplumsal ve ekonomik anlamda 2020’nin devamı olması yatıyor. Görünen o ki, önümüzdeki yıllarda da 2020’nin ne zaman biteceğini konuşmaya devam edeceğiz. COVID-19 darbesinin devamı, pandeminin ikinci yılı, tam anlamıyla küresel salgın fenomeninin etkisi altındaki bir seneye merhaba diyoruz. İşin daha hazini, pandemi yıllarının bitip bitmeyeceği de ne kadar süreceği de belli değil. Bu gerilim içerisinde kesin olan tek şey pandeminin birinci yılını tamamladığımız ve ilerleyen yılları da pandemi seneleri olarak saymaya devam edebileceğimiz.

 

2020 nihayete ererken her yıl olduğu gibi tamamladığımız seneye isimler bulmak için farklı öneriler havada uçuştu. “R0 katsayısı” senesinden “kıyamet sarmalı” yılına, “Zoom” yılından “maske” senesine kadar biraz zorlama biraz da akla ilk gelen öneriler zikredilse de 2020’de COVID-19’un namını henüz tahtından indirecek bir kelime zuhur etmedi. 2020 COVID-19 ya da pandemi yılı 31 Aralık 2019’da ilk kez haber akışlarında son dakika olarak geçtiğinde dünya fazlasıyla 2020’ye girmekle meşguldü. COVID-19’un nasıl bir felaket olabileceği uzman isimlerin dışında pek kimsenin de dikkatini çekmemişti zaten. Zira 2020’nin ilk günlerini daha ziyade muhtemel savaş senaryoları ile geçiriyorduk.

 

Ortadoğu’da İran adına kanlı bir vekalet savaşını sürdüren Kasım Süleymani, Bağdat havalimanında Amerikalılar tarafından bir İHA saldırısıyla öldürülmüştü. Washington’un Irak işgalinden beri tanıdığı, Irak, Suriye ve Yemen’de yıllarca operasyonlarını bazen sessizce bazen de bir şekilde irtibat halinde izlediği bir ismin, jeopolitik bir hamleden çok Trump-İsrail ekseninin 2019’dan beri Afganistan, Irak ve Suriye’de “biriken intikam” adımıyla öldürülmesi 2020’in en çarpıcı ilk gelişmesiydi. İran’ın oldukça abartılı bir hamaset içerisinde dillendirdiği misillemesi, Irak’taki bazı Amerikan üslerinin yakınlarına füze saldırısı ve içinde çoğunluğu kendi vatandaşlarının olduğu sivil bir savaş uçağını düşürmekten ibaret kaldı.

 

Savaş tartışmaları ve senaryoları ise özellikle İran’ın erken dönemde maruz kaldığı COVID-19 gündemiyle dağıldı. Kasım başındaki Amerikan seçimlerine kadar da küresel gündemi COVID-19’dan kısa süreliğine de olsa uzaklaştıran başka ciddi bir jeopolitik gelişme yaşanmadı. Senenin son günlerinde dört yıldan sonra nihayet AB ile anlaşma ile biten Brexit bile yeterince ilgi göremedi. 2021; küresel jeopolitik, ekonomik ve güvenlik riskleri ile geçmiş yıllardakinden farklı olarak tahminlere yer bırakmayacak kadar kendi gündemini dayatan bir sene olacak. Bir taraftan şimdiden ana kırılganlıkları telaffuz etmek mümkün. Ancak bu dinamiklerin ortaya çıkarabileceği olumsuz senaryonun ölçeğine dair projeksiyonda bulunmak ise neredeyse imkânsız. Bu yönüyle 2021 bizleri arafta bırakıyor. 2021’de gelişebilecek global dinamikleri, muhtemel riskleri ve sunduğu imkanları küresel jeopolitik ve ekonomi açısından genel bir değerlendirmeye tabi tutmak bizlere bir çerçeve sunabilir.

 

Küresel Jeopolitik ve Riskler

 

2021’de küresel ekonomiyi ve güvenliği etkileme potansiyeli olan başlıklara bakıldığında açık bir şekilde COVID-19 salgınının durdurulması veya yönetilebilir hale gelmesi liste başında görünmektedir. Özellikle virüsün muhtemel mutasyonlarının geliştirilen aşıları işlevsizleştirmesi, aşının ciddi yan etkilerinin ortaya çıkması veya aşıya küresel ulaşımı engelleyecek faktörler en önemli risk unsurları olarak görülmektedir. Ayrıca aşı milliyetçiliği, ekonomik sorunlar, başarısız yönetimler veya aşı karşıtlığı dolayısıyla yeterince insanın dünya genelinde aşılanamamasıyla pandeminin döngüsünün kırılamama ihtimali de ciddi bir risk unsuru olarak dikkat çekmektedir.

 

2021’de Merkez Bankalarının ve iktidarların 2008 krizi sonrası düştükleri hataya düşerek COVID-19 ekonomik desteklerini erken sayılabilecek bir şekilde sonlandırılması da risk unsuru olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca parasal ve mali gelişmenin, başta buğday fiyatları olmak üzere kuraklık kaynaklı dinamiklerle de birleşerek ciddi bir enflasyona yol açması riski de takip edilmelidir. Son olarak, ekonomik ve COVID-19 bağlantılı sorunların dışında ABD’nin Çin veya İran’la yaşayacağı erken bir gerilim de küresel riskleri ciddi anlamda artıracaktır.

 

2021’de diğer bir risk unsuru ise Amerikan seçimleri sonrası ortaya çıkan ABD siyaseti ve küresel siyasette yaşanacak muhtemel gelişmelerdir. Öncelikle Washington’un 20 Ocak sonrasında acil gündem maddesinin Amerika içi sorunlar ve Trump döneminin tadilatı olacağı öngörülmektedir. Bu durum en azından 2021’in ilk yarısında Washington’un somut küresel gündemlere güçlü bir şekilde yönelmesinin zor olacağına işaret etmektedir. ABD’nin tekrar küresel gündemlere proaktif bir şekilde dönmesinin ön şartının Amerika içerisinde başta salgın ve ekonomi başlıkları olmak üzere yaşanacak toparlanma olacağını öngörebiliriz.

 

Joe Biden’ın yönetme yeteneği, özellikle de Cumhuriyetçiler Senato’da ağırlıklarını sürdürürse, kısıtlanacaktır. Henüz seçim sonuçlarını kabul etmeyen Trump’ın nasıl bir devir teslim yapacağının belli olmaması, 20 Ocak 2021 sonrasında ise 2024 için kampanyaya başlayıp başlamayacağının bilinmemesi Biden yönetimi için riskleri artıran unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Amerika her ne kadar Trump’sız bir dört yılı tercih ederek bütün dünyanın nefes almasına yardımcı olmuşsa da seçimlerin ikinci ayağına dönen Georgia eyaletinde kimin kazanacağı meselesi Biden’ın muktedir bir iktidara sahip olup olamayacağına son noktayı koyacak.  Demokratların kaybedeceği bir senaryo yeni Amerikan yönetiminin Trump’tan kurtulsa da Cumhuriyetçi Kongre vesayetiyle yoluna devam etmesini icbar edecektir. Fakat, hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin Biden, Trump ve Sanders şahsında temsil edilen büyük bir siyasal mücadelede sadece geçiş dönemini temsil ediyor, yeni bir dönemi değil. 

 

 

Trump’ın görevini bırakmasına haftalar kala İsrail’le birlikte İran’da Muhsin Fahrizade’yi suikastla öldürmesi, Çin’i Tayvan’a daha fazla silah satmakla tehdit etmesi, ABD’yi Açık Semalar Anlaşması’ndan çekmesi gibi adımları Biden yönetimine ciddi anlamda sorunlu bir dış politika bakiyesi bırakmaktadır. Trump, iktidarı devretmeden önce uygulamaya koyduğu ve koyacağı politikalarla Biden’ın özellikle de dış politikada oyun alanını sınırlandırmaya çalışıyor. 2021’de Tayvan, ABD-Çin ilişkilerindeki gerilimin kırılma noktası olabilir. Dolayısı ile Biden’ın sadece Amerikan iç politikasında değil dış politikasında da Trump döneminden sorunlu dosyalara öncelik vermek zorunda kalacağı öngörülmektedir.

 

Yeni yönetimin önceliklendirmesinin de Amerika’nın Trump dönemi dağılan iç konsolidasyonunun sağlanması, Çin’le rekabetin yeniden tanımlanması ve, Transatlantik ve küresel iş birliğinin rehabilitasyonu olarak sıralandığını görüp Türkiye ve bölgemizle ilgili beklentileri bu çerçevede değerlendirmek faydalı olacaktır. Elbette bunlar tümüyle sıraya konulmuş öncelikler olmayıp süreçler eş zamanlı ilerleyecek; ancak öncelik sırası Washington açısından acil konuların ne olduğunu ortaya koyması açısından anlam ifade etmektedir. Bunları söylemekle birlikte, Biden’ın “Amerika geri geliyor” söylemine rağmen, özellikle bölgemizde Amerika’nın askeri varlığında bir artıştan ziyade, diplomatik aktivizminde bir yoğunluk görecek gibiyiz. Amerika’nın Ortadoğu’daki askeri varlığı konusunda nasıl ki Trump Obama’nın devamı gibidiyse, Biden da Trump’ın devamı gibi olacak.

 

Pandeminin sebep olduğu küresel ekonomik kırılmalar 2021 içerisinde de yoğun bir şekilde devam edecektir. Burada özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki borç meselesinin kontrolden çıkması dikkat çekmektedir. Küresel borç, 2016’dan bu yana benzeri görülmemiş bir hızla artmakta. Borç rakamı 2012-16 dönemine kıyasla 6 trilyon dolarlık bir artışla 52 trilyon dolardan fazla yükseldi.

 

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde borç kapasitesi büyümeyi yavaşlatıyor, yatırımları baskılıyor. 3. çeyrekte 275 trilyon dolara çıkarak 2020 sonunda küresel gayri safi hasılanın yüzde 365’ine ulaşması beklenen global borç, alarm zillerinin çalmasına yol açıyor. 2021’de yükselen piyasalarda vadesi gelen borcun, 2020’nin üç katına ulaşarak yaklaşık 7 trilyon dolar olacağı tahmin ediliyor.

 

Küresel borç sorununun yanında COVID-19 finans piyasalarıyla reel ekonomi arasındaki uçurumun iyiden iyiye açılmasına yol açtı. Pandemi döneminde varlık fiyatlarında yaşanan toparlanma COVID-19 öncesi dönemin seviyelerine çoktan ulaşmış durumda. Merkez Bankalarının krizi yönetmek üzere izlediği politikalarla uygun maliyetlerle rekor düzeyde borç ihracı yaşandı. Finans dünyası kendi cennetinde mutlu bir şekilde yaşamaya devam ederken küresel ekonomi, COVID-19 dalgaları, mutasyon projeksiyonları ve aşı belirsizlikleriyle resesyon tartışmalarını sürdürüyor. Avrupa ekonomileri yeni COVID-19 kapanmalarıyla resesyonu konuşurken, Asya’nın küresel büyümeye katkısının daha sınırlı olması tartışılıyor.

 

COVID-19’un ekonomik hasarının sene ortasındaki beklentilerden daha az olacağı tahmin edilmektedir. Ancak bu olumlu beklentiye rağmen 2020’de sadece Çin’in yüzde 2 civarında büyümesi öngörülürken, birçok ülkenin 2021 sonunda bile 2020 öncesine dönmekte zorlanacağı beklenmektedir. Bu durumda gerekli desteklerin ve teşvik paketlerinin açıklanmaması halinde birçok ülke için daha zorlu bir sene yaşanacaktır.

 

2008 mali krizinden de yavaş çıkışın merkezinde 2010’la birlikte oluşan açıkları azaltmaya odaklanan yaklaşımlar bulunmaktaydı. Avrupa’da 2008 sonrası mali yardım adımlarındaki sıkıntılar yavaş büyüme sorununu artırarak popülist politikaların zeminini oluşturmuştu. Bu hatanın tekrarı, 2021 ve sonrasında, başta Amerika ve Avrupa olmak üzere dünya genelinde yeni bir popülizm dalgasının zemininin oluşmasına imkân verebilir. Yani, COVID-19’un sadece sağlık kısmını konuştuğumuzda popülist hareketler nasıl zemin kaybettilerse, bu krizin soysal ve ekonomik maliyetlerini konuştuğumuzda ise bu hareketler için daha elverişli bir zemin doğmuş olacak. Pandeminin bütün insanlığı, fakiri ve zenginiyle, kuzeylisi ve güneylisiyle, eşitlediği yönündeki iddialara rağmen, pandemi aslında hem dünyamızdaki hem de toplumlarımızdaki eşitsizlikleri daha billurlaştıran bir sürece dönüştü.

 

Birleşmiş Milletler (BM) dünyanın en az elli yıldır görülmeyen bir gıda krizinin eşiğinde olduğumuz konusunda uyarılar yapmaktadır. Pandemi, küresel gıda tedarik zincirlerini ciddi anlamda etkiledi. COVID-19’un neden olduğu ekonomik zararın bir sonucu olarak aşırı yoksulluğa düşen daha fazla insanla, artan gıda fiyatları iki başlı bir baskı oluşturmaktadır. BM, koronavirüs sebebiyle hayatını kaybedenlerden çok daha fazla insanın COVID-19 kaynaklı yetersiz beslenme ve buna bağlı hastalıklardan öleceğini tahmin ediyor. Belki de dünyanın son otuz yıldaki en büyük başarısı, aşırı yoksulluktan milyonların çıkışı ve küresel bir orta sınıfın büyümesiydi. 2021 ve sonrasında COVID-19 krizinden çıkış ve güçlü bir iyileşme olmadıkça milyonlar tekrar aşırı yoksulluğa girebilir. Dünya Bankası 2021’in sonunda 150 milyon daha fazla insanın aşırı yoksulluğa (1.9 Dolar/günlük) gireceğini tahmin ediyor.

 

50 yıldan sonra ilk kez orta sınıfın ciddi şekilde küçülme trendi ortaya çıkabilir. 2021’de iyimser ekonomik toparlanma senaryolarının ortaya çıkmaması durumunda bu trend daha da yükselerek orta sınıf erozyonuyla siyasi istikrarsızlığın, demografik bozulmanın ve çatışma bölgelerinde hareketlenmenin artmasına yol açabilir. 2021’de küresel düzeyde gelir eşitsizliğine COVID-19’un yaptığı olumsuz katkıyı görmeye başlayacağız. 2020’nin sonunda gelir eşitsizliğinin zaten arttığı görünüyor. 2021’de tablo ne kadar kötüleşebilir? Geçen yüzyıldaki pandemilerin ekonomik analizi, eşitsizlikte keskin artışların yaşandığını gösteriyor. Bir pandeminin başlamasından beş yıl sonra, Gini katsayıları (gelir dağılımının bir ölçüsü) ortalama kriz öncesi seviyenin yaklaşık yüzde 1,25 üzerine çıkıyor. Gini tipik olarak oldukça yavaş gelişen bir değişken olduğundan, bu elbette çarpıcı bir artış. 

 

Yoksulluk sorununa iklim değişikliği krizi ve yaşanmakta olan kuraklığı da eklemek gerekiyor. 2020 genelindeki yüzey sıcaklıkları, 2016’nın rekorunu zorladı. 2021’nin daha da kötü olabileceği tahmin ediliyor. Yıllara sâri değerlendirilmesi gerekse de küresel emisyon COVID-19 kapanmalarıyla bu yıl dramatik bir şekilde yüzde 7 azaldı. Bu azalmanın büyüklüğünü anlamak için 2008 küresel ekonomik krizinde aynı düşüşün sadece yüzde 1,5’ta kaldığını hatırlamak yeterlidir. Ancak bu emisyon azalmasına rağmen devam etmekte olan kuraklıklar ve yoğun talep son üç yıl boyunca ortalama yüzde 13 artan buğday fiyatlarının yükselmeye devam etmesine yol açmaktadır. Bu durumun enflasyona ve geniş kesimlere yansıması kaçınılmaz olacaktır. Bu dramatik gelişmeler, özellikle jeopolitik sıcak çatışma noktaları ve gerilim alanlarındaki stresin ciddi şekilde artmasının yansıra yeni çatışma alanlarının zuhur etmesi ihtimaline de işaret ediyor.

 

2021’de Küresel Jeopolitik Fırsatlar

 

2020’de küresel düzeyde bir imkânın ve yeni bir ekonomi-politik dinamiğin oluşması açısından en önemli gelişme Amerikan seçimleri oldu. 2008’de küresel ekonomik krizle zuhur eden ve Arap İsyanları sonrası ise hem güvenlik hem de mülteci krizleriyle batıda ciddi bir dalgaya dönüşen popülist siyasal ve toplumsal hareketlenme 2017 ile birlikte büyük rüzgâr yakalamıştı. Trump’ın ABD başkanı olmasıyla Batı’da esen popülizm ve milliyetçilik rüzgârı küresel bir dinamiğe dönüşmüştü. Trump 2017 Ocak’tan bu yana küresel siyasal depresyonun daha da derinleşmesi için elinden geleni yaptı. Kısa sürede sadece Amerika’daki kurumsal yapıları felç etmekle yetinmedi küresel düzeyde de zaten ciddi bir sıkışma içerisinde olan uluslararası kurumların ve platformların büyük oranda işlevsiz hale gelmesini sağladı.

 

Geçtiğimiz dört yıl boyunca kalitesinden, dengesizliğinden ve derinliğinden bağımsız bir şekilde asgari de olsa kurallı küresel ilişkilere, uluslararası kurumlara, çok taraflı süreçlere ve “öngörülebilir Amerika”ya karşı ciddi bir talep birikti. Bu talebin özünde ise yaşanmakta olan küresel siyasal depresyonu iyice belirsizliğe sokan Trump yönetiminin yol açtığı küresel demokrasi açığı bulunuyor. Son dört yılda bariz şekilde, 2008 ekonomik krizinden bu yana ise kümülatif bir şekilde oluşan demokrasi açığının kapanması için 2021 yeni bir imkânı sunuyor. COVID-19 süreciyle birlikte test edilen popülizm ve milliyetçi yönetimler oldukça kötü bir sınav vererek rasyonelleşme, kurumsallaşma ve demokratikleşme talebinin canlılığını korumasını sağladılar. Nitekim, Brezilya, ABD ve İngiltere gibi bu süreci göreceli olarak daha kötü yöneten ülkelerin aynı zamanda milliyetçi-popülist aktörlerin iktidarda olduğu ülkeler olması popülizmin ciddi meseleler karşısındaki yetersizliğinin ortaya çıkması açısından önemliydi.

 

2020, çok taraflı küresel yaklaşımlar ortadan kalktığında nasıl bir global çaresizliğin ortaya çıktığının tecrübe edilmesini sağladı. COVID-19’un sınır, sınıf ve adres tanımayan tehdidi karşısında çok taraflı yaklaşımlara olan ihtiyaç açık bir şekilde görüldü. Bu durum özellikle belli başlıklarda küresel iş birliğinin önemini, uluslararası kurumların kıymetini ve global ortak paydanın gerekliliğini ortaya koydu. Pandeminin ilk dönemlerinde her ne kadar ulus devletin dönüşüne dair vurgular ön plana çıkmış olsa da bu krizin ilerleyen dönemlerinde ulus devletlerin küresel bir sorun karşısındaki acizliğini de bilfiil deneyimledik. Bu gelişmelerin ardından önümüzdeki dönemde bütün dünyayı tehdit edebilecek salgın, dijital saldırganlık, terörizm ve gıda güvenliği gibi başlıklarda sadece küresel iş birliğinin değil aynı zamanda yeni bakış açılarına ve yaklaşımlara duyulan ihtiyaç da gündeme gelecektir. Bunların başında 2021’de tartışılacak önemli bir konu salgınlara karşı uygulanacak aşıların bir kamu malı ve hizmeti olarak ele alınması olabilir.

 

“Herkes faydalanmadan hiç kimse faydalanamaz” yaklaşımı artık bir ideal değil mecburiyet haline gelmiş oldu. COVID-19 pandemisinin ve gelecekteki salgınların durdurulması ve ortadan kaldırılması sadece bütün insanlığa sunulacak eşit bir sağlık hizmetinin ortaya çıkarılmasıyla mümkün. 2021’de aşının bir küresel kamu malına ve hizmetine dönüştürülme imkânı doğdu. Özellikle gelişmiş ülkelerin ve Çin’in bu konuda atacakları olumlu adımlar ilerideki küresel iş birliklerinin de derinliğine doğrudan katkı yapacaktır.

 

2021 ve Yönünü Arayan Türkiye’nin Jeopolitiği

 

Türkiye 2020’yi dış politika, güvenlik ve jeopolitik başlıklarında COVID-19 pandemisine rağmen oldukça yoğun bir şekilde geçiren ender ülkelerden birisi oldu. Sene başında, Şubat ayının sonunda, Rusya’nın İdlip’te TSK’ya hava saldırısı sonucu başlayan Ankara-Moskova-Şam hattında oluşan yüksek gerilimde Türkiye oldukça yoğun ve etkili bir askeri cevap verdi. Sonrasında Erdoğan’ın Moskova ziyareti ile Kuzey Suriye’de yeni bir statüko ortaya çıkmıştı. COVID-19 salgını ortaya çıkmasaydı belki de Erdoğan-Putin arasında sağlanan ve Türkiye’yi tatmin etmeyen son Suriye uzlaşmasının ve zemininin korunması mümkün olmayabilirdi. Neredeyse bütün jeopolitik başlıklarda radikal bir zıtlık içerisinde olsalar da Ankara-Moskova arasındaki kırılgan ve akışkan ittifak 2020’yi de atlatmış oldu. Ancak pandeminin oluşturduğu yeni normal içerisinde bütün taraflar Mart 2020 sonrasını geçmişe göre çok sakin bir şekilde geçirmeyi tercih ettiler. Bu durumun oluşturduğu yeni Ankara-Moskova statükosu, Libya krizi ve Azerbaycan-Ermenistan savaşı sırasında da kendisini korumayı başardı.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Türkiye açısından ikinci güvenlik ve dış politika başlığı ise 2019’da ciddi bir gündem oluşturan Doğu Akdeniz’deki enerji ve jeopolitik mücadelesiydi. Doğu Akdeniz’de devam etmekte olan gerilim Türkiye’nin BM tarafından da tanınan Trablus hükümeti ile deniz anlaşması imzalamasıyla Libya’yı; Amerika, Rusya, Fransa ve AB’nin Yunanistan’a destekleriyle de Ege’yi de içine alan bir tartışma ve gerilim alanına dönüştü. 2020’yi tamamlarken Azerbaycan ve Ermenistan arasında başlayan çatışmalara Türkiye dolaylı bir şekilde müdahil olarak Bakü’ye destek sağladı. Bu iş birliği neticesinde, Türkiye, Bakü-Erivan arasındaki krizin, çözüme değilse de Minsk grubunun dışındaki Ankara-Moskova ekseninde Bakü’yü tatmin eden yeni bir statükoya kavuşmasını sağladı. Suriye krizinden Libya sorununa, Doğu Akdeniz geriliminden Kıbrıs’a, Azerbaycan-Ermenistan çatışmasından Türkiye’nin AB sürecine kadar bütün başlıklarda Ankara karşıtı bir duruş sergileyen Fransa, Ankara-Brüksel ilişkilerinin de gerilmesinde ciddi bir rol oynadı. Türkiye 2020’yi aynı anda Washington ve Brüksel’den gelecek yaptırımlar tartışmasıyla tamamladı. Ancak bütün gerilime rağmen Washington’da oldukça düşük yoğunluklu bir yaptırım uygulaması kararı çıkarken Brüksel’de yaptırım tartışmaları ertelendi.

 

ABD ile geçen dört yıl içerisinde ilişkileri doğru bir strateji ile Erdoğan’la Trump’ın kişisel münasebetlerine indirgeyen Türkiye, Amerikan seçimleri sonrası yeni bir sayfa açmak için çaba göstereceğini açık bir şekilde ilan etti. Trump’ın Amerikan kurumsal yapısını iptal eden yaklaşımlarına uygun bir şekilde ilişkileri kişiselleştirmeyi başaran Ankara’nın, Biden’la tekrar dirilmesi beklenen Washington kurumsal aklıyla pozitif bir gündem oluşturmak istemesi doğru bir strateji olacaktır. Ancak Biden yönetimiyle ilişkilerde bazı kırılganlıklar bulunmaktadır.

 

Bunlardan birincisi, Biden yönetiminin Türkiye ile pozitif bir ajandaya dönmesinin önündeki iç gündem engelidir. 20 Ocak’ta göreve başlayacak olan Biden’ın senenin ilk yarısı boyunca Trump sonrası Amerika tadilatı ile meşgul olacağı tahmin edilmektedir. İkinci husus ise Biden’ın Türkiye içerisinde tartışmalı bir iç siyasi gündem unsuruna dönüşmüş olması. Bu nevi gelgitlere ve gereksiz adımlara rağmen, Ankara-Washington münasebetlerindeki bu türden pürüzlerin soğukkanlı bir ilişki ile aşılması zor görünmemektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu ihtimali güçlendiren adımlar atmaya hali hazırda başlamış durumdadır. Üçüncü sorun alanı ise Washington’da oluşacak yeni dış politika ve güvenlik ekibiyle yaşanacak görüş ayrılıklarıdır. Biden ekibi neredeyse baştan aşağı Obama döneminden isimlerin tekrar göreve getirilmesiyle oluşturuldu. Yeni Amerikan yönetiminin dış politika ve güvenlikten sorumlu isimleri, Ankara’nın endişelerini ve bölgenin şartlarını oldukça dar ve esnek olmayan bir bakış açısıyla ele alan isimlerden oluşuyor. Yeni yönetimle Ankara’nın yaşayabileceği iletişim sorunları bir risk alanı olmaya devam edecektir.

 

2021’de ABD ile özellikle Suriye’deki YPG varlığı başta olmak üzere birçok başlıkta sorunlu dosyalar gündeme oturacaktır. An itibariyle tıkanmış bir soruna dönüşen S-400 meselesi, Türkiye’nin almak istediği F-35 uçakları, Mart ayı sonrası gündeme gelecek olan Halkbank tartışmaları ve FETÖ gibi başlıklar yeni sayfanın zorlu satırları olacaktır. Diğer sorun ise Biden ekibinin Ankara ile müzakere edeceği başlıkların bir kısmını AB gündemiyle ilişkilendirmesi olacaktır. Zaten Biden döneminde Türkiye konusunda sadece ABD başkanıyla Amerikan kurumları arasındaki makas kapanmakla kalmayacak aynı zamanda ABD ile AB arasında da daha yakın bir iş birliği olacak gibi duruyor.  Avrupa ile yeni bir sayfa açmaya hazırlanan Biden yönetiminin, Ankara’nın müstakil olarak konuşmak isteyeceği bazı (Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Ege, Libya ve Suriye gibi) başlıkları Avrupa’nın pozisyonunu fazlasıyla önemseyerek ele alma ihtimali bulunuyor. Türkiye 2021 başından itibaren AB ile yeni bir sayfa açmayı başarabildiği oranda buradaki riskleri de azaltabilir. Burada Ankara’nın şümullü bir strateji yerine bazı taktiksel adımlara yönelmesi kısa vadede alan açan müdahaleler gibi görünecek olsa da orta vadeli sürecin pozitif bir senaryoya dönmesini engelleyebilir.

 

Libya ve Suriye meselesi Ankara-Washington ilişkilerinde ortak sorun alanlarının yanında iş birliği imkânı da sağlayan başlıklardır. Türkiye’nin Suriye politikasını salt terörizm tartışmasına indirgemediği oranda Washington ve Rusya ile Ankara’nın çıkarlarını daha fazla koruyacağı bir zemin oluşturma imkânı oluşacaktır. 2021’de İsrail’le ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi de bu imkânın genişlemesine yardımcı olabilir. Ancak akıldan çıkarılmaması gereken bir husus Tel Aviv’in Ankara’dan önce, tıpkı Körfez ülkeleri gibi Washington’la Trump dönemini kapatması gerekmektedir. Bu yönüyle bölgedeki bütün aktörlerin yeni ABD yönetimiyle temiz sayfa açma beklentileri Ankara için de bir imkana dönüşebilir.

 

İsrail’le ilişkileri normalleştirme arzusunu açık bir şekilde ilan eden Ankara, en üst ağızdan Türkiye-İsrail görüşmelerini teyit etmiş oldu. Her ne kadar Körfez ülkelerinin İsrail’le diplomatik ilişkilerini başlatmasına sert tepkiler göstermiş olsa da Türkiye’nin başta Doğru Akdeniz olmak üzere birçok başlıkta İsrail’le normal ve sağlıklı diplomatik ilişkileri arzuladığı görülmektedir. Ancak Netenyahu yönetiminin kontrolsüz politikalarının ve retoriğinin ilişkilerin tekrar toparlanmasında aşılması gereken bir başlık olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Trump sonrası, Ankara ile benzer şekilde yeni yönetimle beraber çalışma hazırlıkları yapan Tel Aviv’in; Türkiye ile ilişkilerini “normalleştirmek” istemesi beklenmelidir. Ancak henüz bu tür adımlarda Filistin meselesinin ne olacağı ve nerede duracağı, Hamas angajmanının nasıl bir rol oynayacağı gibi başlıklar belirsizliğini korumaktadır. Trump’la beraber Körfez ülkelerinin dahil olduğu tutarsız girişimlerin rasyonelleştirilmesi için de Türkiye ile daha sağlıklı ilişkiler Tel Aviv’in lehinedir.

 

Ancak Tel Aviv’in normalleşmeden anladığı resmi ilişkilerin tekrar tesisinden ziyade iki dinamiğe yaslanmaktadır. Bunlardan birincisi, Filistin meselesinin paranteze alınması veya İsrail’in vesayeti altında bazı belediyecilik sorunları yaşayan Arap nüfus meselesine indirgenmesidir. İkincisi ise İsrail’e dair bütün jeopolitik, tarihsel ve bölgesel bağlamın paranteze alınarak, Tel Aviv’e meşruiyet transferi sağlayacak şerhsiz bir ilişki biçimidir. Bu türden bir yaklaşımın son dönemde zımnen Türkiye’de de rahatlıkla dillendirildiği görülüyor. Ancak Türk dış politikası tarihinde benzer bir yaklaşımın sadece 28 Şubat döneminde bir iki yıl bile sürmeyen kısa dönemde yaşandığı ve onun dışında bütün iktidarlar için Filistin meselesi merkezli bir İsrail politikası sürdürüldüğü akıldan çıkarılmamalıdır.

 

Bu yaklaşım sadece Filistin’le dayanışma eğiliminden değil aynı zamanda İsrail’le Filistinsiz bir ilişkinin Ankara’nın jeopolitik çıkarlarına zarar vermesinden dolayı tercih edilmiştir. Bugün bu durum geçmişe göre çok daha fazla geçerlidir. Türkiye’nin İsrail’le Filistin meselesinde ciddi bir gelişme olmadığı sürece, normalleşme değil ilişkilerde sadece resmileşme yaşaması, çıkarlarını koruyan ve jeopolitik vizyonu olan bir yaklaşım olabilir. Ayrıca Ankara açısından geçmişe göre bölgesel sorunlarının ciddi anlamda arttığı ve ittifak haritasının daha sorunlu olduğu dönemde Tel Aviv’le “resmi ilişki kurmanın” da derinliği ve getirileri geçmişe göre çok daha az olacaktır.

 

Türkiye açısından 2021’de dikkat çeken bir diğer başlık da Almanya, Irak, İran ve İsrail’de gerçekleşecek seçimlerdir. Başta Almanya olmak üzere bu ülkelerdeki seçim sonuçlarından Ankara’nın jeopolitik önceliklerinin ve ilişkilerinin farklı kapasitelerde etkilenmesi beklenmelidir.

 

Türkiye’nin, küresel ve bölgesel jeopolitik pozisyonunu ve derinliğini etkileyen dışsal başlıkların yanında tamamen Türkiye’nin politika tercihleriyle ortaya çıkmış jeopolitik sorunları da bulunmaktadır. Özellikle bu başlıkların neredeyse tamamının hak etmediği kadar risk primi yüksek, çok daha farklı şekilde yönetilmesi mümkün ve noktasal sorunların farklı politika tercihleriyle hem Amerika hem de Avrupa ile normalleştirilmesi mümkün görünmektedir.

 

AK Parti-MHP ittifakının 2021 içerisinde dış politika ve güvenlik alanında sürdürdüğü retorik ve politikanın, dış politika maliyetine rağmen iç siyasette tüketimi çizgisinin korunması Türkiye açısından ciddi bir kırılganlığı temsil etmektedir. COVID-19 ve Trump sonrası küresel düzeyde değişen atmosferi ve popülizmin gerilemesini yerinde değerlendirmesi Türkiye’nin lehine görünmektedir. Trump’ın kaybetmesiyle bu yönde açık mesajlar da veren Ankara’nın, oluşan bu makasta geliştireceği tercihi 2021 boyunca dış politika ve güvenlik başlıklarında uzun vadeli çıkarlarını koruma katsayısını ve kalitesini belirleyecektir. 

 

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.