Suriye: Nereden Nereye?
8 Aralık 2024’te Şam’ın düşüşü, Suriye’de yalnızca bir rejimin değil; içten çürümüş bir devlet modelinin, bölgesel vesayet düzeninin ve Soğuk Savaş’tan miras kalan statükonun çöküşünü simgeledi. Bu kırılma, dış komploların değil; sosyolojik fay hatları, tükenen hami güçler ve muhalefetin devletleşme kapasitesiyle şekillenen tarihsel bir sonun ilanıydı.
8 Aralık 2024 tarihi, Ortadoğu’nun modern siyasi tarihinde, etkileri on yıllar boyunca hissedilecek bir kırılma noktası olarak kayıtlara geçmiştir. 61 yıldır Suriye’nin siyasi, sosyal ve ekonomik yapısını demir yumrukla kontrol eden Baas rejiminin ve Esed hanedanlığının çöküşü, yalnızca bir hükümet değişikliği değil, aynı zamanda Soğuk Savaş’tan bu yana bölgede kök salmış bir statükonun iflasıdır. Başkent Şam’ın muhalif güçlerin kontrolüne girmesiyle sonuçlanan bu süreç, uluslararası ilişkiler disiplini açısından devletlerin çöküş teorilerini yeniden test eden bir laboratuvar niteliği taşımaktadır.
Rejimin çöküşünün ardındaki dinamikleri, yeni dönemin sosyolojik ve politik meydan okumalarını ve bölgesel güç dengelerindeki (Türkiye, İran, Rusya, İsrail) radikal değişimleri anlamak için olayları salt askeri bir yer değiştirme olarak değil, birikmiş sosyolojik fay hatlarının jeopolitik sarsıntılarla tetiklenmesi sonucu ortaya çıkan kaçınılmaz bir tarihsel sonuç olarak ele almak gerekir. Özellikle “Yeni Suriye” ülkenin “tebaa” kültüründen “vatandaşlık” bilincine geçiş süreci, etnik ve mezhebi entegrasyonun zorlukları ve uluslararası sistemle uyum arayışları mercek altına alınmalı.
Ani Çöküşün Anatomisi: Komplo Teorileri ve Sahadaki Gerçeklik
Şam’ın düşüşü, küresel kamuoyunda ve diplomatik çevrelerde şok etkisi yaratmış olsa da sahadaki gelişmeleri uzun süredir takip eden uzmanlar için bu durum bir sürprizden ziyade “gecikmiş bir son”dur. 27 Kasım’da Halep kırsalında başlayan ve “Saldırganlığı Caydırma Operasyonu” olarak adlandırılan askeri harekatın, 11 gün gibi kısa bir sürede rejimin tam teslimiyetiyle sonuçlanması, çeşitli spekülasyonları beraberinde getirmiştir.
Bazı analizler, bu hızlı çöküşü “uluslararası bir kurgu”, “kapalı kapılar ardında varılmış bir mutabakat” veya “teslimiyet anlaşması” olarak okuma eğilimindedir. Bu bakış açısı, genellikle yerel aktörlerin (Suriyeli muhalifler) kapasitesini küçümseyen ve her türlü siyasi değişimi küresel güçlerin (ABD, Rusya, İsrail) mutlak kontrolüne bağlayan “üst akıl” paradigmasına dayanmaktadır. Ancak, bu yaklaşımlar süreci anlamamızı engeller. Suriye toplumunun kendi dinamikleriyle ulaştığı kaçınılmaz bir sosyolojik sonuç olduğunu görmemizi de perdeler.
Rejimin çöküşü, dışsal bir müdahaleden ziyade, içsel bir çürümenin sonucudur. Bir yapının dış kabuğu (askeri ve istihbari aygıt) ne kadar sert görünürse görünsün, iç desteği (ekonomi ve toplumsal meşruiyet) tamamen boşaldığında, küçük bir darbe bile sistemin bütünüyle çökmesine neden olabilir. Esed rejimi, 2011’den bu yana devam eden iç savaşta, askeri zaferlerini Rusya ve İran’ın desteğiyle elde etmiş, ancak bu desteği toplumsal bir uzlaşıya veya ekonomik istikrara tahvil edememiştir. Dolayısıyla 8 Aralık, bir komplonun değil, birikmiş bir iflasın ilanıdır.
Sosyolojik Katman: Suriye toplumunun iç dinamikleri, mezhebi fay hatları ve toplumsal sözleşme arayışları.
Jeopolitik Katman: Küresel ve bölgesel güçlerin (Rusya, İran, Türkiye, İsrail, ABD) pozisyonları ve stratejik kayıpları/kazanımları.
Devletleşme Katmanı: HTŞ ve muhalefetin kurumsal dönüşümü, idari kapasite inşası ve uluslararası meşruiyet sorunu.
Rejimin İçten Çürümesi ve İki Suriye Arasındaki Asimetri
Suriye’deki değişimi anlamak için, 2018-2024 yılları arasında ortaya çıkan “İki Suriye” gerçeğini ve bu iki model arasındaki dramatik asimetriyi incelemek gerekmektedir. Bir yanda Esed rejimi ve müttefiklerinin kontrolündeki bölgeler, diğer yanda İdlib merkezli muhalif yönetim.
Esed rejimi, 2018 yılında Rusya ve İran’ın yoğun hava ve kara desteğiyle muhaliflerin elindeki geniş toprakları geri aldığında, “savaşı kazandığını” ilan etmişti. Ancak bu askeri zafer, siyasi ve ekonomik bir yenilginin başlangıcıydı. Rejim, müttefiklerinden aldığı mali ve lojistik desteği, savaşın yıktığı şehirleri imar etmek veya çöken ekonomiyi canlandırmak için kullanmamıştı. Bunun yerine kaynaklar, güvenlik bürokrasisinin ve rejime sadık elitlerin zenginleşmesi için harcanmıştır.
Rejim bölgelerinde yaşanan ekonomik kriz, sadece muhalifleri değil, rejimin en sadık tabanını (Nusayriler ve devlet memurları) dahi vurmuştur. Hiperenflasyon, yakıt kıtlığı, elektrik kesintileri ve temel gıda maddelerine erişim zorluğu, “Esed’siz bir Suriye” fikrinin rejim tabanında bile sessizce tartışılmasına yol açmıştır. Rejim, kendi meşruiyetini sağlayan “güvenlik ve istikrar” vaadini yerine getiremez hale gelmiştir. 2018 sonrası oluşan statüko, sürdürülebilir bir devlet modelinden çok, dış yardımlarla ayakta duran bir “garnizon devleti” görünümündeydi.
İdlib Modeli: Yıkımdan Doğan Kalkınma ve Nüfus Patlaması
Rejim bölgelerindeki bu çürümeye karşın, İdlib’de tam tersi bir dinamik işliyordu. Muhaliflerin kontrolündeki bu bölge, sürekli bombardıman ve ambargo tehdidi altında olmasına rağmen, şaşırtıcı bir ekonomik ve idari gelişim göstermiştir. İdlib’de yaşanan iç göç kaynaklı nüfus patlamasının, sefaleti artırmak yerine ekonomik aktiviteyi canlandıran bir faktöre dönüştüğünü belirtmekte fayda var.
Batı akademisinde “İdlib Laboratuvarı” olarak adlandırılan bu süreçte, yerel yönetimler (Kurtuluş Hükümeti), ticaret ağları ve sivil toplum kuruluşları, devletin yokluğunda kamu hizmetlerini ikame eden mekanizmalar geliştirmiştir. Rejim bölgelerinden kaçan sermaye ve nitelikli insan gücünün İdlib’e akması, burada göreceli bir refah adacığı oluşturmuştur. Halk, Esed rejiminin “sefalet ve korku” vaadi ile İdlib’deki “zorlu ama onurlu ve gelişen” yaşam arasında bir kıyaslama yapma imkanı bulmuştur. Bu sosyolojik farkındalık, rejimin tabanının erimesinde askeri operasyonlar kadar etkili olmuştur.
Karşılaştırma Kriteri | Esed Rejimi Bölgeleri (2018-2024) | İdlib / Muhalif Bölgeler (2018-2024) |
Ekonomik Durum | Hiperenflasyon, üretim çöküşü, yakıt krizi. | Ticari hareketlilik, inşaat sektörü büyümesi, TL kullanımı ile istikrar arayışı. |
Yönetim Anlayışı | Yolsuzluk, keyfi tutuklamalar, güvenlik devleti. | Sivil idare denemeleri, hizmet odaklı belediyecilik (eksiklere rağmen). |
Nüfus Hareketi | Dış göç (kaçış), demografik erime. | İç göç alımı, nüfus yoğunlaşması, dinamik demografi. |
Meşruiyet Kaynağı | Korku ve dış destek (Rusya/İran). | Direniş söylemi ve hizmet sağlama kapasitesi. |
Rusya ve İran Arasındaki Paylaşım Savaşı
Rejimin çöküşünü hızlandıran bir diğer iç faktör, Esed’i ayakta tutan iki emperyal güç, Rusya ve İran arasındaki rekabettir. Saha verileri bu iki gücün 2018 sonrasında Suriye’yi bir “nüfuz paylaşım sahası”na çevirdiğini ortaya koymaktadır. Rusya, Suriye devletinin kurumsal yapısını (Ordu, İstihbarat) kontrol etmeye çalışırken; İran, paralel yapılar (milis güçleri, kültürel merkezler) üzerinden ideolojik ve demografik bir dönüşüm hedeflemiştir.
Bu rekabet, rejimin karar alma mekanizmalarını felç etmiştir. Esed, iki patron arasında denge kurmaya çalışırken idari otoritesini kaybetmiştir. Rusya’nın bazı muhalif gruplarla yaptığı “uzlaşı” anlaşmaları ve İran’ın demografik mühendislik çabaları, sahada kaosun sürmesine neden olmuştur. Rejim, kendi topraklarında egemenliğini yitirmiş, farklı bölgeleri farklı yabancı güçlerin valileri tarafından yönetilen bir sömürgeye dönüşmüştür.
Küresel Jeopolitik Denklem: Hami Güçlerin Stratejik Tükenişi
Şam’ın düşüşünü sadece yerel dinamiklerle açıklamak mümkün değildir. 8 Aralık süreci, küresel güç dengelerindeki makro değişimlerin Suriye sahasına yansımasıdır. Esed rejiminin yaşam destek ünitesini sağlayan Rusya ve İran, kendi varoluşsal krizleriyle boğuştukları için Suriye’deki koruma kalkanlarını indirmek zorunda kalmışlardır.
Rusya: Ukrayna Bataklığı ve Wagner Kırılması
Rusya Federasyonu, 2015 müdahalesiyle rejimin ömrünü uzatan ana aktördü. Ancak 24 Şubat 2022’de başlayan Ukrayna savaşı, Moskova’nın stratejik önceliklerini ve askeri kapasitesini kökten değiştirmiştir. Rusya’nın Ukrayna’da “nihai hedefine ulaşamaması” ve Kiev’e yönelik darbe girişimlerinin başarısız olması önemli bir faktördür.
Ukrayna cephesinde yaşanan ağır personel ve teçhizat kayıpları, Rusya’yı Suriye’deki deneyimli birliklerini ve hava savunma sistemlerini geri çekmeye zorlamıştır. Buna ek olarak, Rusya’nın Ortadoğu ve Afrika’daki operasyonel gücü olan Wagner grubunun lideri Yevgeni Prigojin’in 23 Ağustos 2023’te öldürülmesi, Moskova’nın sahadaki esnekliğini ve gayrinizami harp kapasitesini zayıflatmıştır. Wagner isyanı ve sonrasındaki tasfiye süreci, Rus ordusu içindeki moral bozukluğunu Suriye’deki üslere de taşımıştır. Rusya’nın Afrika’daki (Mali, Libya, Orta Afrika) ataklarının duraklaması veya gerilemesi, bu genel stratejik geri çekilmenin parçasıdır. 8 Aralık’ta Rusya’nın muhaliflerin ilerleyişine ciddi bir hava desteği verememesi, bu tükenişin en somut kanıtıdır.
İran: 7 Ekim Sonrası Çöküş ve “Direniş Ekseni”nin Dağılması
İran için Suriye, Lübnan Hizbullahı’na uzanan lojistik hattın kalbi ve İsrail’e karşı oluşturulan “Direniş Ekseni”nin kilit taşıydı. Ancak 7 Ekim 2023’te Hamas’ın başlattığı Aksa Tufanı operasyonu ve sonrasında İsrail’in verdiği orantısız tepki, İran’ın bölgesel stratejisini iflas ettirmiştir.
- Hizbullah’ın Zayıflaması: İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları, Hizbullah’ın üst ve orta düzey komuta kademesini yok etmiş ve örgütü Güney Lübnan’dan çekilmeye zorlamıştır. Suriye rejimini sahada koruyan en disiplinli güç olan Hizbullah’ın kendi derdine düşmesi, Şam savunmasını çökertmiştir.
- İsrail-İran Doğrudan Savaşı: Vekil güçler üzerinden yürütülen savaşın, İran’ın doğrudan hedef alındığı bir konvansiyonel tehdide dönüşmesi, Tahran’ı savunma hattını kendi sınırlarına çekmeye itmiştir.
- İç Dinamikler: İran rejimi, içeride artan toplumsal huzursuzluk ve “yeni bir devrim korkusu” ile boğuşurken, dışarıda maceralara girecek gücü kendinde bulamamıştır.
İran’ın Suriye’de yürüttüğü “kültür emperyalizmi” ve demografik işgal politikası, İsrail’in Filistin’de uyguladığı politikalara benzemekteydi. Ancak bu politika, yerel halkta (özellikle Sünni çoğunlukta) büyük bir nefret biriktirmiş ve İran’ın nüfuzunun pamuk ipliğine bağlı olduğunu göstermiştir. Rejimin düşüşüyle birlikte İran, Suriye’deki yatırımlarını ve stratejik derinliğini kaybetmiştir. Tahran’ın “B Planı” olarak muhaliflerle temas arayışına girmesi, bu yenilginin kabulü anlamına gelmektedir.
Suriye devriminin ikinci fazı olarak adlandırılabilecek bu yeni dönemde, başrol oyuncusu Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ve onun liderliğindeki muhalefet bloğudur. Bu aktörlerin geçirdiği dönüşüm, uluslararası toplumun Suriye’ye bakışını belirleyecek temel faktördür.
HTŞ’nin Metamorfozu: Örgütten Devlete
HTŞ’nin 2018-2024 yılları arasında İdlib’de geçirdiği dönüşümü, “örgüt refleksi”nden “devlet aklı”na geçiş olarak tanımlanabilir. Bir zamanlar El Kaide ile iltisaklı olan bu yapı, lideri Ebu Muhammed el-Cevlani/Colani’nin (Ahmet el-Şara) öncülüğünde pragmatik bir evrim geçirmiştir.
- Radikallerin Tasfiyesi: HTŞ, kendi bünyesindeki veya bölgesindeki kontrol edilemez, küresel cihat yanlısı radikal unsurları (Hurras ed-Din vb.) ya sistemin içine entegre ederek ehlileştirmiş ya da sert güç kullanarak tasfiye etmiştir. Bu, örgütün “uluslararası tehdit” algısını kırmak için attığı stratejik bir adımdır.
- Sivil Yönetim Tecrübesi: İdlib’de kurulan “Suriye Kurtuluş Hükümeti” (SSG), belediye hizmetlerinden eğitime, asayişten ticarete kadar bir devletin yürütmesi gereken fonksiyonları üstlenmiştir. 6 yıllık bu yönetim tecrübesi, muhaliflere Şam’ı yönetmek için gereken özgüveni ve kadroyu sağlamıştır.
- Diplomatik Dil: HTŞ liderliği, söylemlerinde mezhepçi ve dışlayıcı dilden uzaklaşarak, “Suriye milliyetçiliği” ve “toplumsal kapsayıcılık” vurgusu yapan bir hatta kaymıştır. Bu değişim taktiksel değil, yapısal bir zorunluluktur.
Uluslararası Meşruiyet ve “Terör” Etiketi Tartışması
Yeni Suriye’nin en kritik tartışma alanlarından biri, uluslararası terör listelerinde yer alan bir örgütün, meşru bir devlet aktörüne dönüşüp dönüşemeyeceğidir. Bu konuda tarihsel örnekler “terör” kavramının konjonktürel bir araç olduğunu bize gösterir. Tarihte İsrail (Irgun), Cezayir (FLN), Güney Afrika (ANC) ve İrlanda (IRA) gibi birçok “devlet kurucu hareket”, başlangıçta “terörist” olarak yaftalanmıştır; ancak siyasi hedeflerine ulaşıp devletleştiklerinde meşru kabul edildikleri bir gerçektir.
Şara yönetiminin, sivillere yönelik şiddet eylemlerinden uzak durması, azınlıklara güvenlik garantisi vermesi ve Batılı aktörlerle (örneğin Trump yönetimi) temas kurma isteği, bu meşruiyet arayışının parçasıdır. Yeni yönetimin ekonomik ambargoları kaldırmak için Batı ile görüşmesi bir “teslimiyet” değil, rasyonel bir diplomasi hamlesidir. Lübnan’da Hizbullah’ın terör örgütü sayılmasına rağmen hükümet ortağı ve meşru muhatap kabul edilmesi, Suriye’deki yeni yönetim için de bir emsal teşkil edebilir.
Yeni Suriye’nin en büyük sınavı, 61 yıllık diktatörlüğün ve 13 yıllık kanlı iç savaşın yarattığı travmaları aşarak, intikam yerine adaleti ve birlikte yaşamı esas alan bir toplumsal sözleşme inşa edip edemeyeceğidir.
Sünni Çoğunluğun “Vakar”ı ve İntikam Tuzağı
Suriye nüfusunun %80’ini oluşturan Sünni çoğunluk, rejimin zulmünden en fazla etkilenen kesim olmasına rağmen, Şam’ın düşüşü sırasında kitlesel bir intikam hareketine girişmemiştir. Bu durum ülke kamuoyunda Sünni toplumunun gösterdiği “büyük bir vakar” (ağırbaşlılık/onur) olarak nitelendirilmektedir. Rejimin işkencecilerinin ve savaş suçlularının Nusayri köylerinde saklanmasına rağmen, sivil halka yönelik başlangıçta linç veya katliam girişimlerinin yaşanmaması, toplumsal barışın temelleri açısından hayati bir işarettir. Bu tavır, devrimin “mezhepçi” bir karakter taşımadığı, aksine “halk ve diktatörlük” arasında bir mücadele olduğu tezini güçlendirmiştir. Nusayrilerin devrik rejim yanlısı kesimlerinin 2025 Martında isyanı olmasaydı bu vakar hâli devam edecekti.
Azınlıkların Entegrasyonu: Korkular ve Stratejiler
Yeni yönetim, ülkenin heterojen yapısını (Sünni, Nusayri, Hristiyan, Dürzi, Kürt) bir arada tutmak zorundadır. Nusayri toplumu (%12), Esed rejiminin doğal tabanı olarak görülmekteydi. Nusayri liderliğinin (özellikle askeri ve istihbari elitin) süreci doğru okuyamadığı, “sorumsuz ve haince” davranarak karşı devrim hayalleri kurduğunu söyleyebiliriz. Ancak tabandaki sivil Nusayriler, yeni gerçekliği kabullenme ve sisteme entegre olma eğilimindedir. Lazkiye ve Tartus hattında yaşanan gerilimler, yeni yönetimin genel af ve kapsayıcılık politikalarıyla aşılmaya çalışılmaktadır. Nusayri halkının, Esed ailesinin kendilerini bir “kalkan” olarak kullandığını fark etmesi, entegrasyonu hızlandırabilir. Dürzi toplumu (%3), şu anda İsrail tarafından Golan Tepeleri’ndeki tampon bölge stratejisi için bir araç olarak kullanılmaktadır. Dürzilerin kısa vadede İsrail’in “sopası” altında kalabileceği, ancak orta vadede İsrail ile işbirliğinin zararlarını görerek Şam ile bütünleşeceklerini öngörebiliriz. Hristiyanlar (%5-6) ise, ruhban sınıfının Esed yanlısı tutumuna rağmen, kitlesel bir saldırıya uğramadıkları için yeni yönetime temkinli bir güven duymaya başlamıştır.
Baas rejimi, toplumu devlete koşulsuz itaat eden bir “tebaa” (kul) olarak kodlamıştı. Öyle ki rejime bağlılık tek kriter olarak kabul ediliyordu. Sadece muhaliflerin yoğunlukla yaşaması sebebiyle sivil yerleşim birimlerinin yerle bir edilmesi itaat etmeyenlere yönelik bir cezalandırma yöntemi olarak bu sebeple normal karşılanıyordu. Bu kültürün bir gecede değişmeyeceğini, ancak 15 Mart 2011’den beri süregelen devrim sürecinin bir “vatandaşlık bilinci” mayaladığını ise göz önünde bulundurmak gerekiyor. Yeni Suriye’nin hedefi, Fransız modelindeki gibi tek tipleştirici bir “üniter ulus” yaratmak değil; etnik ve mezhebi farklılıkların korunduğu ancak ortak bir gelecek idealinde buluşulduğu “çoğulcu bir sosyalleşme” olmalıdır.
Fırat’ın Doğusu ve Kürt Sorunu (PYD/SDG)
Yeni Şam yönetiminin egemenliğini tesis etmesindeki en büyük yapısal engel, Fırat’ın doğusunda ABD desteğiyle özerk bir yapı kuran PYD/SDG’dir. Bu bölge, Suriye’nin enerji kaynaklarının (petrol) büyük kısmını barındırması açısından ekonominin can damarıdır.
Tüm gözlemciler genellikle PYD/SDG ile entegrasyonun diğer azınlıklardan daha zor olacağını, çünkü bu grubun elinde yerleşik bir askeri ve idari yapı bulunduğunu belirtmekte. “Her şeyini bırak gel” yaklaşımı rasyonel değildir. Ancak PYD’nin de Türkiye ve Şam kuşatması altında, denize çıkışı olmayan bir coğrafyada “Suriye’siz” yaşaması sürdürülebilir değildir.
Çözüm, “müzakere edilmiş bir entegrasyon”dur. Yeni yönetim, askeri seçeneği masada tutarak (Türkiye’nin de baskısıyla) PYD’yi merkezi otoriteyi tanımaya zorlayacaktır. Karşılığında yerel yönetim hakları ve petrol gelirlerinden pay verilmesi gibi formüller tartışılabilir. Şam’ın petrol gelirlerine kavuşması, ülkenin yeniden inşası için zorunludur; bu nedenle Fırat’ın doğusu ile uzlaşı, ekonomik bir beka sorunudur.
Düşmanlar, Dostlar ve “Büyük İsrail” Efsanesi
Suriye’deki rejim değişikliği, İsrail’in ve bölge ülkelerinin stratejik hesaplarını altüst etmiştir. Özellikle Türkiye’de popüler olan “Şam’ın düşüşü Büyük İsrail projesine hizmet ediyor” tezi, sahadaki verilerle çelişmektedir.
İsrail, yıllardır zayıflamış ama koltuğunda oturan bir Esed rejimini, kaotik veya güçlü bir İslamcı yönetime tercih ediyordu. “Şeytanla dans etmek” (Esed), bilinmezlikle yüzleşmekten daha güvenliydi. İsrail’in 8 Aralık sonrası Golan’daki tampon bölgeyi işgal etmesi, Şara yönetimine geçen askeri tesisleri ve havaalanlarını bombalaması gibi agresif eylemlerinin, “yeni durumdan duyduğu rahatsızlığın” kanıtı olduğu açıktır.
İsrail, yeni yönetimin kurumsallaşmasını ve askeri kapasitesini artırmasını engellemek istemektedir. “Büyük İsrail” veya “Nil’den Fırat’a” gibi komplo teorileriyle zihinleri felç olmuş analizlerin aksine, sahadaki gerçeklik İsrail ile Yeni Suriye arasında gerilimli bir döneme işaret etmektedir. Kudüs’ün özgürlüğüne giden yolun Şam’dan geçtiği tezi, kısa vadede gerçekçi olmasa da, uzun vadede halk desteğine sahip bağımsız bir Suriye, İsrail için diktatörlükten çok daha büyük bir stratejik tehdittir.
Türkiye-Körfez Dengesi ve Batı ile İlişkiler
Yeni Suriye’nin dış politikası, tek bir bloğa yaslanmak yerine, denge siyaseti izleyecektir.
- Türkiye: Yeni yönetimin en önemli stratejik ortağı, askeri hamisi ve dünyaya açılan kapısıdır.
- Körfez Ülkeleri (Katar, Suudi Arabistan): Yeniden imar sürecinin finansörleri olarak kritik role sahiptirler. Şam, Türkiye’nin güvenlik garantisi ile Körfez’in sermayesini birleştirerek bir “Türkiye-Körfez Dengesi” kurmayı hedeflemektedir.
- Batı (ABD/AB): Ekonomik yaptırımların kalkması ve meşruiyet için Batı ile pragmatik ilişkiler kurulacaktır. Trump yönetimiyle temas arayışları bu bağlamda değerlendirilmelidir. Şam yönetimi, İbrahim Anlaşmaları’na (İsrail ile normalleşme) mesafeli durarak, onurlu ama rasyonel bir dış politika izleyeceğinin sinyallerini vermiştir.
Tüm bu saha gerçekliğinin ışığında, Suriye’nin geleceğine dair iki ana senaryo öne çıkmakta:
Kötümser Senaryo: Libya/Iraklaşma
Merkezi otoritenin tam sağlanamaması, azınlık isyanlarının sürmesi, ekonomik krizin aşılamaması ve radikal grupların (IŞİD vb.) yeniden sahneye çıkması durumunda, Suriye uzun süreli bir istikrarsızlık sarmalına girebilir. İsrail’in sürekli bombardımanları ve PYD ile çatışmalar bu senaryoyu besleyebilir. Lübnan’da üslenen devrik rejim unsurları Dürzilerin benzeri bir Nusayri ayaklanmasını harekete geçirebilir. 31 Aralık’ta Al Jazeera’nın dünyaya duyurduğu sızdırılmış ses kayıtları ve yazışmaları İsrail’in Nusayriler içindeki Esedçi askerleri de Dürziler gibi istikrasızlaştırıcı bir unsur olarak kullanma çabalarını göstermektedir.
İyimser Senaryo: İstikrar ve İnşa (Mevcut Rota)
Yeni yönetim kamu diplomasisini iyi kullanarak toplumsal barışı sağlar. Türkiye ve Körfez’in desteğiyle hızlı bir imar hamlesi başlar. Petrol bölgeleriyle uzlaşı sağlanır ve ekonomi çarkları dönmeye başlar. Halkın “iyimserlik” duygusu korunursa, Suriye kendi ayakları üzerinde duran bağımsız bir devlete dönüşebilir.
8 Aralık Devrimi, Suriye halkının küresel güçlerin vekalet savaşlarına rağmen kendi kaderini tayin etme iradesinin bir zaferidir. Yeni süreçte başarı; (1) Kapsayıcı bir anayasa ve vatandaşlık bilincinin inşasına, (2) Ekonomik altyapının hızla onarılmasına, (3) Uluslararası dengelerin akıllıca yönetilmesine bağlıdır. “Yeni Suriye”, bölge için bir tehdit değil, istikrar ve birlikte yaşam modeli olma potansiyeli taşımaktadır.
Suriye’deki Aktörlerin Yeni Dönem Pozisyonları
Aktör | 8 Aralık Öncesi Pozisyonu | 8 Aralık Sonrası Stratejisi | Temel Risk/Fırsat |
Yeni Şam Yönetimi (HTŞ/Muhalefet) | İdlib’e sıkışmış direniş. | Devletleşme, uluslararası tanınma, iç barış. | Fırsat: Meşru devlet olma. Risk: İç bölünme, suikastler. |
Türkiye | Sınır güvenliği, sığınmacı sorunu. | Yeni Suriye’nin garantörü, geri dönüşlerin organizasyonu. | Fırsat: PKK tehdidinin bitişi. Risk: Ekonomik yükün sürmesi. |
Rusya | Rejimin hamisi, askeri üsler. | Varlığını koruma, yeni yönetimle pragmatik ilişki. | Risk: Üslerini tamamen kaybetmek. |
İran | Vekil güçler, mezhebi nüfuz. | Kayıpları minimize etme, yumuşak güç arayışı. | Risk: Bölgeden tamamen silinmek. |
İsrail | “Şeytanla (Esed) dans”. | Yeni Suriye’yi zayıflatma, tampon bölge genişletme. | Risk: Uzun vadede güçlü/bağımsız komşu. |
ABD (PYD/SDG) | IŞİD ile mücadele, petrol kontrolü. | Kürtler için statü pazarlığı, İran’ı dengeleme. | Risk: Türkiye-Şam ittifakı karşısında izole olmak. |