Toplumumuzu, ne “mozaik” ne de “mermer” metaforları doğru olarak niteleyebilir. Madem burayı herkes için aynı sevimlilikte bir “vatan” yapamadık, o halde “bahçe” veya –köpek balıklarının etrafta cirit attığı bir okyanusta- “gemi” metaforları daha uygun ve doğrudur.

TÜİK’e göre en üst ve üst seviye grubunda yer alan hanehalklarının yaklaşık üçte biri İstanbul’da bulunuyor. Anadolu’daki küçük ilçelerin yaşlanan yapısıyla İstanbul’un merkezileşmiş gücü sosyoekonomik dengesizliği büyütüyor. Türkiye’de bölgesel kalkınmadaki eşitsizlikler ise uzun süredir varlığını sürdüren yapısal bir sorun.

Dönüşemeyen köylülük, görgülü görünümlü görgüsüzlük, sahte elitlik, kültürel kalite erozyonu, kamusal tartışma ve siyaset dilinde sertleşme sonuçta topyekûn çürümedir. Çünkü bu yapı hem gerçek dönüşümü engeller hem de topluma “başka türlüsü olamaz” hissi vererek değişim motivasyonunu düşürür. Ülkemizin ayırt etmeksizin tüm mahallelerinin açık ve gizli köylülükleri ile yüzleşmesi, topyekûn çürüme önünde set olabilecektir. Bu da gerçek bir zihniyet devrimini gerektirmektedir.

Demografik dönüşüm karşısında ihtiyaç duyduğumuz politikalar, hak temelli ve bütünlüklü olmak zorunda. Bu da kısa vadeli teşviklerle, ya da popülist vaatlerle değil; kalıcı ve kuşatıcı refah sisteminin inşasını mümkün kılacak bir bakışla olabilir. Türkiye, bir kez daha yapısal yönü olan bir krizini yüzeysel şekilde ve günübirlik çözümlerle tartışıyor. Demografik dönüşümden bahsediyorum. 2014 yılında 2,38 olan […]

Türkiye’de devlet dışı aktörlerin toplum içinde bağımsız bir şekilde örgütlenmeleri ve siyasal, kültürel yahut ekonomik sahada belirleyici güç hâline gelmeleri her zaman devletin temkinli yaklaşımıyla karşılanmıştır. Siyasal partilerin, sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının ve akademik camianın büyük ölçüde devletin gözetiminde ve yönlendirmesi altında şekillenmesi, Türkiye’de politik toplumun egemenliğini pekiştiren en önemli yapısal unsurlardan biri olarak tezahür etmiştir.

Beyin çürümesi ve yalnızlığın birlikteliği, zihinsel ve duygusal yıpranma ile sadece bireylerin değil aynı zamanda tüm toplumun geleceğini tehdit eden bir sorundur. Anlam içeren sosyal bağlantıları, dijitalleşmeyi merkeze almadan yeniden inşa ederek ve bireysel farkındalığı artırarak mevcut krizin aşılabilmesi mümkün olup bu durum sadece insanların mutluluğuna değil, aynı zamanda toplumsal dayanışmanın güçlenmesine de katkı sağlayacaktır.

Uzun yıllar içinde ve birçok faktörün etkisiyle ortaya çıkan doğum oranlarındaki hızlı düşüşü kısa vadede tersine çevirmek mümkün görünmemektedir. Bugünden başlayarak mevcuttaki genç nüfusumuzu iyi bir şekilde değerlendiremediğimizde ciddi bir fırsatı kaçırmış olacağız ve akabinde ülkemiz demografik bir kışa çok hızlı bir giriş yapmış olmakla kalmayacak aynı zamanda varoluşsal bir tehdit ile de karşı karşıya kalacaktır.

Türkiye’de sivil toplum, kamusallıkların sürekli dönüştüğü, çoklu krizlerin insanları çoklu mücadelelere yönelttiği bir ortamda, ortak aklı üretmek, ortak sağduyuyu geliştirmek, ortak hedefler doğrultusunda yaşamı anlamlandırmak için büyük bir mücadele veriyor. Sivil Toplum Geliştirme Merkezi’nin (STGM) yayımladığı yeni rapor da bu gerçekliği tüm berraklığıyla ortaya koyuyor.

Camia evlatlığı, aslında kısıtlı kaynakları olan ve bu yüzden de her kaynağını efektif kullanmak zorunda olan bir “toplumun” kangrenidir; onun toplumsallaşamamış oluşunun en somut kanıtıdır. Keza camia evlatlığı, sahip olduğu niteliklerden önce kişinin “bizden olmasını” asıl ayırt edici olarak belirler. Yabancı değildir o, o yüzden “bizim psikolojimizi”, neyin nasıl yürüdüğünü bildiği varsayılır.

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.