Yeni Yol Oluşumu, Yeni Bir Yol Açabilir mi?
AK Parti’nin güç kaybettiği bir denklemde Yeni Yol ile oluşturan birliktelik, kâğıt üstünde hatırı sayılır bir potansiyel taşımakta. Diğer taraftan sağ yelpazedeki milliyetçi partilerden İYİ Parti ve Zafer Partisi’nin seçim sürecine kıyasla kan kaybettiği, Yavuz Ağıralioğlu’nun kurduğu Anahtar Parti’nin güçlü bir rüzgâr yakalayamadığı, Demokrat Parti’nin ise merkez sağdaki kitleleri mobilize etmekten uzak olduğu düşünüldüğünde, Yeni Yol grubu, kadrolarında yer alan nitelikli isimlerin de katkısıyla, merkez-sağda bir alternatif oluşturmayı başarabilir.
Altılı Masa’nın düşünsel çeşitliliğine önemli katkı sunsa da, bu katkısı aritmetik olarak ölçülemeyen Türkiye sağ siyasetinin üç partisi; Saadet Partisi, Demokrasi ve Atılım Partisi ve Gelecek Partisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Gelecek Partisi’nin desteğiyle oluşturulan Saadet Partisi grubunun mevcudunun grup yeter sayısının altına düşmesini takip eden süreçte bir araya gelerek Yeni Yol Partisi’ni kurdu ve yeni bir grup oluşturdu. Yeni Yol Partisi’nin başkanlığına, geçmişte Anayasa Mahkemesi üyeliği yapmış olan Celal Mümtaz Akıncı getirildi. Bu grubun 15 Ocak 2025 Çarşamba günü TBMM’de üç parti başkanının konuşmalarıyla lansman mahiyetindeki toplantısını, Türkiye merkez-sağı ile ilgili bir Siyaset Bilimi öğrencisi olarak değerlendireceğim. Bunu yaparken, oluşumun isim ve logo seçimine, grupta ön plana çıkan isimlere, liderlerin sırasıyla yaptıkları konuşmalara ve bu oluşumun olası fırsat ve tehditlerine odaklanarak değerlendirmemi tamamlayacağım.
Oluşturulan Meclis grubunun partisi “Yeni Yol” ismini taşıyor. Türkiye siyasetinde geçmiş yıllarda merkez sağın önemli kurumsal yapılarından biri olan Doğru Yol Partisi’nden aşina olduğumuz “yol”un önüne, Yeniden Doğuş Partisi, Yeniden Refah Partisi, Yeni Türkiye Partisi, Yeni Dünya Partisi, Yeni Yüzyıl Partisi, Yeni Parti gibi sayılarını çoğaltabileceğimiz muhafazakâr başkaca küçük sağ partilerdeki “yeni” sıfatını ekleyerek bir isim seçilmiş. Bu partilerden bazılarının geçmişte Anavatan Partisi’nden kopan Hasan Celal Güzel ve Korkut Özal gibi isimlerin başkanlığında kurulduğunu hatırlamakta fayda var. Hasılı, isim tercihindeki “yol” belli ölçekte büyümüş ve etkinlik alanı kazanmış bir partiyi çağrıştırsa da, “yeni” için aynısını söylemek pek mümkün değil. Partinin amblemi, tıpkı Anavatan Partisi’nin (ANAP) logosunda olduğu gibi Türkiye haritası zeminini esas almış. Bu defa, ANAP’ta yer alan çalışan arı yerine, adaleti ve hukukun üstünlüğünü temsil eden bir terazi konmuş. Renk seçimi ise, Deva Partisi’ndeki mavi tonları çağrıştıran bir mavi üstüne daha koyu renk bir mavi ile ton sür ton olarak uygulanmış. Mavinin siyaset psikolojisi açısından güveni ve özgürlüğü temsil ettiği ve partinin seçmiş olduğu renklerin böyle bir güven sağlama çabasıyla ve özgürlükleri genişletme vaadiyle uyumlu olduğu söylenebilir. Bununla birlikte parti isminin ve logo tercihlerinin, jenerik açıdan çok güçlü ve yenilikçi bir intiba bırakmadığı ifade edilebilir.
Partinin başkanlığına Anayasa Mahkemesi üyeliği yapmış bir hukukçunun getirilmesi, logosuyla da uyumlu biçimde partinin temel gayelerinden birinin hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesi olduğu izlenimi veriyor. Üstelik, yakın geçmişte Anayasa Mahkemesi kararlarının iktidar ile bu mahkeme arasında gerilim nedeni olduğu hatırlandığında, verilmiş olan hak ihlali kararlarını iktidarın güçlü ortaklarından MHP’nin bir güvenlik meselesi olarak değerlendirmiş olması, Yeni Yol oluşumunun, Siyaset Biliminin en klasik tasniflerinden olan özgürlük-güvenlik denklemindeki tercihini ortaya çıkardığı düşünülebilir. Bu tercihin, ne derece ilgiye mazhar olacağı ise kuşkusuz iç siyaset kadar Türkiye’nin bulunduğu bölgedeki güvenlik endişelerinin akıbeti, 2. Trump döneminin dünya geneline etkileri ve Türkiye’nin dış politikasında Rusya ile oluşturacağı mesafe ve buna benzer birçok dinamikle ilişkilidir. Hakeza, Türkiye siyasetinde güvenlikçi bir içe kapanmayı tek seçenek olarak değerlendirenler, pro-demokratik bir söylemin yükselişe geçme ihtimalini bu denli yabana atmamalıdır. Bu minvalde son dönemde PKK’nın silah bırakmasına ilişkin taleple başlayan ve Meclis’te bir araya gelmesi beklenmeyen parti ve siyasetçilerin birlikte resim vermesi ile devam eden süreç ve toplumun büyük bölümünün bu durumdan memnuniyet duyuyor olması da özgürlük talebine ilişkin potansiyele işaret etmekte. Ayrıca, Bülent Kaya isminin grup başkanı olarak rol alması da bu süreçle uyumlu bir izlenim veriyor. Bu teorik ve konjonktürel uyumluluk ihtimalinin, pratikte işleyip işlemeyeceğine ilişkin tartışmaya geçmeden önce liderlerin konuşmalarına da kısaca değinmekte fayda görüyorum.
Liderler Ne Dedi?
Takip ettiğim konuşmalarda tek başına ön plana çıkmaya çalışan liderlerden çok, bir motifin farklı bileşenlerini oluşturan liderleri gözlemledim. İlk sözü alan Saadet Partisi’nin yeni genel başkanı Mahmut Arıkan, iki partili sisteme ilişkin eleştirisini dile getirerek konuşmasına başladı. Klasik biçimde Filistin meselesine ve detay vererek İsrail’in bölgede acımasızca gerçekleştirdiği yıkıma dikkat çekti. Anti-emperyalist ve anti-siyonist bir söylemle, Millî Görüş geleneğinden aşina olduğumuz hususları, akıcı bir konuşma metniyle dile getirdi. Kayyum atamalarını açık şekilde eleştirdi. Mahalle çetelerinden ve intihar eden hukukçulardan örnek vererek, hukukun üstünlüğünü ve adil düzeni tesis etmenin ne denli kıymetli olduğuna değindi. Yaşasaydı Russel Kirk’in kulaklarını çınlatacak biçimde, aile gibi muhafazakâr değerlere yoğun atıfta bulunarak, evliliği, çocuk sayısını, doğum iznini önemseyen bir bakış açısını ortaya koydu. Arıkan, çok fazla teknik detay vermeden ekonomi eleştirisiyle tamamlanan bir konuşma yaptı. Kullandığı dil, açık, akıcı ve ağırbaşlıydı. Bu bağlamda, Saadet Partisi’nin, Yeniden Refah Partisi’nin alternatifi ve Millî Görüş ekolünün devamı olarak yeni grupta yerini aldığını söylemek yanlış olmaz. Ne var ki sonunda, Özgür Özel’in eleştiri aldığı kırmızı kart göstererek muhalefet geliştirme teşebbüsüne oldukça benzer biçimde sarı kart ile boykot çağrısı yapmasını, başarısızlığı kanıtlanmış bir protestoyu yeniden denemek olarak görmek mümkün. Saadet Partisi’nin son yıllarda ilgi çeken ve oldukça yaratıcı kabul edilebilecek iletişim ve sosyal medya yönetimine kıyasla, sarı boykot kartı göstermek sönük bir eylem olarak değerlendirilebilir. Neticede, Saadet Partisi’nin kadim bir geleneğin temsilcisi olarak yeni grupta yer aldığını ve bunu sakin bir halde gerçekleştiğini söylemek mümkün.
Arıkan’dan sonra söz alan Ali Babacan, yeni grubu bir araya getirmesi beklenen kaygıları sayıp, “Kimler burada?” diye sorarak söze başladı. Babacan’ın sıralamasında insan hakları ve hukuk başat unsurdu. Sonrasında yoksullukla mücadele ve demokrasi vurgusu yapan Babacan, neden-sonuç ilişkisinde ekonomik problemlerin nedenini daha yapısal meselelere bağladı. Gazze meselesine baharat olarak yer verilen konuşmada, ırkçılık ve mezhepçilik karşıtı tavır açıkça ortaya kondu. Babacan’ın konuşmasında, mühendis siyaset yapma biçiminin Türkiye’ye kazandırdıklarından biri olan gerekçelendirme yaparak ve neden-sonuç ilişkisi kurarak niçin yeni bir yolun kurulduğunu açıklaması ve ifade ettiklerini kanıt temelli biçimde ortaya koyması belirgin unsurlardı. Bu durum da, merkez-sağın rasyonel siyaset yapma eğilimini göstermesi açısından kayda değer kabul edilebilir. Tekeli eleştiren konuşmasında, çoğulculuğun önemine dikkat çeken Babacan, toplumsal muhalefet refleksini canlı tutma şiarının yanında, iktidarla birlikte neredeyse eşit ölçüde, beceriksizlikle itham ettiği muhalefetin yetersizliğine ve konuşma aralarında isim vermeden Zafer Partisi siyasetinin karşısında olduklarına da değindi. Genel seçimlerden bu yana, CHP sıralarından seçilen milletvekilleri nedeniyle sürekli CHP’ye kendilerini borçlu hissetmesi beklenen bu partilerden, muhalefete yönelik derin bir eleştiri sürecinin başlamış olmasını önemli bir husus olarak not etmekte fayda var. Bu konuşmada, muhalefetin maksadının iktidarın elde ettiği gücü kendisinin edinerek, bunu keyfi biçimde kullanmak istediğinin öne sürülmesi gibi hususlar da aslında Yeni Yol teşebbüsünü, bir alternatif olarak gündeme taşımalarının gerekçesi olarak belirtildi. Kısacası, iktidar kadar ana muhalefet partisiyle birlikte diğer dışlayıcı muhalif partiler de Babacan’ın tenkitlerinin muhatabı oldu.
Babacan, konuşmasının devamında geçmişten de bildiğimiz şekilde rakamlarla konuştu, fakat Babacan’ın eski teknokratik kimliğine kıyasla, artık rakamları daha kabaca ve yuvarlanmış biçimde kullanmaya başladığı söylenebilir. Konuşmanın ekonomi odaklı bölümünde, yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve kapanan şirketlere değinen DEVA lideri, OECD ülkeleriyle kıyaslamalar yaptı ve bazı kamu kurumlarının şeffaflıktan uzaklaşmış olmasına ilişkin eleştirilerini sıraladı. 2024 yılının Emekliler Yılı ilan edilmesiyle, emeklinin durumuna işaret ederek, 2025 yılının Aile Yılı ilan edilmesiyle sonuçların ne olacağına ilişkin istihzalara yer verdiği konuşmasının bu bölümü, belli ölçüde Davutoğlu tarafından da tekrar edildi. Genel olarak muhafazakâr sağ siyasetin sine qua nonı olarak, aile meselesine de belli ölçüde dizi senaryoları üstünden değinen Babacan, çözüm sürecinde cumhurbaşkanının nerede olduğunu sordu. Konuşmasının sonunda, çizdiği negatif tabloya rağmen gençlere umutlu olma telkini vermesinin ise bir siyasetçi açısından, bu umudun karşılık bulması durumunda oldukça anlamlı olacağını ifade etmek gerekir.
Son konuşmayı yapan Ahmet Davutoğlu, Babacan’ın problem analizi olarak resmettiği hususları, daha ideolojik bir platformda “Derdimiz ne?” diyerek gerekçelendirdi. Makasudu’ş-şeria kavramı gibi Türkiye’de ortalama bir üniversite mezunun bilmeyebileceği kavramsal zenginlik dolu konuşmasında, canı, aklı, inancı ve düşünceyi, nesli ve mülkü korumanın önemine değindi. Hocalık yönü zengin hitabında, Pir Sultan Abdal’dan Konfüçyüs’e, Mevlana’dan Yunus Emre’ye kadar geniş yelpazede bir düşünce evreninden muhtelif atıflar verdi. Bunun yanında yenidoğan çetesi davasına, Muhsin Yazıcıoğlu davasının düşmesine, kadın cinayetlerine, Suriye konusunda Esed’in konumunu yanlış yorumlayan iktidar ve muhalefete eleştirilerde bulundu. Dindarlığın hal dilinden sıyrılarak, şekle dönüşmüş olmasına ilişkin üzüntüsünü dile getirdi. Ahlak vurgusu, hesap gününe iman, tek lider olarak Hz. Muhammed’i gördüğünü ifade etmesi gibi, bireysel İslami hassasiyetlerini yoğun biçimde ortaya çıkaran bazı noktaların, Davutoğlu’nu merkez-sağdan bir nebze uzaklaştırma ihtimali barındırdığını da not etmekte fayda var. Konuşmasında yer yer iktidara gücendiği hissiyatını dinleyiciye aksettiren Gelecek Partisi lideri, genel olarak duygu yoğunluğu ve heyecanı yüksek bir konuşma gerçekleştirdi. Babacan’ın çıktı (output) odaklı siyasi pozisyonundan farklı olarak, Davutoğlu, “Nereye gittiğiniz değil nasıl gittiğiniz önemlidir”, “Sondaki iktidarı değil yoldaki çileyi seçtik” diyerek, usule verdiği ihtimamı tasavvufi referanslarla vurguladı.
Burada, iki liderin konuşmalarında şöyle bir fark ortaya çıktığı söylenebilir: Babacan, hukuk devletinin normları üstünden usulün ne olması gerektiğini tanımlama gayretindeyken, Davutoğlu ise “Usulsüz vuslat olmaz” şeklinde ifade ettiği gönül diliyle bu tanımlamayı yaptı. “Bir taraf aklı, bir taraf kalbi ön plana çıkardı” şeklinde kaba bir genelleme yapmak mümkün görünmekte.
Bu üç liderin konuşmasının, aslında oratoryal açıdan birbirinin tekrarı olmamasını, kendi içinde yöntem ve muhafazakârlık dozu açısından farklılıklar barındırmasını bir uyumsuzluk değil, zenginlik olarak görmek mümkün. Arıkan’ın simgelediği Millî Görüş geleneğinin devamı olma hususu, Türkiye’de AK Parti ile dönüşmüş ve sola gitmeyen, sağda da aradığını bulamayan kitleler için çalınacak kayda değer bir kapı olarak, Yeniden Refah Partisi’ne alternatif olması açısından önemli. Babacan’ın sembolize ettiği görece seküler, sonuç odaklı, rasyonel paradigmalarla ve gerekçelendirmelerle şekillenen mühendis siyaseti ise, Türkiye’de kalkınma odaklı merkez-sağın bu resimdeki yerine işaret ediyor. Davutoğlu ise, bu mozaikteki romantizm dozu en yüksek, şiirselliği güçlü, aynı zamanda Türkiye’de sağ yelpazenin farklı akupunktur noktalarına dokunabilecek bir ruh halinin, Yeni Yol işbirliğindeki temsilcisi. Bu bağlamda, AK Parti’nin güç kaybettiği bir denklemde Yeni Yol ile oluşturan birliktelik, kâğıt üstünde hatırı sayılır bir potansiyel taşımakta. Diğer taraftan sağ yelpazedeki milliyetçi partilerden İYİ Parti ve Zafer Partisi’nin seçim sürecine kıyasla kan kaybettiği, Yavuz Ağıralioğlu’nun kurduğu Anahtar Parti’nin güçlü bir rüzgâr yakalayamadığı, Demokrat Parti’nin ise merkez sağdaki kitleleri mobilize etmekten uzak olduğu gibi faktörler düşünüldüğünde, Yeni Yol grubu, kadrolarında yer alan nitelikli isimlerin de katkısıyla, Türkiye siyaseti açısından merkez-sağda bir alternatif oluşturmayı başarabilir.
Olası Riskler
Ne var ki, reel politikte bu birlikteliğin önünde birtakım önemli riskler de bulunmakta. Bunlardan bazıları, sistemle ilgili kısıtlar. Zira sosyoekonomik ve kültürel çeşitlilikleri bulunan Türkiye konjonktüründe, cumhurbaşkanlığı sistemiyle tam anlamıyla ikili parti sistemine geçilmeyerek, aslında Alan Siaroff’un işaret ettiği 2,5 partili sisteme benzer bir dönüşüm gerçekleşti. Burada buçuğuncu parti olabilmek için büyük bir motivasyon, finansal bağımsızlık, güçlü iletişim kanalları ve ikna gücüne sahip olmak gerekmekte. Dolayısıyla Yeni Yol Partisi’nin mensupları ve dahi seçmen nezdinde güven tesis edebilmesi gerekiyor. Söz konusu güvenin ön koşulu ise, Altılı Masa’daki birliktelik görünümünü bozan hususların tekrar edilmemesi. Bunu sağlamaksa, liderler için o kadar da kolay görünmüyor. Yeni Yol Partisi’nin kurulma sürecinde ve hemen ertesinde, partilerden çeşitli kopuşların olması, benzer ayrılıkların devamının gelmesi ihtimalini düşündürüyor. Bu durumun sürmesi, kendi içinde birliktelik sağlama zafiyeti oluşturacağından, oluşumun sürekliliğinin ve güçlenmesinin önünde ciddi bir tehdit olarak görünmekte.
Üstelik, ilk grup toplantısında, liderlerden birinin adı anıldığında ya da konuşmada bir takdir fasılası açıldığında, o lideri çoğunlukla kendi partisine mensup kişilerin alkışlıyor olması, diğer parti mensuplarının centilmence bir teveccühe dahi pek yanaşmayarak, öteki parti liderlerine daha mesafeli olması gibi detaylar ise henüz bu grupta bir takım ruhunun oluşamadığı izlenimini veriyor. Her üç parti de ayrı ayrı yollarına devam etme konusunda orta vadede ısrarcı olurlarsa, bu takım ruhunu oluşturmak pek kolay olmayacaktır. Öte yandan, çatı partinin yanında üç partinin müstakil kurumsal yapılarını sürdürüyor olması, orta vadede siyasetin finansmanı açısından da büyümenin önünde büyük bir engel olarak değerlendirilebilir. Yine küçük partilerde sahip oldukları etki alanlarını kaybetmek istemeyen taşra temsilciliklerinin, bu birlikteliğin güçlenmesinde negatif rol oynama riski bulunmaktadır. Sonuç olarak, teorik zeminde kendi içinde aynı değil, tamamlayıcı bir mozaik görüntüsü veren Yeni Yol grubunun, önce mensuplarını, sonrasında ise toplumu bu birlikteliğe inandırması ve ikna etmesi gerekmektedir.
GÜLSEN KAYA OSMANBAŞOĞLU