Vecdin Sosyolojisi

Toplumsal enerji kendi mecrasını arıyor. Merkezi inşa sürecindeki aktörler henüz neyin ana mecra neyi tali mecra olduğu konusunda bir karara varabilmiş değiller. O yüzden de toplumsal dalga henüz bir mecrada toplanabilmiş değil.

“İman ve itikadımız neyse vecdimiz de odur”[1]– Gazali

 

Her canlının sinir sisteminde çevresiyle kurduğu ilişkileri tanımlayan özel bir imzası, yazgısı vardır. Bu yüzdendir ki kuş uçurumdan korkmaz, av köpeği yumurtaya şefkat duymaz, geyik bir kadın veya bebeğe özel bir ilgi göstermez ve hiç kimse topluluk önündeki bir sahnede, evinin salonunda yürüdüğü gibi aynı kas uyarlamasıyla yürüyemez.

 

İşte, duygu dediğimiz mest olma, sevgi, öfke, gurur ve bunların en büyüklerinden biri olan zevk ve acı duyma; hepsi aynı toprağın meyveleri, aynı ahlakî ve estetik hislerin kendisidirler. Fakat burada bile tam olarak birliğe ulaşılmaz. Orada bile işler her seferinde farklı biçimde ve yeniden başlar, yeniden üretilir.

 

“Refleks akımları hızlı bir biçimde daha önceden belirlenmiş kanallardan geçer; kas, cilt ve iç organların durumunu değiştirir ve korteksin birçok belirli bölümünde asıl nesne olarak kavranan bu değişimler bilinçte birleşir ve o deneyimi basitçe kavranan bir nesneden duygusal olarak hissedilen bir nesneye dönüştürür”.

 

Evet, bütün bunlar doğrudur doğru olmasına ama şimdi, her seferinde başka bir şimdi olarak deneyimlenir, o şekilde kendini üretir. Çünkü benlik denilen şey ve o şeyin içerik ve deneyimleri de bir zincirin halkaları olarak değil, bir nehir veya akarsuyun akmasıyla, ancak böyle bir metaforla eşleştirilebilir. Bu benzetmede nehir hem aynı nehirdir hem de değildir. İnsan ve onun deneyimleri de böyledir.

 

Maşerî Vicdan

 

Psişik gelişme, iradenin bilinçli çabasıyla oluşturulmayan istem dışı doğal yanımızdan, “bilinç dışımızdan” oluşur. Bilinç dışımızın haritasını rüyalar, mitler ve arketipler oluşturur. Onun dışında bir de bilinçli yanımız vardır ve orası daha çok bireyleşme ve sosyalleşme de diyebileceğimiz bölümden oluşur. Bu ikinci kısma birey ve toplumun iradî, rasyonel tarafı diyoruz. Toplumların iradî, kolektif bilinci Gökalp tarafından “maşerî vicdan” olarak isimlendirilmiştir.

 

Buradaki “maşerî vicdan” sadece kolektif bilinci değil, aynı zamanda vâki olana uyanmayı da ifade eder. Gökalp bunu mefkûre olarak adlandırmıştır. Bu anlamda mefkûre “örfün kendisine uyanma”, toplumsal olarak onun bilincine varma anlamına gelir. Vecd de bu bilincin harareti, şiddeti manasında kullanılır.

 

“Fertler mefkûreli oldukları dakikalarda ruhları şedit bir vecid (enthousiasme) ile dolar; müfrit, galeyanlı, şedit bir hayat yaşarlar; çılgın bir heyecanın içine dalarlar. Fertlerin bu anda kalplerinde duydukları his, ‘kutsiyet’ duygusudur. Bu taşkın ruhlar, mefkûrelerini ve ona muavin olan şeyleri ‘takdis’, muhalif ve muarızlarını ‘tel’in’ ederler. Mefkûre uğrunda hayatlarını, menfaatlerini, saadetlerini feda etmekle kalmazlar, onu yükseltenleri tebcil ve i’lâ etmek, ona muhalif olan şahısları ve şeyleri yıkmak, yakmak, parçalamak isterler.”[2]

 

Mefkûrenin bu ilk uyanış safhası vecd hâlindeki bir ürperme, kolektif bir heyecan hâlidir. Gökalp bu birinci safhayı onun cemâl sıfatı, teyit hâlindeki ikinci safhasını ise onun celâl sıfatı olarak tanımlar. Demek ki mefkûre bu birinci anlamıyla soyut bir ideali değil, somut bir olguyu ve bu olguya uyanmanın vecd halindeki bir tezahürünü, ruhları saran topyekûn bir kendine gelme halini ifade ediyor. Bunun zıddına da dense dense bir bilinç yitimi, duygu yitimi hali denebilir. Bu tür durumlarda toplum, içinde bulunduğu durumu hisseder ama adını koyamaz.

 

Vâki olana uyanma dönemlerinde toplumlar hayata yeni bir başlangıç yaparlar. Daha sonra mefkûrenin şiddeti nispetinde bu örf önce bilinç, sonra da bir iman halini alır ve nihayet önce gayrı resmi hayatın kendisi, sonra da kanun olarak resmi hayatın kendisi olmaya başlar.

 

Şu hâlde mefkûrenin birinci aşamasına Hegel’den mülhem olarak onun sembolik hali, ikinci kısmına da klasik hali diyebiliriz. İşte bu birinci aşama vecdin maşerî vicdanı galeyana getirdiği aşamadır.

 

Bu dönemler, örfün “içtimaî iman” manasına[3] geldiği dönemlerdir. Demek ki “imanın bir vecd” olduğu dönemler, onun sembolik aşaması olan ilk çıkış devreleridir. Daha sonra bu iman tıpkı saf İslam’ın işlenerek müteşerri ilmihal İslam’ı hâline gelmesi gibi aynı şekilde işlenerek anayasa, yasa, tüzük, yönerge, yönetmelik gibi kaidelerinden müteşekkil klasik aşamasına ulaşır. Bunun bir sonraki aşaması bu kurallar manzumesinin kurumsal bir niteliğe ulaşma aşaması olarak bilinir.

 

Mitler, Semboller ve Çağdaş Hurafeler

 

Hiçbir şey gökten zembille inmez. Kurallar ve kurumlar enerjisini hep buradan, kaynağı yaşayan kültür olan bu “iman” ve bu mefkûreden alır. Zamanla “iman bir vecd olan” zamanların enerjisiyle parıldayan mefkûre dinginleşir ve birçok sınamanın ardından çok daha farklı bir yöne doğru evirilir.

 

Bu evirilme ya ilk hareket noktası istikametinde doğrusal biçimde ya da etki ve tepkilerle çok daha farklı bir istikamette yol alır. Fakat her ne olursa olsun her bilinç ve iman, kaynağını reel bir hadiseden, velev ki kaynağı artık hatırlanmayan bir hadise olsun, reel bir hatıradan alır.

 

Bu hatıralardan kaynağı bilincin erişimine kapalı olan ve fakat doğada gömülü olarak varlıklarını devam ettirenleri, kendilerini arketip, mit ve semboller şeklinde devam ettirir. Bu saha her ne kadar bilinçdışının sahası olarak öğrenmeyle aktarılmazsa da toplumların kolektif bilinçdışında canlı olarak yaşar. Bunlardan bilincin erişimine açık olanları ise alışkanlık ve teamüller olarak adı konmuş yaşanmışlıklar hâlinde örfün izini takip eder.

 

Bizde kadimden bu yana -kadim odur ki kaynağını hiç kimse bilmeye- olagelen diye tarif edilen şeyler özelde bir ulusun, genelde ise insanlığın ilkel dönemlerine ait bireysel ve toplumsal doğamızda birikmiş hatıralar olarak varlıklarını devam ettiren şeylerdir.

 

İnsanın kendi doğasıyla/bilinçdışı bilincinin giriştiği karşılıklı ilişki ve bu ilişkinin karşılıklı etkileşimi sonucu oluşan bilinç, eski dönemlerde “mit”, yeni dönemlerde ise aklın örgütlü biçimi olan “bilim” ve “sanat” şeklinde tezahür eder. Fakat böyle bile olsa mit ve semboller modern şekillerde olsa da hükmünü sürdürür.

 

Demek oluyor ki bilincin olduğu gibi bilinçdışının da bir yaşanmışlığı, başlangıcını hiç kimsenin bilmediği kadar uzaklara giden bir sosyolojisi, tarihi vardır. Olayın bu yönünü dikkate almayan ve meseleyi bir bütün olarak sadece bir bilme ve bilinç meselesi şeklinde gören bazı yaklaşımlar; bu tarz bir yaklaşımla sadece insan ve toplumun iki yanından birini, onun doğasını yok saymış olmuyorlar, aynı zamanda onun tarihsel süreçler içinde geçirdiği değişimleri de göz ardı ediyorlar.

 

Ya İstiklal Ya Ölüm

 

İmdi, hep beraber bizim seferberlik yıllarımıza gidelim. Yedi düvelle çarpıştığımız İstiklal Harbi yıllarına uzanalım oradan. Veya başka bir dünyaya, Marx’ın “Bütün dünya işçileri birleşin!” (Proletarier aller Länder, vereinigt euch!), “zincirlerinizden başka kaybedecek neyiniz var” dediği yıllara dönelim. Oradan bütün dünyayı saran 68’lerdeki gençlik hareketlerine bakalım.

 

Bu hareketlerin hepsi yeni bir sabaha toplumsal bir coşku, bir heyecan ve ürpermeyle uyanmışlardır. Bu doğrudur ve tam da “vecd” ve “vücud” kelimelerinin manasıyla uyumlu yeni bir durum, yeni bir hakikate uyanma hâlini temsil ederler. Çünkü bir isim-fiil olan vücud kelimesi de hem mevcud/örf hem de bulma manasında mevcudun fark edilmesi, duyumsanması, kısaca bilinç manasına gelir ki, vecd de bu duyumsamadan ortaya çıkan coşkulu bir bilinci ifade eder.

 

Şu hâlde toplumsal vecdin zirveye çıktığı dönemler, toplumların kendi hâllerinden bir hâle uyanma, onunla buluşma ve bilincine varma günlerini ifade eder. Burada önemli olan sadece mevcudun kendisi değil, onun varlığı veya yokluğuna duyulan şiddetli özlem, hayal kırıklığı veyahut da ona kavuşma, kendini ona adama veya daha da ötesinde onu yeniden anlamlandırma durumunun iç içe olmasıdır.

 

Şu hâlde vecdin kaynağı sadece dinî bir saik değil, ilhamını toplumsal bir ihtiyaçtan, hayatın kendisi olan sahici bir deneyimden alan bir farkındalık ve özlem manasına gelir. Aslı astarı olmayan psişik ve motor bozuklulardan çok farklı ve köklü bir heyecan anlamına gelen bu tür durumlar esaslı biçimde incelenirse, arkasında çok derin bir geçmiş ve zengin hatıralarla canlı ihtiyaçlar bulunduğu görülür.

 

Şimdi, bizim demokrasi tarihimizde bir milat olan 1876’daki ilk anayasal metnimiz Kanun-i Esasi tecrübesi, arkasından Osmanlı-Rus harbi bahane edilerek bunun rafa kaldırılması ve uzun bir süre İslamcı, Türkçü, Pozitivist fark etmeksizin bütün nesillerin ideallerini tutuşturan ateşli tutku ve romantik özlem devirlerini düşünelim.

 

Bu devirler her ne kadar içinde romantik ve sahici bir hesaba dayanmayan irrasyonel unsurlar taşısa da özü itibarıyla kolektif bir talep haline gelmiş bir özlem ve ihtiyacın coşkun tezahürlerinden biri olarak kabul edilebilir.

 

Mesela 190 Askeri Tıbbiye öğrencisinin Karacaahmet mezarlığında kaleme aldığı ve devrin aydınlarına gönderdiği bildiri ve akabinde doğan Türk Ocakları ve Albert Sorel’in rahle-i tedrisinden geçen genç Türklerden Yusuf Akçura, Yahya Kemal ikilisi ve bunlardan farklı da olsa Prens Sebahattin ve Akif gibi aynı değerleri, Kanun-i Esasi’yi savunan başkaları. Bunların hepsi o devrin sahici ihtiyaçlarından doğan bir mefkûrenin ateşli müdafileri idi.

 

Arkasından gelen ateşli İnkılap devirlerimiz ve bu devre bir tepki olarak doğan “Yeter, söz milletin!” devirleri de ilhamını aynı sahici kaynaktan, hayatın ihtiyaçlarından alan tezahürlerdir. Bunların tamamı benzer bir ihtiyacın dışa vurumu idi. Hepsinde bir gençlik ateşi, ruhları sürükleyen bir cezbe vardı. Aynı şey 60’lı ve 70’li yıllara damgasını vuran bütün gençlik hareketlerinde kendisini gösterir.

 

Yokuşa Akan Sular

 

Buraya kadar söylenenler tamam da bunların sahaya aktarılış biçimleri toplumsal birer çözüm mü yoksa başka problemlerin kaynağı mı olmuşlardır? Belli ki mesele sadece ihtiyaçların sahici bir kaynaktan gelmesiyle çözülmüyor. Bir de bunların belli bir kıvamda hayata aktarılması meselesi var.

 

Bunun daha da kötüsü, hiçbir esasa dayanmayan bazı masa başı fantezilerinin hayatın kendisi gibi dayatılma çabasıdır. Bunlar toplumda hiçbir heyecan ve sahici bir çözüm içermeyen sentetik teoriler, bir tür yarı aydın hastalığıdır. Bütün modernleşme devirlerimizde yaşadığımız en büyük talihsizliklerden biri de budur: Aydın travması. Toplumların içine girdiği doğal süreçleri zehirleyenler de bunlardır. Bu dün olduğu gibi bugün de böyledir.

 

Demek ki, mesele sadece kaynağını hayatın önümüze koyduğu zaruretlerden alan doğal süreçler de değildir. Bunların sağlıklı biçimde formüle edilip hayata aktarılması diye de bir sorun vardır. Fakat hayat böyle işlemez. Hayatı çelişkiler idare eder. Tarih ve hayatın dinamizmi de burada, bu büyük çelişkide yatar. Hiçbir çözüm nihai değildir. Vecdin kendisi de, kaynağı her ne kadar hayatın kendisi olsa da her zaman bir başka aşırılığın kaynağı olarak hayatı üretebilir.

 

Bugün de böyle bir süreçten geçiyoruz. Toplumsal enerji kendi mecrasını arıyor. Merkezi inşa sürecindeki aktörler henüz neyin ana mecra neyi tali mecra olduğu konusunda bir karara varabilmiş değiller. O yüzden de toplumsal dalga henüz bir mecrada toplanabilmiş değil.

 

Toplum kendini, mecrasını ve geleceğini arıyor. Bütün tartışmalar, bütün gerilimler bundan, adını bir türlü koyamadığımız varlık ve bilinç çelişkimizden, bu büyük uyuşmazlıktan besleniyor.

 

__

[1] Güngör, E, (1987), İslam Tasavvufunun Meseleleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul, s. 164.

[2] Gökalp, Z. (2007), Kitaplar, (Yayına Hazırlayan) M. Sabri Koz, YKY, İstanbul, s.72.

[3] Bir yerde şöyle der, “… Bir hükmün medlûlünü (işaret ettiği şeyi) eşyanın tabiatında değil, cemiyetin imanında aramak lazım gelir”. Bkz. Gökalp, Z. (1981), “Kıymet Hükümleri”, Makaleler-VIII, (haz), Ferit Ragıp Tocor, Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul, s. 34.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.