Suriyeli aktörlerin değişimlerine tanıklık ederken çoğu zaman iki hata yapıyoruz. Ya romantize ediyor ya da hemen reddediyoruz. Gerçek ise her iki uçtan da daha çetrefilli. Bütün hikâye sakalın ucunda başlayıp kravatın düğümünde bitiyor. Oysa bu kırılganlık, Suriye’nin en sert adamlarını bile günün birinde gülümseyerek kravat düzelten siyasetçilere dönüştürebilecek kadar güçlü.

Türkiye, beklentilerini bir kısmıyla revize ederek Suriye vizyonunu Suriye gerçekleriyle barışacak minvalde yenileyebilir. Suriye’de bir tür ademi merkeziyetçi yönetimin oluşmasına razı olunursa, hem Kürtlerle, hem rejimle, hem de Suriye’de an itibariyle etkili diğer aktörlerle bir modus vivendi oluşturulabilir görünüyor.

Takip edilen Suriye politikası, Suriye’deki tüm unsurların kendini özgürce temsil etmesini, eşit vatandaşlık ilkesinin hayata geçirilmesini, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve bölgesel istikrarı tesis etmeye yönelik. Ankara’nın eşit vatandaşlığa ve demokratik siyasete dayalı yaklaşımı, yürütülen negatif kampanyaların gölgeleyemeyeceği kadar güçlü bir zemine sahip.

Devlet otoritesi zayıfladığında aşiret ön plana çıkar, adeta bir devlet gibi işlev görmeye başlar ve bireyler için gerçek bir sığınak hâline gelir. Toplumun üyeleri, devletin koruyucu şemsiyesi çekildiğinde, güvenlik ve destek arayışıyla aşiretlerine yönelirler. Aşiret onlar için güvenli bir liman ve sıcak bir kucak olur. Bu durum, son on dört yılda Suriye’de devlet kurumlarının çökmesiyle birlikte çok net şekilde gözlemlendi.

Suriye’de hâlihazırda yamalı bohça hüviyeti arz eden bir ordudan ulusal bir kurum yaratılması uzun yıllar alacak gibi görünüyor. Ekonomik teşviklerin azlığı, farklı ideolojik oryantasyonlar, standart bir askerî eğitimin yokluğu, ülke için farklı politik vizyonlar ve tarafların Suriye savaşından getirdiği güven bunalımları, binlerce silahlı adama sahip liderlerin güç istenciyle birleşince ortaya ciddi bir entegrasyon problemi çıkıyor.

Esad’ın düşüşü kutlanırken, Şam’ın kenar mahallelerindeki bir aile Suriye’nin özgürlüğü için ödenen bedelin ve daha nicelerinin yasını tutuyor.

5-6 Mart’ta başlayan, 7 Mart’ta zirveye ulaşan geniş kapsamlı isyanın temelinde aslında bir mezhep hassasiyeti yok. Gerek uyuşturucu trafiği ve mafyatik egemenliğin sürdürülmesi gerek geçmişte işlenen suçların hesabını vermeme çabası gerekse de İsrail ve İran’la bu uğurda girilen kirli ilişkilerin üzeri Alevi kimliği ile örtülüyor. Bu kimlikçi maskenin ürettiği şiddet ise karşı şiddeti ölçüsüz biçimde tetikliyor ve sonuç, Nusayri ve Sünni sivillerin katledilmesi oluyor.

1920’lerden beri bölünen Suriye’nin, bir kez daha bölünmesi yeniden en ateşli tartışmaların ve doğrulanması imkânsız projeksiyonların ana başlığına dönüştü. 1920’lerden itibaren Şam, Halep, Alevi, Dürzi ve Büyük Lübnan devletleri diye bölünmüş, sonra yirmi yılını doldurmadan -Lübnan hariç- tekrar birleşmiş bir ülkeye dair “bölünmeden” bahsetmenin elbette dikkat çekici olduğunu düşünenler olabilir. Ancak biraz dikkatli bakılırsa, bu tarih, Suriye’nin bölünme tarihinden ziyade bölünememe tarihi olduğu da görülür.

Suriye pek çok açıdan bir doğum sancısı yaşıyor. Ülkenin toparlanabilmesi için en az 10-15 yıllık ciddi istikrarlı bir dönem gerekiyor. Fırtınalı Ortadoğu’da Suriye’nin aradığı istikrarı ne ölçüde bulacağı, önümüzdeki yıllardaki başarısını doğrudan etkileyecek.

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, PKK’nın varlık gösterdiği alanlar arasında olması hasebiyle İmralı sürecinin de en önemli muhatapları arasında yer alıyor. Sürecin nasıl ilerleyeceği belirsizliğini korusa da örgütün silah bırakmasıyla Kürt gruplar hem kendi aralarındaki ilişkileri hem de Ankara ile ilişkilerini yeniden kurgulayabilir.

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.