Sistem, Devlet, Birey: Covid-19’un Orta Doğu Siyasetine Etkileri

Pandemi sonrası ABD’nin bölgeden çekilmesi durumunda, Orta Doğu’daki devletlerin ve devlet-dışı aktörlerin manevra kabiliyetleri ve özerklikleri artabilir. Ancak bunun gerçekleşmesi, öncelikle Covid-19’un getirdiği ağır ekonomik yükün bölgesel ittifakların başat aktörü olan rantiye devletleri nereye sürükleyeceğine bağlıdır. Rantiye devletlerin ekonomik çöküntüye uğraması, bu devletlerin yanı sıra parçası oldukları ittifakların ve destekledikleri devlet-dışı aktörlerin de geleceğini olumsuz yönde etkileyecektir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

2019 yılının Aralık ayında Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıkan Covid-19 salgını, dünya ölçeğinde gündemi bir anda alt üst etti. Yeni tip korona virüsüne dair tıbbi bilgilerin kısıtlı olması, virüs kaynaklı ölümlerin hızlı bir biçimde artmasıyla birleşince, insanlık bu çok bilinmeyenli pandemi karşısında kendisini bir panik ve endişe dalgasının içinde buldu.

 

Soğuk Savaş sonrası dönemde dünyanın yegâne ekonomik ve siyasî süper gücü olarak temayüz eden ABD’nin Covid-19 pandemisi karşısında tam anlamıyla felce uğraması, uzun süredir ortaya çıkma ihtimali konuşulan yeni küresel düzene kimin liderlik edeceği tartışmalarını yeniden alevlendirdi.

 

Bazı çevreler, Donald Trump yönetiminin pandemiye karşı küresel liderlik rolünü üstlenme noktasında gösterdiği isteksizliği, Amerikan hegemonyası etrafında şekillenen küreselleşmenin ve küresel neoliberal ekonomik düzenin sonunu getirecek bir tutum olarak tavsif etti. ABD muarızı çevreler ise, küreselleşmenin ne denli zararlı bir süreç olduğunun Covid-19 pandemisiyle birlikte ortaya çıktığı savını ortaya atarken, eş zamanlı olarak Çin’in salgını baskılamada gösterdiği başarıya işaret etti ve insanlığın saadetinin ancak sosyalist sistemin tatbikiyle sağlanabileceğini öne sürdü.

 

Pandeminin tetiklediği siyasal sorgulamalar tüm hızıyla sürerken, Orta Doğu coğrafyası da süreçten ciddi manada etkilenen bölgelerden biri oldu. 2020 yılının başlarında merkez üssü İran olarak görünen salgın, çok geçmeden tüm bölge ülkelerine sıçradı ve vaka sayıları büyük bir ivme kazanarak yüzbinlere ulaştı.

 

Pek çok entelektüel, tıpkı geçmişte yaşanan salgınlar gibi, Covid-19 pandemisinin de köklü siyasî, ekonomik ve sosyolojik dönüşümlerin fitilini ateşleyeceğini ve dünyada artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını öngörüyor. Covid-19’un bir bütün olarak insanlığa oluşturduğu tehdidin büyüklüğü ve kısa sürede yol açtığı tahribat göz önünde bulundurulduğunda bu değerlendirmelerin yabana atılmaması gerektiği aşikâr.

 

Bu yazı, Covid-19’un Orta Doğu siyaseti üzerindeki etkilerini ve ileride yol açması muhtemel sonuçlarını üç analiz düzeyi etrafında tartışmayı hedeflemektedir. Bunlar, birbiriyle etkileşim halinde olan sistem, devlet ve birey analiz düzeyleridir. Covid-19, Orta Doğu’da henüz birinci yılını geride bırakmadan, üç analiz düzeyini ve bunların birbirleri arasındaki ilişki örüntülerini köklü bir biçimde dönüştürme potansiyeli olduğuna dair güçlü sinyaller vermektedir. 

 

Sistem Düzeyi: Büyük Güçler ve Orta Doğu

 

Önce sistemik düzeye bakalım. Orta Doğu bölgesel sistemi, Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesinin ardından İngiltere ve Fransa’nın Vestfelyan devlet düzenini bölgeye yapay bir biçimde dayatmasıyla meydana geldi. Osmanlı siyasası altında egemenliğin hiyerarşik olarak örgütlendiği Orta Doğu coğrafyası, kolonyal dönemde ulus-devletlerin kurulmasıyla birlikte müstakil egemenlik alanlarına sahip birimlerden oluşan ve küresel sisteme entegre bir bölgesel sistem hüviyeti kazandı.

 

Batılı emperyalist devletlerin Orta Doğu bölgesel sisteminin kuruluşunda başat rol oynaması, bölge ülkelerinin ve halklarının günümüze kadar uzanan süreçte daima dış etkilere açık olmasına zemin hazırlayan yapısal ortamı yarattı. Osmanlı’nın yıkılışından 1956 Süveyş krizine kadar geçen sürede İngiltere ve Fransa’nın şekillendirdiği bölge, bu tarihten sonra ABD ve SSCB arasındaki Soğuk Savaş’ın satranç tahtasına dönüştü.

 

SSCB’nin çökmesinin ardından tek kutuplu dünya sistemine geçilmesi, ABD’nin birinci ve ikinci Körfez savaşlarında görüldüğü üzere bölgeye doğrudan müdahalesini kolaylaştıran bir iklim yarattı. Özellikle Soğuk Savaş döneminde bazı bölge ülkeleri zaman zaman ulus-üstü ideolojilerden (Nâsır’ın pan-Arap milliyetçiliği gibi) meşruiyet devşirerek bölgesel statükoyu değiştirmeye ve yeni siyasal yapılar vücuda getirmeye gayret etseler de, bu çabalar büyük oranda akim kaldı ve bölgenin ulus devletlere dayanan yapısı varlığını sürdürdü.

 

Arap Baharı süreci olarak adlandırılan halk ayaklanmaları, Orta Doğu bölgesel sisteminin karşı karşıya kaldığı son meydan okuma oldu. Bu süreçte IŞİD ve PKK gibi devlet dışı silahlı aktörler ulus-devlet sınırlarını kısmen yok sayan bir politika izleseler de, devlet mekanizmalarının devreye girmesiyle birlikte bu örgütlerin teritoryal yayılmacılık stratejileri büyük oranda boşa çıktı. Dolayısıyla, Suriye, Libya ve Yemen gibi ülkeler Arap Baharı sürecinden iç ve dış faktörlerin etkisiyle de facto “başarısız devlet” olarak çıksalar da, uluslararası hukuk nezdinde ulus-devlet yapıları de jure yaşamaya devam etti.

 

Bu süreçte, ne ABD’nin ne de Rusya’nın ulus-devlet statükosunu parçalamaya tam anlamıyla hazır olmadıkları görüldü. Hatta Rusya’nın statükonun muhafazasını önceleyen politikası, Türkiye ve İran gibi bölge ülkelerinin desteğini alınca, özellikle Suriye’de ABD nüfuzu sınırlandırıldı.

 

Sonuç olarak, Orta Doğu geçmişten günümüze Batılı devletlerin politikalarından sistemik düzeyde doğrudan etkilene geldi. Dolayısıyla, Covid-19 pandemisinin ABD ve Rusya gibi büyük güçlerin politik öncelikleri üzerindeki etkilerinin Orta Doğu bölgesel sistemini ve bu sistemi oluşturan devletleri doğrudan ve/veya dolaylı olarak etkileyeceği rahatlıkla ifade edilebilir.

 

Örneğin, pandeminin ABD’de yol açtığı ekonomik sıkıntılar, Washington yönetiminin bölge politikalarını doğrudan etkileme potansiyeli taşımaktadır. Covid-19 salgınında vaka sayılarında açık ara zirvede bulunan ABD’de milyonlarca kişinin işsiz kalması Trump yönetimini zora sokmuştur. ABD tarihinde pek örneği görülmeyen bir şekilde devlet vatandaşlarına nakdi yardımlarda bulunmaya başlamıştır. Trump’ın ekonomiyi açma hamlelerine karşın, Covid-19’un ABD’yi daha ne kadar etkileyeceği henüz belirsizliğini korumaktadır.

 

Temmuz 2020’de vaka sayılarının yeni zirvelere koşması, ABD’de tablonun pek de parlak olmadığını göstermektedir. Bu çerçevede, Trump yönetiminin ABD toprakları dışındaki Amerikan askerî varlığını azaltma stratejisinin Covid-19 salgınıyla birlikte daha da ivme kazanabileceği öngörülebilir, zira son dönemlerde ABD’nin Orta Doğu’ya bakışını şekillendiren ulusal çıkar-maliyet dengesi ciddi manada bozulmuştur.

 

Washington yönetimi, bölge için yaptığı masrafların artık ulusal çıkarlarını karşılamadığını düşünmektedir. Yine ABD’nin enerji alanında giderek kendine yeten bir ülke hüviyeti kazanması, Orta Doğu’ya yönelik ilgisizliğini artırmaktadır. Kasım 2020’de yapılacak olan başkanlık seçimleri, ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik kayıtsızlık politikasını pekiştiren bir diğer gelişmedir. Covid-19 salgınıyla başı dertte olan Trump, Orta Doğu’da ne virüsün yol açtığı sorunlara ne de süregiden çatışma bölgelerine müdahil olacak durumda gözükmemektedir.  

 

ABD gibi kural koyucu bir ülkenin, Suriye krizinde görüldüğü üzere, giderek daha düşük profilli bir politika takip etmesi bölge dinamiklerini derinden sarsmakta ve yeni aktörlere alan açmaktadır. Bu aktörlerin başında ise Rusya gelmektedir. Libya krizi sırasında inisiyatifi ABD ve NATO’ya kaptıran Rusya, Suriye’de sahayı domine ederek bu kaybını telafi etme yoluna gitmiştir. Ancak büyük oranda enerji arzına dayalı bir ekonomiye sahip olan Rusya’nın Covid-19’un yarattığı belirsizlik ortamında yüksek profilli bölgesel angajmanını daha ne kadar finanse edebileceği meçhuldür. Son zamanlarda petrol fiyatlarında yaşanan çöküş ve Suudi Arabistan’ın Rusya’ya yönelik enerji hamleleri Rusya’nın ekonomik sıkıntılarını artırmıştır.

 

Covid-19 pandemisinin hızla etkisi altına giren Rusya’nın bu kaotik dönemde Orta Doğu’daki askeri varlığını gözden geçirmesi veya alternatif malî kaynak bulma arayışına girmesi muhtemeldir. Nitekim Suriye’de Beşşar Esed ile kuzeni Rami Mahluf arasında yaşanan çekişmenin arkasında yatan asıl nedenin Rusya’nın Şam rejiminden ekonomik taleplerinin olduğu bir süredir dillendirilmektedir. Sonuç olarak, ABD ve Rusya tarafından desteklenen ülke ve grupların pandemi devam ettiği sürece kendi başlarının çaresine bakmaları gerekecektir. Özellikle ABD’nin olası bir tam izolasyon politikası, bölgede deprem etkisi yaratacaktır.

 

ABD ve Rusya cephesinde bunlar yaşanırken, salgını kontrol altına alan Çin’in Orta Doğu’daki etkinliğini artırma gayreti içinde olduğu gözlemlenmektedir. Çin, salgının bölgeye ulaşmasının ardından İran’a sağlık ekipleri göndermiş ve 250 bin adet maske hibesinde bulunmuştur. Çin ayrıca, Covid-19’la mücadele eden Lübnan’a da yüklü miktarda tıbbi yardımda bulunmuştur.

 

Çin ordusu da Lübnan ordusuna başta maske olmak üzere birçok tıbbi ürün hibe etmiştir. Bu durum, Çin’in çökmekte olan Lübnan ekonomisinde artan ağırlığıyla ve İpek Yolu projesi kapsamında ortaya attığı taşımacılık projeleriyle birleşince, bazı Batılı yorumcular Çin’in Lübnan’ı Orta Doğu’da bir manivela olarak kullanmak istediğini ifade etmişlerdir. Her ne kadar bu yorumlar Çinli otoritelerce kesin bir dille reddedilse de, geleneksel olarak kriz anlarında ABD desteğini arayan Lübnan’da bu kez Çin’in ön plana çıkması oldukça dikkat çekicidir. Dolayısıyla, Çin’in jeopolitik tahayyülünde Orta Doğu’nun giderek önem kazandığı ve Pekin yönetiminin bölgede güçlü bir aktör olarak yerini almak istediği anlaşılmaktadır.

 

Sonuç olarak, Covid-19 pandemisi ekseninde sistemik faktörlere bakıldığında, Washington yönetiminin Orta Doğu’da girdiği angajmanlar kısa ve orta vadede zayıflayacak gibi görünmektedir.

 

Rusya’nın bölgedeki hayati çıkarlarını ne düzeyde koruyabileceği ekonomisinin gidişatıyla doğrudan ilgilidir. Çin cephesinde ise sessiz fakat derinden devam eden angajmanın ilerleyen dönemlerde daha da gözle görülür hale gelmesi beklenebilir.

 

Covid-19’un küresel güç dağılımında yol açacağı kırılmalar ve ABD ile Rusya’nın salgından ne derece hasarla çıkacağı Orta Doğu siyaseti üzerinde doğrudan etkili olacaktır. Bu yönüyle salgın sonrası dönemde bölgedeki eski ittifakların dönüşmesi ve yerine yeni ittifakların kurulması muhtemeldir. Orta Doğu’daki bazı aktörler bunun sinyalini şimdiden vermektedir. Bu kapsamda, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ABD’nin son dönemlerde bölgeye yönelik ilgisinin azalması nedeniyle yeni arayışlara girmiş, ABD merkezli politikalar yerine daha dengeli ve çoklu ittifaklara açık bir strateji izlemeye başlamıştır.

 

Devlet Düzeyi: İttifaklar ve Otoriter Devletler

 

Covid-19 pandemisinin devlet düzeyindeki etkilerine gelince, burada iki temel parametre karşımıza çıkmaktadır. Birincisi, Orta Doğu’daki “bölgesel ittifaklar”, ikincisi ise “devletin doğası” olarak ifade edilebilir. Orta Doğu bölgesel sistemini ortaya çıkışından itibaren şekillendiren en önemli dinamiklerden biri egemen devletler arasında kurulan çeşitli ittifaklar olmuştur. Bu ittifaklar etrafında oluşan bloklar, hem Soğuk Savaş döneminde hem de Soğuk Savaş sonrası dönemde bölgede faaliyet gösteren devletler arasındaki ilişkileri belirlemiştir.

 

Bugün Orta Doğu’da kabaca üç ittifak yapılanmasından bahsetmek mümkündür. Birincisi, “Direniş Ekseni” olarak adlandırılan ve İran-Esed rejimi-Hizbullah’ın oluşturduğu bloktur. İkincisi, İsrail-Mısır-Suudi Arabistan-BAE’den müteşekkil bloktur. Üçüncü ittifak ise Türkiye ile Katar arasında kurulmuştur. Libya, Suriye, Irak ve Yemen bu ittifaklar arasındaki çatışma alanlarını teşkil etmektedir.

 

Üç ittifakla ilgili en dikkat çekici husus, ittifak üyelerinden en az birinin rantiye devlet olmasıdır. Gelirleri büyük oranda petrol ve doğalgaz ihracına dayanan rantiye devletler, vergiden muaf tuttuğu vatandaşlarının siyasî rızasını cömert sosyal politikalar yoluyla kazanmakta, bunun karşılığında demokrasi taleplerini ötelemektedirler. Özellikle İran, Suudi Arabistan, Katar ve BAE bu yönleriyle ön plana çıkan bölge devletleridir.

 

Covid-19’un küresel ölçekte yol açtığı ekonomik dalgalanmanın petrol fiyatlarını dibe çekmesi, turizmin daralması, bütçe açıkları, işsizlik oranlarının yükselmesi, hayat pahalılığı ile baş gösteren yoksulluk rantiye devletlere büyük bir darbe vurmuştur. Bu devletlerin yaşadığı ekonomik darboğaz, salgınının hemen ardından ilan edilen kemer sıkma politikalarına yansımıştır. Rantiye devletlerin, ilerleyen dönemlerde vatandaşlarından vergi alma konusunu gündeme getirmesi, devlet-toplum ilişkilerini kökünden değiştirecek bir gelişme olarak takip edilmelidir. Rantiye devletler içinde İran’ın özel bir yeri bulunmaktadır. ABD hegemonyasına karşı duruşu nedeniyle yaptırımlara maruz kalan İran uzun süredir ekonomik ve sosyal sorunlarla boğuşmaktadır. Covid-19’un rantiye devletler nezdinde tetikleyeceği krizin İran’daki yansımalarının daha sarsıcı olması beklenebilir.

 

Ekonomik darboğaz, Orta Doğu’da son yıllarda adından sıkça söz ettiren ve devletler adına velaket savaşı yürüten devlet-dışı aktörlerin etkinliğini de kısıtlayacaktır. İç kamuoyunun devletten büyük beklentilere girdiği pandemi döneminde, bölgesel yayılmacılık amacıyla yapılacak harcamalar iç siyasette çalkalanmalara yol açabilir. Bu yorumlara özellikle İran bağlamında uluslararası yayın organlarında sıklıkla rastlanmaktadır. Vatandaşlarının sağlık ihtiyaçlarını gideremeyen, yaptırımlar altında ezilen ve pandemi nedeniyle zor durumda olan İran’ın vekil aktörler aracılığıyla Şii yayılmacılığını daha ne kadar devam ettirebileceği tartışmalıdır. Ayrıca, İran’ın salgının ilk döneminde gerekli önlemleri almaması neticesinde İran destekli milislerin Suriye, Yemen ve Kuveyt gibi ülkelerde salgınının yayılmasını hızlandırdığına dair güçlü bir kanaat mevcuttur. Bu durum, bölgedeki mezhepler arası husumeti ve gerilimi artıracak bir gelişme olarak kaydedilmelidir.

 

Irak yönetiminin İran’dan gelen baskılar sonucu sınır kapılarını kapatmaması, Bağdat’ta virüsün yayılmasını istemeyen halkın İran karşıtı gösteriler yapmasına neden olmuştur. Yine Suudi Arabistan’ın salgını kontrol altına almak için Şii nüfusun ağırlıklı olduğu el-Katif bölgesini karantina altına alması, mezhepsel bir eylem olarak yorumlanmış ve Şiilerin tepkisini çekmiştir. Dolayısıyla, istikrar adası olarak nitelendirilen rantiye devletlerin Covid-19 pandemisi sonrasında bu konumlarını ne derece muhafaza edebilecekleri tartışmalıdır. Pandemi sonrasında bölgesel ittifaklarda yaşanacak değişiklikler, küresel aktörlerin pozisyon değişimiyle birleşince karşımızda yeni bir Orta Doğu denklemi bulmak şaşırtıcı olmayacaktır.

 

Covid-19’un devlet düzeyinde doğuracağı bir diğer sonuç devletin doğası ile ilgilidir. Orta Doğu bölgesel sistemini oluşturan devletlerin genel olarak demokrasi ve meşruiyet eksikliğiyle malul oldukları bilinen bir gerçekliktir. Covid-19’un devletin doğasına yönelik ilk önemli etkisi, bölge devletlerinin toplumlarına nüfuz etmekten ne derece uzak olduğunu gözler önüne sermesi olmuştur. Bu durum, demokrasi taleplerini sürekli olarak erteleyen devletlerin, pandemi gibi olağanüstü bir dönemde bile halklarına yeteri kadar temas edememeleri nedeniyle meşruiyetlerini aşındırmaktadır. Örneğin, Irak’ta hükümetinin pandeminin yayılmasını engellemek maksadıyla Mart ayında toplu etkinlikleri yasaklaması büyük tepkilere yol açmış ve kararı reddeden göstericilerle güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalarda onlarca kişi hayatını kaybetmiştir. Sosyal güvenlik sistemleri zayıf olan bölge devletleri, büyük olasılıkla ileride yeni toplumsal talepler ve reform istekleriyle karşılaşacaklardır.  

 

Bunun yanı sıra, otoriter yönetimlerin devlet mekanizmasını kurumsallaştırmayı başaramadıkları Covid-19 salgınıyla bir kez daha ispatlanmıştır. İşleyen ve fonksiyonel bir sağlık sistemi kuramayan Orta Doğu’nun yönetici elitlerinin, Covid-19 pandemisini ulusal güvenlik mitini tahkim edici ve uzun süredir baskıladıkları demokrasi taleplerini ertelemek için bir mazeret olarak kullandıkları görülmektedir. Bu çerçevede, Cezayir’de pandemiyi fırsata dönüştüren hükümet, muhalif eylemler düzenleyen Hirak hareketinin önde gelen üyelerini tutuklamıştır.

 

Sosyo-politik süreçleri güvenlikleştirmeye ve Batı komplosuna bağlamaya meyyal olan diktatoryal rejimler, Covid-19 salgınını “güçlü devlet”e duyulan ihtiyaç argümanıyla suiistimal ederek içe kapanmacı politikalarına gerekçe yapacaklardır. Örneğin, Tahran yönetimi Covid-19’la mücadeledeki yetersizliğini ört bas etmek maksadıyla virüsün ABD tarafından İran’ı hedef almak için üretildiği iddiasını dile getirmekten geri durmamıştır. Devletin önceliğine yapılan bu vurgu, Covid 19’un devletler arasındaki sınırları kalınlaştırma potansiyeliyle birleşince Orta Doğu’da yeni bir milliyetçilik dalgasının ortaya çıkacağı öngörülebilir. Devletlerin daha da otoriterleşmesi ve içe kapanması bizi son ve en önemli analiz düzeyine getirmektedir: bireysel boyut.

 

Covid-19 salgını sürecinde, Türkiye’nin diğer Orta Doğu ülkelerinden ayrıştığı ve virüs kaynaklı ölü sayısının bu ülkelere nazaran daha az olduğu gözlemlenmektedir. Bu durumun en önemli nedeni olarak, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının uzun yıllardır sağlık sistemine yaptığı yatırımlar gösterilebilir. Türkiye’nin kapsayıcı bir sosyal güvenlik sistemi ile yaygın sağlık tesislerine sahip olması, bu yönüyle Türkiye’yi komşularından ve diğer bölge ülkelerinden farklılaştırmıştır. Ancak Covid-19 krizinin hali hazırdaki ekonomik krizi daha da ağırlaştırması, AK Parti iktidarının karşısındaki en büyük meydan okuma olarak durmaktadır. Yüksek enflasyon, yaygın işsizlik ve döviz şokunun yaz aylarında turizm sektöründe yaşanacak bir daralmayla birleşmesi durumunda ekonomik tablonun Türkiye için de ağırlaşacağını öngörebiliriz.

 

Ekonomik boyutun yanı sıra, salgın süreci Türkiye’deki iktidar mücadelesinin bir parçası haline gelmiştir. Salgının ilk dönemlerinde Millet İttifakından olan İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyeleri ile hükümet arasında sosyal yardımların dağıtılması hususunda yaşanan rekabet bu durumun somut göstergesi olarak kayıtlara geçmiştir. Son olarak, Covid-19 iktidar bloğunu oluşturan Cumhur İttifakının güvenlikçi ve devletçi söylemlerini daha da ön plana çıkarmıştır. Salgın döneminde güçlü devlete duyulan ihtiyaç söylemi, AK Parti hükümeti ve iktidar ortağı MHP tarafından sık sık kullanılmaktadır. Dolayısıyla, Covid-19 salgını Türk siyasî hayatını son yıllarda domine eden güvenlik eksenli politikalara yeni bir boyut kazandırmıştır.

 

Birey Düzeyi: Covid-19 ve Otoriter Rejimler Kıskacında Orta Doğu Halkları

 

Birey analiz düzeyine baktığımızda, Covid-19 salgınının ekonomik düzlemde Orta Doğu halklarını daha da fakirleştireceği aşikârdır. Bölge ülkelerinin salgının yayılmasını engellemek için uyguladıkları sokağa çıkma yasakları, hayatta kalmak için çalışmak zorunda olan insanları olumsuz yönde etkilemiştir.

 

Birçok insan ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmaya devam etmiş, bu durum salgının yayılmasını hızlandırmıştır. Zaten ağır olan ekonomik koşullar, mülteci kamplarında yaşayan yüzbinlerce insan için hayatı daha da katlanılmaz bir hale dönüştürmüştür. En temel hijyen koşullarına bile sahip olmayan mülteci kampları, virüsün yayılması için oldukça müsait bir ortama sahiptir. Maddi zorluklara eşlik eden pandemi, gerek mülteci kamplarındaki gerekse kentlerdeki genç kuşakların ilerleyen yıllarda radikalleşmesine neden olabilir.

 

Özellikle Arap Baharı sürecindeki demokrasi talepleri şiddet yoluyla bastırılan Arap halklarının, Covid-19 pandemisine eşlik eden ekonomik resesyon döneminde devletlerinden bekledikleri hizmetleri alamamaları onların hayal kırıklıklarını daha da artıracaktır. Bu yönüyle Covid-19, Orta Doğu’daki insanî güvenlik krizini daha da derinleştiren bir rol oynayacaktır.

 

İnsanların gıda, barınma, sağlık ve eğitim gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamaması toplumların devletlerine zaten az olan güvenini tamamen ortadan kaldırma potansiyeline sahiptir. Pandeminin getirdiği psikolojik çöküntünün yanı sıra, zaten otoriter olan yönetici elitlerin daha güvenlikçi ve içe kapanmacı politikalara yönelmeleri iyiden iyiye zayıflayan demokratik dönüşüm beklentilerini sekteye uğratacaktır. Ancak tersinden bakıldığında Covid-19, muhalif hareketlerin yavaş yavaş zemin kazanmasına da olanak sağlamaktadır. Irak ve Cezayir’de muhalif hareketler devletin ulaşamadığı halk kitlelerine yardım götürmekte ve salgına yönelik toplumsal bilinci artıran faaliyetler yürütmektedir. Devletlerin baş etmekte zorlandıkları salgın, muhalif hareketlerin dinamizmini ve meşruiyetini artıran bir ortamın habercisi olabilir.

 

Toparlarsak, Covid-19 salgını sistem, devlet ve birey düzeylerinde Orta Doğu siyasetini derinden etkileyecektir. Sistemik düzeyde, Orta Doğu bölgesel sistemini doğrudan şekillendiren ABD ve Rusya’nın pandemi sürecinden nasıl çıkacakları büyük önem arz etmektedir. Salgından büyük zarar gören ABD’nin bölgede cereyan eden gelişmelere kayıtsız kalması etkilerini şimdiden hissettirmektedir. ABD’nin ilerleyen yıllarda bölgedeki hegemonik pozisyonunun zayıflaması Çin’in bu boşluğu doldurmasına kapı aralayabilir. Böyle bir gelişmenin vuku bulması durumunda bölgedeki ittifakların köklü bir değişim geçirmesi kuvvetle muhtemeldir.  

 

Devlet düzeyinde, Covid-19 sonrasında ABD’nin bölgeden çekilmesi durumunda, Orta Doğu’daki devletlerin ve devlet-dışı aktörlerin (şayet takatleri kalırsa) manevra kabiliyetleri ve özerklikleri artabilir. Ancak bunun gerçekleşmesi, öncelikle Covid-19’un getirdiği ağır ekonomik yükün bölgesel ittifakların başat aktörü olan rantiye devletleri nereye sürükleyeceğine bağlıdır. Rantiye devletlerin ekonomik çöküntüye uğraması, bu devletlerin yanı sıra parçası oldukları ittifakların ve destekledikleri devlet-dışı aktörlerin de geleceğini olumsuz yönde etkileyecektir. Covid-19 ayrıca, Orta Doğu’daki devletlerin doğasını da dönüştürmektedir. Salgın sürecinde bölgedeki otoriterlik, milliyetçilik ve şovenizm dalgası daha da güçlenmiş, güçlü devlet vurguları ön plana çıkmıştır. Bölgedeki birçok iktidar, salgını fırsata dönüştürerek muhalif grupları tasfiye etme politikasını hayata geçirmiştir.

 

Birey düzeyinde, Covid-19 sıradan insanların Arap Baharı sürecinde deneyimledikleri başarısız devrimlerle iyice belirginleşen varoluşsal krizini daha da derinleştirmiştir. Endişe, korku, belirsizlik gibi duygulara eşlik eden bu kriz, devlet-toplum ilişkilerinde yeni bir takım kırılmalara yol açmıştır. Bu çerçevede, bölge halklarının demokratik talepleri ve siyasal aktör olarak devleti şekillendirme potansiyelleri ciddi manada azalmıştır. Ancak yine de, muhalif grupların salgın sürecinde geniş halk kesimlerine ulaşması, demokratik bilincin diri tutulmasını ve alternatif siyasal hareketlerin yaşamaya devam etmesini sağlayacaktır.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.