ABD Nasıl Terk Edilir?
Trump’ın yeniden başkan seçilmesinin ardından yeni bir hayat arayışıyla ülkeden ayrılan Amerikalıların sayısı artıyor görünüyor. Hollanda bu arayış için bir çıkış yolu sunuyor.
Eylül ayında kasvetli bir cumartesi günü, bir grup gezgin Hollanda’nın Haarlem kentinde, kiliseden dönüştürülmüş bir bira fabrikasında, Jopenkerk’te akşam yemeği için bir araya gelmişti. Teksas, Iowa ve Pennsylvania’dan gelen bu grup bir hafta boyunca Hollanda’yı gezecekti. Seyahat amaçları iş yapmak ya da eğlenmek değildi. ABD’den ayrılmak istedikleri için oradaydılar.
Teksas, Denton’dan gelen Debi ve Bane, asma katta uzun bir masada oturmuş, hayranlıkla mekânın vitray pencerelerini inceliyorlardı. Kalp biçimli yüzünü çevreleyen koyu renk kakülleriyle kahkahalar atıveren Debi, kırk iki yaşında bir proje yöneticisiydi. “Dürüst olmak gerekirse” diyordu Debi “bana hala buradaymışız gibi gelmiyor.”
Otuz yedi yaşındaki Bane ise, kendi hesabına çalışan bir fotoğrafçıydı. Ortopedi alanında çalışan bir cerrahının sosyal medya hesaplarını da yönetiyordu. Heavy metal dinliyor, Dungeons & Dragons gibi oynaması çok kolay olmayan masaüstü oyunlardan hoşlanıyordu. Aramızdaki konuşmaları büyük ölçüde eşine bıraktı. Debi, Bane’in oteldeyken “resmen çocuk gibi sevinçli” olduğunu söylüyor; ‘Bu adam, normalde duygularını pek belli etmez” diye ekliyordu.
Yaz boyunca, Debi ve Bane seyahatlerini ve ABD’den nihai olarak ayrılışlarını planlarken onlarla temas halindeydim. Debi, emekli olduktan sonra yurtdışında yaşamayı her zaman düşünmüş olduklarını, ancak geçen bahar bu planı öne çekmeye karar verdiklerini söylüyordu. Bane’e göre Donald Trump’ın mahkeme kararlarını açıkça yok sayması tam anlamıyla otoriterleşmenin habercisiydi ve bunun hemen ardında da taşınmaya karar vermişlerdi. Trump ikinci kez göreve geldikten sonra işlerin ciddileştiğini söyleyen Debi, “Başta durumun iyiye gideceğini ya da daha da kötüye gitmeyeceğini” umduklarını belirtiyordu.
“Ama öyle olmadı,” diye ekledi Bane, ciddileşerek.
Bu geceyi, küskün ABD vatandaşlarının yurtdışında yeni bir hayata başlamalarına yardımcı olmak üzere faaliyet gösteren G.T.F.O. Tours organize etmişti. Hollanda’daki yaşam tarzına ilişkin hızlandırılmış kursun ilk durağı bu akşam yemeğiydi. Debi ve Bane, bu turun ocak ayında kalıcı olarak buraya taşınma planı yapmalarına yardımcı olacağını umuyordu.
Masada biralar ve bir Hollanda atıştırmalığı (bitterballen) eşliğinde süren sohbet hızla siyasete kaydı. G.T.F.O.’nun müşterilerinin tamamı Trump’tan kaçmak isteyen liberallerdi. Bane ise demokratik bir sosyalist ve Debi de kendini merkezde görüyor. İki yetişkin oğlu olan Debi, asker bir ailede büyümüş ve on dokuz yaşında askere gitmiş. ABD, Kore, Irak ve Almanya’daki üslerde iletişim uzmanı olarak görev yapmış ve Afganistan’da sivil taşeron olarak çalışmış. Her ne kadar artık terörle savaş gerekçesiyle “kandırılmış” hissetse de ordu okul masraflarını karşılamasını ve ailesini geçindirmesini sağlamış. İşini seviyormuş. Asker arkadaşlarını hatırlarken “Irak’ta bile iyi vakit geçirdim” diyordu.
Debi, Denton’a taşınıp da 2012’de, bir barda Bane ile karşılaşana kadar Cumhuriyetçi Parti’ye oy vermiş. “Obama seçildiğinde Irak’ta olduğumu hatırlıyorum. Adayın kim olduğunu bile bilmiyordum” diyor. Bane’e fikrini değiştirdiği için teşekkür ediyor ama aynı zamanda içinde bulunduğu toplumunda insanların sıkıntı çektiğini görmenin sosyal güvenlik ağının önemini anlamasını sağladığını da söylüyor. “Orduda bize iyi bakıldı. Bunun ne kadar sosyalist bir şey olduğunun farkında değilsiniz. Bize ücretsiz sağlık hizmeti, ücretsiz barınma, ücretsiz yemek veriliyordu.” diye ekliyor. Debi pandeminin ardından çevresindeki eşitsizliği kabullenmekte zorlandığını söylüyor, o günleri “Nedense her şeyi düzeltmek benim omuzlarımdaymış gibi hissediyordu” diye anıyor.
İçinde bulunduğu toplulukta gönüllü olarak çalışıp bunun üstesinden gelmeyi başardıysa da bu korkularını yatıştırmaya yetmemişti. Trump’ın ikinci dönemiyle ilgili haberleri okudukça, sıradan Amerikalıların sivil haklarının ellerinden alınacağı ve sıkıyönetim altında yaşayacaklarını düşünmüştü. Bu tablo pek parlak bir gelecek vaat etmiyordu.
Enflasyon da birikim yapmayı zorlaştırmıştı. Ekonomik açıdan çiftin önü pek açık görünmüyordu. Büyük bir bankada çalışarak altı haneli rakamlar kazanıyor olsalar dahi durum zor olacakmış gibiydi. Debi ve Bane emeklilikleri konusunda da endişeliydiler. Banka hesaplarını biraz olsun doldurabilmek için kan plazması satmışlardı.
Sohbetlerimizden birinde Bane, Amerikan Rüyası’nın kendilerini “artık işlemediği açık bir sistemin parçası yapmak için anlatılan bir hikâye” olduğunu söylemişti. “Hükümetin sizi önemsediği, sizinle ilgilendiği ve sizden olduğu bir yerde yaşamak istiyorum.” diyordu.
Dört yılda bir, bir grup Amerikalı ülkeyi terk etme tehdidinde bulunur. Ülkenin terkedileceğine dair açıklamalar genellikle Kasım ayı başlarında gelir. Gidilecek ülke de Kanada olur. Yine de kitlesel bir göç gerçekleşmez. Taşınmak zordur; ülke değiştirmek daha da zordur. İşin içinde aileler, işler, evcil hayvanlar vardır. Ancak bu sefer Amerikalılar bu isteklerini hayata geçirmek için harekete geçmiş gibi. Dışişleri Bakanlığı kaç Amerikalının ülke dışına yerleştiğini yakından takip etmiyor olsa da göç konusunda çalışan avukatlar Trump’ın yeniden seçilmesinden bu yana kendilerine başvuranların sayısının arttığını söylüyor. Bir süre önce Cenevre’ye yerleşen Amerikalı Avukat Sanjay Sethi, “Duyumlarımıza göre gözle görülür bir artış var.” diyor ve “asıl özel hayatında da artık gitmeyi ya da başka bir pasaport almayı istediğini söyleyen birileriyle oldukça sık karşılaşıyor olmasını şaşırtıcı” bulduğunu söylüyor.
Göç basit bir şey değil, ancak para göç etmeye yardımcı olabilir. Dünyadaki ülkelerin en az yarısı, yatırım ya da nakit karşılığında yabancılara vize ya da hızlı vatandaşlık veriyor. Şirketi Latitude aracılığıyla insanlara bu tür programlara başvuru konusunda hizmet veren Eric Major, yatırım karşılığı vatandaşlık alma konusunda kendine başvuranların geçmişte büyük ölçüde sivil ve ekonomik özgürlüklerin kısıtlı olduğu, Rusya, Çin ve İran gibi yerlerden geldiğini söylüyor. Major gönderdiği e-postada, “Sadece B planını güvence altına almak için değil, A planını (ABD’den tamamen ayrılmak amacıyla göç etmek) uygulamaya koymak üzere başvuran Amerikalıların sayısında bir artış görüyoruz. Çok kısa bir süre önce bir NASA çalışanı (Portekiz’e taşınıyor), bir SpaceX çalışanı (Malta’ya taşınıyor) ve bir Cornell Üniversitesi profesörü (Londra’ya taşınıyor) ile anlaşma yaptık” diyor.
Fazla parası olmayan Amerikalılar içinse büyükanne ve büyükbabalar altın bir bilet olabiliyor. Geçen sonbahardan bu yana on binlerce ABD vatandaşı doğum kayıtları, evlilik belgeleri, sinagog ve kilise kayıtlarının peşine düşerek ikinci bir pasaport alma arayışına girdi. Bir tahmine göre, Amerikalıların yüzde kırkı başka bir ülke vatandaşlığı almaya uygun olabilir. Bu da olmazsa, internet fenomenleri güzel, ucuz, silahsız ve arabasız bir yaşam için başka yollar pazarlıyor: Sosyal Güvenlik ödemelerini kullanıp Portekiz’den pasif gelir vizesi almak, düzenli ‘vize turlarıyla’ Kamboçya’ya gidip gelerek Tayland yasalarının boşluklarını kullanmak ya da Arnavutluk’un cömertliğinden yararlanarak tam on iki ay vizesiz olarak Akdeniz hayatını deneyimlemek.
Sürekli çoğalan böyle içerikler genellikle bürokrasiyi, suç olaylarını ve Batılıların kendilerini yerel halkın karşılayamayacağı mekanlara kapatma eğiliminde olduğunu görmezden geliyor. Her yer Amerika’nın bugün olduğundan daha ucuz ve daha az stresli olmalı! Harris Poll isimli bir araştırma şirketinin bir süre önce yaptığı bir anket, katılımcıların neredeyse yarısının ABD’den ayrılmayı düşündüğünü, ayrılma gerekçesi olarak da siyaseti ve hayat pahalılığını gösterdiğini ortaya koyuyor. Bu yanıtlarda tarihsel bir ironi de var. Amerikalılar, güvenlik, ekonomik güvence, daha iyi imkanlar ve ailelerinin daha iyi bir geleceğe sahip olacağına dair genel hissiyat gibi göçmenlerin bir zamanlar Amerika’ya gelme gerekçeleriyle Amerika’dan göç etmeyi istiyorlar.
Amerikalılar korkuyor da. Ocak ve Kasım ayları arasında altmış yedi ABD vatandaşı (çoğu transseksüel) Hollanda’dan sığınma talebinde bulundu; geçen yıl bu sayı dokuzdu. Bu yıl henüz hiçbir başvuru onaylanmadı. Ekim ayında Rutgers Üniversitesi’nden Mark Bray adlı bir profesör, muhafazakâr Turning Point USA grubunun okuldaki kolunun işten atılması için dilekçe vermesinin ardından evinde ölüm tehditleri almaya başladı. Sonra da İspanya’ya taşındı. Antifaşizm üzerine çalışan bir akademisyen olan Bray, “Yani bu dinamikler bana tamamen yabancı değil. Ama Nietzsche’nin ‘Boşluğa yeterince uzun süre bakarsan, boşluk sana bakar’ sözünü biliyor musun? İşte hakkında yazdığım her şeyin birdenbire boşluğun içinden bana bakmaya başladığını hissettim” diyor.
Debi ve Bane’in acil durum planlaması ilk başta çılgıncaydı, Debi’nin hatırladığı kadarıyla bu planı tetikleyen “abartılı, zombi-kıyamet senaryoları” olmuştu. Pasaportlarının iptal edileceğini ya da yanlış şeyler söyledikleri için gözaltına alınacaklarını düşünmüşlerdi. Debi, özellikle Heritage Vakfı tarafından tasarlanan bir ülke planı olan Proje 2025 hakkında endişeliydi. Trump, seçim kampanyası sırasında bu muhafazakâr düşünce kuruluşuyla arasına mesafe koymuş, ancak göreve geldikten sonra açıkça Heritage Vakfı’nın önerilerini yasalaştırmaya çabalamıştı.
Rahatsız edici manşetlere rağmen hayatının her zamanki gibi devam ettiğini görünce “neden olağanüstü bir şeyin olmasını beklemek zorunda olalım?” noktasına geldiğini” söylüyor.
Debi ve Bane, Karayip yatırımcı pasaportu için yüz binlerce dolar harcamayı göze alamazdı. “Kanada’ya gidebilir miyiz?” diye düşündüler. Amerikalılar Kanada’nın onları hemen kabul edeceğini varsayıyor. Ancak çalışma veya eğitim için verilen izinlere uygun değillerdi. İspanya, Portekiz ya da İngiltere’de de bir umut ışığı bulamadılar.
Ardından, ilkbaharda Facebook’ta gezinirken Debi G.T.F.O. turlarını keşfetti. Şirketin kurucuları Jana Sanchez ve Bethany Quinn, Debi’nin Trump’ın Amerika’sıyla ilgili endişelerini dile getiren bağlantılar ve yorumlar paylaşıyor, somut tavsiyelerde bulunuyorlardı. Bir Zoom görüşmesinde Sanchez, 1956 yılında iki taraflı yatırımı teşvik etmek amacıyla imzalanan Hollanda-Amerikan Dostluk Anlaşması (DAFT) sayesinde, Bane’in işini Hollanda’da tescil ettirebileceğini, 4500 avro sermaye koyabileceğini ve Debi’yi de yanında getirebileceğini söylemişti. Birkaç ay içinde Hollanda’ya gidebilirlerdi.
Debi, on sekiz milyon nüfuslu Hollanda’ya daha önce hiç bu bakımdan düşünmemişti. Yirmili yaşlarında Amsterdam’a gitmiş, okulda da Hacıların Yeni Dünya’ya doğru yola çıkmadan önce orada yaşadıklarını öğrenmişti. Sonra Bane’le birlikte yaşadıkları evdeki büyükannesi ve büyükbabasından kalma bir çift tablonun, duvarda asılı bir kurabiye kalıbı setinin, van Gogh ve Vermeer’in tablolarının baskılarının Hollanda’ya ait olduğunu hatırladı. Debi “Antikacılığı” sevdiğini ve “Paris’te bir sokak olduğunu sandığı bu şirin küçük taş baskıyı” birkaç hafta önce içine doğmuş gibi Google Lens’e koyduğunu anlattı. Buranın Paris değil Amsterdam olmasına ve elindeki tüm parçaların Hollanda’dan olmasına şaşırdığını söyledi. Bu da en az diğerleri kadar “bir işaret” gibiydi.
Amerikalılar pazar günü Haarlem’de, otellerinin lobisinde, Güney Afrika’dan Hollanda’ya göç etmiş Daniel Pilon adında bir emlakçı ya da simsar ile buluşmak üzere toplandılar. Bu yıl Pilon’a başvuran Amerikalıların sayısı on kat artmış. Pilon bunun “siyasi durum”dan kaynaklandığını ancak kendisine başvuranların çoğunun bir ev bulamayınca vazgeçtiklerini söylüyor. Pilon’a göre ev bulmaları da zor “çünkü ciddiler ama yeterince ciddi değiller.”
Hollanda’nın şehirlerinde sürekli bir konut sıkıntısı var. Pilon, bir daire görüşmesinde her biri bir öncekinden daha yüksek maaş ve daha iyi referanslara sahip kırk kişinin olmasının alışılmadık bir durum olmadığını söylüyor. Birisi ona evi alabilecek mükemmel bir adayın nasıl olması gerektiğini sormuş. Bu sorunun yanıtı “iki yıllık iş sözleşmesiyle gelen, büyük bir şirkette çalışan bir bekar.”
DAFT vizesiyle gelen serbest meslek sahipleri dezavantajlı durumda. Ev sahipleri gelir beyanı olarak Hollandalı iş sözleşmelerini tercih ediyor ve bu nedenle Amerikalılar bazen bir yıllık kirayı peşin ödemeyi teklif ediyorlar. Sanchez Pilon’dan aylık maliyetin kaç avroya geldiğini öğrenmek istiyor ve “Ne kadarlık bir bütçe önerirsiniz?” diye soruyor.
Pilon “İki bin beş yüz” diyor.
“Sadece diğer yabancılarla mı rekabet ediyorsunuz?”
“Hollandalılarla da var. Çoğu Hollandalı üç binden fazla ödemeyecektir.”
“Hollandalılar satın alır,” diye ekliyor Sanchez. “Buradaki faiz oranları yüzde üç gibi. Eğer bir Hollanda kontratınız varsa, hayat size güzel demektir.”
Sanchez, Haarlem kanalının kıyısında, Hollandalı kocası Edwin ile bir kasaba evinde yaşıyor. Evi 2000 yılında satın almışlar. Altmış bir yaşında, ela gözleri, çilleri ve toka ile geriye doğru topladığı aslan gibi gri saçlarıyla Sanchez, abartmaya eğilimli olsa da son derece cana yakın biri. G.T.F.O.’daki rolünün “faşizmden kaçanlara yardımcı” olmak olduğunu söylüyor. Amerika’dan ayrılmayı planlamadığımı söylediğimde biraz bozulmuş görünüyor. Quinn ile birlikte bana birkaç kez “Kimse büyük büyükbabalarının Almanya’yı çok erken terk ettiğini düşünmüyor” diye hatırlatıyor.
Evindeki çalışma ofisinde masasında Amerikan direnişinin iki temel metni duruyor: Jason Stanley’nin “Faşizm Nasıl İşler (How Fascism Works)” ve Timothy Snyder’ın “Tiranlık Üzerine (On Tyranny)” adlı kitapları. Bu arada iki yazar da kısa süre önce Toronto Üniversitesi’nde çalışmak üzere Yale’den ayrıldı.
Sanchez Kaliforniya’da doğmuş, Teksas’ta büyümüştü. Büyükbabası Meksika’dan gelen göçmen bir tarım işçisiydi. Ailesinde üniversiteye giden ilk kişi Sanchez’di. Rice Üniversitesi’nden mezun oldu ve Kaliforniya’da siyasi kaynak yaratma işinde çalışmaya başladı. Hollanda ve Londra’da bir süre haber muhabirliği yaptıktan sonra iletişim sektörüne geçti. Yöneticilere danışmanlık yaparak gelir sağlıyordu. Danışmanlık yaparken internet üzerinden Edwin ile tanıştı. 2001 yılında evlendiler ve Sanchez bundan üç yıl sonra Hollanda vatandaşı oldu.
2014 yılında boşandılar. Boşandıktan sonra Sanchez, köpeğiyle birlikte yerleşmeyi, işine odaklanmayı ve Amerika’nın ilk kadın başkanının seçilmesinin tadını çıkarmayı planlayarak ABD’ye döndü. Teksas’ta country müzik grubuyla prova yaparken (grup için “Artık hepsi MAGA” diyor) 2016 seçim sonuçları gelmeye başladı. Avrupa’daki arkadaşları mesaj atarak Sanchez’e geri dönmesi konusunda ısrar etti. “‘Lanet olsun, bunu nasıl yaparım’ diye düşündüm” diyor: “Köpeğim ve arabam vardı.”
Ertesi sabah bir arkadaşı onu aday olmaya çağırdı. İkisi de önceki gecenin şokunu yaşıyorlardı. “Ama o anda makul görünüyordu,” diyor Sanchez.
Teksas’ın Altıncı Kongre Bölgesindeki bir Meclis koltuğu için kampanya başlattı. “Çok yorucuydu ve beş parasızdım,” diyor. Seçimi yerel bir muhafazakâr politikacı olan Ronald Wright’a karşı kaybetmişti. Wright üç yıl sonra COVID’e yakalanıp öldüğünde, Sanchez onun koltuğu için tekrar aday olmuş, yine kaybetmişti.
O yıl Sanchez, Edwin ile yeniden bir araya gelmiş ve Amerika’da bir şeyler yapmaktan bahsetmişler. Ancak Trump yeniden seçilince “Artık vazgeçtim. Mücadeleyi bıraktım” diyor ve Ocak ayında Haarlem’e döndüğünü söylüyor.
Sanchez ABD’den ayrıldığı için suçluluk duyuyor. Bu nedenle Amerikalıları yurtdışındaki seçenekleri hakkında eğitmek için haftalık Zoom oturumları düzenlemeye başlamış. En umut verici olanı DAFT vizesi. Uygun fiyatlı, hızlı ve beş yıl sonra vatandaşlığa giden bir yol sunuyor. En önemlisi, başvuranların eşleri çalışma izni alıyor ve çocuklar Hollandaca öğrenmek için dil okullarına kaydolabiliyor.
Sanchez, “DAFThub”un Facebook sayfanda 2022’de Hollanda’ya taşınan eski bir kurumsal işe alım görevlisi olan Bethany Quinn ile tanışmış. Amsterdam’da içki ve İspanyol mezeleri eşliğinde, yeniden iskân turları ve danışmanlık sunma planı tasarlamışlar. İsmi Quinn bulmuş: Durduğunuz Kabahat (Get the Fuck Out, GTFO). Tam da içinde bulundukları ruh halini yansıtıyor.
G.T.F.O.’nun çekici yanlarından biri, paradoksal sayılabilecek bir biçimde, yaklaşımının Amerikanvari olması olabilir. Sanchez’de sıcak bir Güneyli özgüveni var; müşterilere, garsonlara, hatta banliyö trenindeki yabancılara bile çok eskiden bu yana dostmuşlar gibi hitap ediyor. Ayrıca telefonuna düşen endişe verici haber başlıklarını yüksek sesle okuma alışkanlığı var. Sanırım bu da sunumunun bir parçası. Kendi Facebook sayfası da belirgin bir biçimde #direniş tadında memlerle dolu. Kıkırdayarak “Çok fazla pislik paylaşıyorum” dediği olmuştu.
Sanchez’in Amerikalılığına sadece Quinn rakip olabilir. Washington, D.C.’den gelen kırk yaşında, tiyatrocu çocuk enerjisine sahip Quinn, Uluslararası Hizmet Çalışanları Sendikası’nda (Service Employees International Union) uzman olarak çalışmış. Yüksek lisansını Johns Hopkins’te yapmış. Amerikalıların Trump’ın hem Anayasa’ya hem de kendi anayasalarına yönelik saldırıları nedeniyle travma yaşadığına inanıyor. Haarlem’deyken “Hollanda’ya geldiğimde tansiyonumun düştüğünü hissediyorum. Sonra ABD’ye gidiyorum ve tekrar yükseliyor” diyor.
G.T.F.O.’nun Debi ve Bane dışında üç katılımcısı daha var: Pennsylvania’da ikamet eden ve kimliğinin açıklanmasını istemeyen bir kişi ile kırklı yaşlarının başındaki Rita ve Chris çifti. Onlar da Debi gibi asker emeklisi. Haarlem’de emlakçıyla yaptığımız görüşmeden sonra trenle yaklaşık otuz mil uzaklıktaki üniversite kenti Utrecht’e gidiyoruz.
Rehberimiz ellili yaşlarında Amerikalı bir müzisyen, Jeffrey Scott Pearson. ABD’den 2017’de ayrılmış; taşınmasından kısa bir süre sonra kalp krizi geçirmiş. “İki, üç hafta hastanede kaldım ve bir Amerikalı olarak bunun bana neye mal olacağını düşünüp durdum” diyor. Sol kolunu sıvayarak cerrahın nakil için kan damarı aldığı yerdeki uzun, ince yara izini gösteriyor. “Fatura üç yüz on iki avroydu, bunun tamamı da otopark ve kantinden sipariş ettiğim pizza içindi.” diyor.
“ABD’de sağlık sigortası olsa bile bu tedavi bana otuz beş bin dolara mal olurdu” diye de ekliyor.
Amerikalılar ciddiyetle onaylıyorlar. Hepsinin baş etmesi gereken rahatsızlıkları var. Astım, dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB), eklem iltihabı, çeşitli yaralanmalar. Tedaviyi pahalı ve ulaşılması zor buluyorlar. Harris’in yaptığı bir ankete katılanların yüzde otuz sekizinin yurtdışına taşınmayı düşünme nedenlerinden biri sağlık hizmeti.
Rita ve Chris hayatlarını istikrar peşinde koşarak geçirmiş. Colorado’da kaotik ailelerde büyümüşler. Lisede İspanyolca dersinde tanıştıklarında Rita birinci sınıf, Chris ise son sınıf öğrencisiymiş. Dört yıl sonra evlenmişler. Düğün törenleri Denny’s’deymiş -“Askerlere indirim yapıyorlardı” diyor Rita… Ertesi gün de Chris Irak’a gitmeye hazırlanmak üzere eğitim için yola çıkmış.
Kısa sarı saçları ve atletik bir yapısı olan Chris’e Michigan Devlet Üniversitesi’nden koşu bursu teklif edilmiş. Chris, ailesi mali yardım evraklarını tamamlayamadığı Michigan’a gidememiş. “Yoksulluk döngüsünü kırmak için” orduya katıldığını söylüyor. Bir patlamaya yakalanmadan önce iki sefer görevi yapmış ve ciddi bir omurilik yaralanması nedeniyle emekli olmuş. Chris’in vücudu hala şarapnel parçalarıyla dolu ve ameliyattan olmasına rağmen yüzünün sağ tarafı biraz çökük.
Rita’nın da başlangıçta üniversiteye gidecek parası yokmuş. Bu yüzden ufak tefek işler yapmış ve ekstra para kazanmak için güzellik yarışmalarına katılmış. Rita’nın bir yarışmada “Benim yolculuğum kırmızı-beyaz-maviden ibaret” gibi cümleler kurduğunu gözünde canlandırmak zor. Uzun kahverengi saç örgüsü ve sade kişisel tarzıyla Rita, biraz “American Gotik” biraz Dorothea Lange portresini çağrıştırıyor. Donanmada lojistik uzmanı olarak görev yapmış ve Chris iyileşip maluliyet ödemelerini beklerken ihtiyat subayı olarak üniversiteye kaydolmuş. Örgütsel liderlik alanında yüksek lisans yapmış.
Çift 2021 yılında Iowa’ya taşınmış. Rita buradaki yerel bir kolejde öğrenci-gazi merkezi işletiyormuş. Eyalet Vekiller Kurulu 2023’te çeşitlilik-eşitlik ve kapsayıcılık programlarını kaldırmaya başladığında Rita’nın içine kötü bir his yerleşmiş. Trump tekrar seçilince de iç sesi ona kaçmasını söylemiş. Rita, “Chris ve ben haberleri izliyorduk ve gerçekten kötü bir şey görüp ‘Buradan gitmeliyiz’ diye düşünüyorduk” diyor.
ABD Başkanı onlara, ABD’de uzun zamandır yanlış giden her şeyi hatırlatmıştı. Rita’nın deyimiyle Irak Savaşı konusunda “kandırılmışlardı”. “Şimdi de orduyu halka karşı kullanıyorlar,” diye yakınıyor Chris.
Rita endişesini ülkeyi terk etmeye hazırlanmak üzere temizlik yapmaya kanalize etmiş. “Yatak odasında her bir giysinin elden geçtiğini gördüğünüzde o gün kötü bir haber olduğunu anlayabilirdiniz,” diyor. “Yeni Hükümet göreve başladığında evimiz çabucak boşaldı.” diye ekliyor.
Rita ve Chris ideolojik değiller. Bernie Sanders ve Elizabeth Warren’ın ekonomiye ilişkin görüşlerini beğeniyorlar ama Mitt Romney ya da merhum John McCain gibi bir Cumhuriyetçinin başkan olması da onlar için sorun olmazdı. Trump’ın ilk döneminde ayrılmayı da planlamıyorlardı. “Trump Dengesizlik Sendromu” değil bu. Rita ve Chris, daha ziyade, ABD vatandaşı olarak yaşadıkları deneyimin bir tür ahlaki yaralanma ya da birinin derinlemesine yücelttiği değerlerin ihlal edildiğine tanık olmasının ardından hissettiği bir ızdırap olarak görmeye başladıklarını söylüyorlar. Chris, iki yüz binden fazla sivilin öldüğü tahmin edilen Irak’taki savaşta aldığı emirlerle, neyin doğru olduğuna dair kendi hislerini bağdaştırmakta zorlanmıştı.
Debi ve Bane’de olduğu gibi, çiftin tedirginliği gündelik etik kaygılara ilişkindi. Chris, “Eğer biraz empati kurabiliyorsanız, ABD’de yaşamak ve olanları izlemek çok zor” diyor.
“Avazım çıktığı kadar, ‘Ev yanıyor!’ diye bağırıyormuşum gibi hissediyorum. Oysa insanlar bana aslında evin yanmadığını söylüyor ve kendileri de bilfiil yanıyor” diyor Rita.
Çıkışları mali olarak Rita’nın öngörüsü sayesinde mümkün olmuş. Rita uzunca bir zaman önce, Finansal Bağımsızlık, Erken Emekli Olma (Financial Independence, Retire Early-FIRE) hareketinin ilkelerini izleyerek yoğun bir tasarruf planı yapmış, yıllarca kemer sıkarak yaşamışlar. Bu da onları önce kredi kartı borcundan kurtarmış, sonra da birikim yapmalarını sağlamış. “Amacım kimseye eyvallahı olmayan biri olmaktı,” diyor Rita.
Utrecht’te öğle yemeği yerken Rita ve Chris bir duyuru yaparak grubu şaşırtıyor. Delft şehrinde bir daire satın aldıklarını açıklıyorlar. Bu biraz acele alınmış bir karar gibi görünüyor. Hollanda’ya geleli sadece birkaç hafta olmuştu ama çift evlerine dönmeyeceklerini anlamıştı. Yaz başlarında Iowa’daki iki katlı evlerini ve eşyalarının çoğunu satmışlar, sonra ABD’yi dolaşarak arkadaşlarına ve ailelerine veda etmişlerdi. Rita’nın arkadaşlarının çoğu anlayışla karşılamış, hatta imrenmişti, ancak ailesiyle konuşmak daha zordu (kızgın akrabalar konusu çevrimiçi yurtdışı forumlarında sıkça tekrarlanan konulardan biri). Onların yanındayken, “Daha çok ‘hep seyahat etmek istemişimdir’ konusuna odaklandım,” diye açıklıyor.
Rita ve Chris veda turlarının ardından, üç yüz yirmi beş bin dolardan başlayan konut alımıyla birlikte vatandaşlık veren bir Karayip ülkesi olan St. Kitts ve Nevis’e uçmuşlar. Ancak St Kitts’in yemyeşil doğasını, kumsallarını ve gösterişli apartman dairelerini keşfederken kendilerini uzun süre orada göremediklerini fark etmiş, sonra da İspanya’ya uçmuşlar. Camino de Santiago yolunu yürüyüp ve başka nerelere gidebileceklerini tartışmışlar.
Çiftin metodik tarafı olan Rita araştırmaya öncülük etmiş. Sosyal medyadan DAFT’ı öğrenmiş ve hemen harekete geçmiş. Trump’ın duruşu göz önüne alındığında, yabancı bir hükümetle dostluk anlaşması kırılgan görünüyormuş ve Avrupa vizeleri yalnızca Ekim ayına kadar geçerliymiş. Bir avukatla konuşmuşlar ve 26 Ağustos’ta Amsterdam Schiphol Havalimanı’na inmişler. Hollanda hayatları başlamak üzereymiş.
Yine de geçmiş hiçbir zaman çok uzaklarında değil. Utrecht turumuzda öğleden sonra grup İngilizce bir komedi gösterisine katıldı. Meryem Amir adında Irak doğumlu bir komedyen kendi ülkesindeki yaşamı hakkında hikayeler anlatıyordu. Amir, savaş zamanında babasının ailesini bir sığınağa yerleştirmeye çalıştığı bir andan bahsetti. Kız kardeşinin gitmeyi reddettiğini, uyumak istediğini, erkek kardeşlerinin ise PlayStation’daki bir oyunun son bölümünde olduğunu anlattı. Babaları “Öleceksiniz” diyor, onlar da “En azından bir başarı elde ederek öleceğiz!” diye cevap veriyormuş. Amirse mutfakta yemek yiyormuş. Babası aynı şekilde ona da yalvarmış. “Ama ben ‘Aç karnına ölmek istemiyorum’ dedim.” diyordu Amir.
Chris, Rita ve Debi kibarca güldüler ama rahatsız oldukları belliydi. Daha sonra kendi savaş hikayelerini paylaştılar: Chris’in yemekhanede limonlu turta yiyebilmek için tahliye emirlerini görmezden gelişini; Debi’nin en azından dinlenmiş olarak ölebilmek için geceleri odalarında kalmak konusunda oda arkadaşıyla anlaşma yaptığını anlattılar. Hikâyelerinin Amir’inkine çok benzediğini söyledim.
Debi, “Gerçekten çok garipti,” diyor.
“Gösteriden sonra ondan özür dilemeyi çok istedim ama cesaret edemedim,” diyor Chris.
Hep birlikte aynı şehirde, aynı barda bira içimek aynı esprilere gülmek onları rahatlatmıştı.
Hollanda, bir Amerikalının doğal olarak sığınmayı isteyeceği bir yer. Amerika’nın her yerinde, mimaride (ahırlar, sundurmalar, beşik çatılar); yemeklerde (waffle, donut, minik krepler) ve Vanderbilt hanedanından Koch kardeşlere kadar oligarklarda Hollanda etkisi var. Dil, tek bir kelime bile anlamadığınızı fark edene kadar Amerikan İngilizcesine benziyor. Ancak Hollandaca okumak bunun tam tersi bir deneyim. Yan yana gelmiş garip sesli harflere yeterince dikkatle bakarsanız, ne anlama geldiğini çıkarırsınız. Yeni (New-Nieuw). Bira fabrikası (Brewery-Brouwerij). Kurabiye (Cookie-Koekje).
Çok da önemli değil. İngilizce her yaştan vatandaş tarafından yaygın ve iyi bir şekilde konuşuluyor ve bu da Hollandaca pratik yapmayı zorlaştırıyor. Sanchez, “İngilizce cevap veriyorlar çünkü böylesi daha kolay” diyor.
Hollandalılar, iri cüsseleri, yüksek sesle konuşmaları ve patavatsız tavırları nedeniyle kıtada bazen Avrupa’nın Amerikalıları olarak görülüyor. Gerçek Amerikalılar gelip yerel halktan daha ağır bastıklarında, daha fazla konuştuklarında ve genel olarak daha fazla şey yaptıklarında bunun doğru olmadığı anlaşılıyor. Bisiklet yolunu kapattıkları için, kelimeleri yanlış telaffuz ettikleri için, yanlış sos sipariş ettikleri için de özür diliyorlar. “Ketçap istediğimde kocam çok utanıyor. Hem de çok” diyor Sanchez öğle yemeğinde patates kızartması yerken.
Sanchez hemen özür diliyor çünkü Hollandalıların ne düşündüğünü biliyor. Amerikalıların yüksek maliyetler, yalan haberler ve kötü yemekler gibi Amerikan sorunlarını da beraberlerinde getirdiğine dair bir algı var. (Hadi ama, bitterballen‘i ne yapacağız?) Yabancılar bir sınıf olarak geçici, dar görüşlü ve zengin olarak görülüyor; hatta bazıları 1964’te vasıflı yabancı işçileri çekmek için tasarlanan bir karardan kaynaklanan yüzde otuzluk bir vergi indiriminden faydalanabiliyor. Sanchez tur katılımcılarını alçakgönüllü olmaya ve sorun çıkarmamaya teşvik ediyor. “Bizler göçmeniz, yabancı işçi değil. Bir göçmen gibi düşünmek zorundasınız” diyor.
Kendilerine verdikleri isimle DAFTerler, aslında ayrıcalıklarıyla değil, ihtiyaçlarıyla tanımlanan diğer göçmen topluluklarının özelliklerini taşıyorlar. Örneğin birbirlerine iş veriyorlar. Tur sırasında, kırk sekiz yaşında, siyah saçlarını topuz yapmış, güler yüzlü Chris O’Connell ile tanıştım. O’Connell’ın ataları patates kıtlığı sırasında İrlanda’dan Kaliforniya’ya kaçmış. O’Connell, bütün gece silah sıkan ve tamponundaki gökkuşağı çıkartmalarıyla alay eden komşularının yanında kendini fiziksel olarak güvende hissetmediği için 2024 yılının Mayıs ayında Salem, Oregon’daki evini terk etmiş. ABD’deki son yıllarını hatırladığında sesi kuşatılmış bir insan gibi çıkıyor. “Yüzüme vurulan nefret, benim olaylara bakış açıma yansıdı. Bu beni gerçekten yıprattı” diyor.
O’Connell ve eşi, bir avukatla DAFT hakkında konuştuktan altı hafta sonra, on sekiz yaşına girmek üzere olan en büyük çocuğunun vize almaya hak kazanacağı umuduyla Amsterdam’a gelmiş. Ayrıca yolculuklarına iki köpek, dört kedi, sakallı bir ejder ve tepeli bir kertenkele de eşlik ediyormuş: Nuh’un gemisi. Bu, O’Connell’ın Hollanda’ya ilk gelişiymiş.
O’Connell eskiden şarap endüstrisinde çalışıyormuş. Şimdi ise büyük mavi bir minibüsle Avrupa’daki havaalanlarından yeni gelenleri (ve hayvanlarını) evlerine götürüp getiriyor, hareketli bir iş yapıyor. “Sanırım Temmuz’da on yedi, Ağustos’ta da on üç ya da on beş gruba yardım ettim” diyor. “Hepsi Amerikalıydı.” Ayrıca Ikea alışverişleri gibi getir götür işlerinde de yardımcı oluyor, “çünkü burada kimsenin arabası yok.”
Bu tarz -tuhaf, içine kapanık, hayatta kalmaya odaklanmış- bir iş yapma biçimi göçmen paketleriyle gelen profesyonellerin aksine, alt sınıf göçmen topluluklarının tipik bir özelliği. Antropologlar buna göçmen ağı diyebilir. Ancak bir grup beyaz orta sınıf Amerikalıyı bu şekilde tanımlamak pek de uygun değil gibi.
On iki yıl önce Madrid’e taşınan eski bir New Yorklu olan James Rosow, gurbetçilerin tedavisinde uzmanlaşmış bir psikoloji kliniği olan Truman Group’un klinik direktörü. Rosow, ülkesinden gelenlerin neden ayrılmak istediklerini anlıyor, ancak sosyal medyanın onları yanlış yönlendirdiğini düşünüyor. Çiftçi pazarları ve bisikletle işe gidiş gelişlerle ilgili videolar, resmi vatandaşlık başvurusu yapmanın ne kadar zahmetli olduğunu anlatan paylaşımlardan daha fazla kişiye hitap ediyor. “Buraya geldiğinizde her şeyin çok kolay olacağı büyük yanılgı” diyor.
Aynı zamanda, İspanya’daki Amerikalılara yönelik Facebook forumlarında, buraya taşınmak isteyenlerin tavsiye taleplerinin halihazırda ülkede bulunan Amerikalılar tarafından alaya alındığını fark etmiş. Kendisi buna katılmıyor ama anlıyor da. “Amerika’yı Amerika’nın dışında olmak için terk ettim. Ve şimdi sanki onlar buraya geliyormuş gibi hissediyorum,” diyor.
Truman Group’un hastalarının yaklaşık dörtte biri halihazırda ABD hükümeti çalışanları ya da eskiden çalışmış olanlar. Hükümet, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (U.S.A.I.D.) ve diğer programlarda büyük kesintiler yaptıktan sonra, denizaşırı ülkelerde olduğu için işten çıkarılanların hiçbiri geri dönmeye hevesli değil. Rosow, “Bir Afrika ülkesinde oturan bir aile tanıyorum. Eve dönmemeye karar verdiler, “Bu yüzden bir dijital göçmen vizesi ayarladılar.” diyor.
Rosow ve eşi, küçük bir çocukken İspanya’ya gelen kızları ABD’de üniversiteye başladığında -ya da en azından kendi ailelerini kurduklarında- geri döneceklerini düşünmüşler. Artık “umarım buraya taşınırlar” diyorlar.
Göç konusunda çalışan uzmanlar insanların göç etme nedenlerini tanımlarken, motivasyonları “çekici” faktörler veya gelme nedenleri ve “itici” faktörler veya gitme nedenleri olarak genelleştirir. G.T.F.O.’nun müşterileri bakımından itici faktörler çok açık, ancak çekme faktörü bu kadar belirgin değil. Hollanda’nın mükemmel sosyal hizmetleri, harika altyapısı ve Avrupa başkentlerine yakınlığı gibi pek çok iyi özelliği var. Yine de bu grup için birincil cazibesi, aslında hiç olmadığı gibi bir ülke oluşu.
Sosyal medyanın Amerikalıların kaçış fantezileri üzerindeki etkisini abartmak da zor. Sanchez’in bize Haarlem’i gezdirdiği bir sabah Debi sokakta video çeken bereli bir adama el salladı. “Sky, sen misin?” diye seslendi. Gruba dönerek onun çok popüler bir YouTuber olduğunu söyledi.
Adam gerçekten de Sky’dı ya da internette bilinen adıyla Itz SKY. “Bizim için büyük bir ilham kaynağı oldunuz!” dedi Debi.
Siyahi olan Sky, Şikago’nun Güney Yakası’nda büyümüş ve beş yıl önce ülkeyi terk etmeden önce Los Angeles’ta yaşıyormuş. Eşinin İrlanda pasaportu var ve bu da onlara Avrupa Birliği ülkelerinden birini seçme şansı veriyor. Artık küçük yaştaki iki çocuklarıyla birlikte Haarlem’de yaşıyorlar. Sky bir Amerikan TV kanalında çalışıyor ve Hollanda’da Amerikalı olmak üzerine videolar hazırlıyor. Yurtdışındaki yaşamı diğer bazı influencerlar kadar göz kamaştırıcı bir biçimde yansıtmıyor olsa da verdiği karardan memnun olduğu anlaşılıyor. Sky bir klibinde hayatının nasıl değiştiğini sıralıyor. Çocuklarının güvenliği konusunda endişelenmiyor artık. Kitlesel silahlı saldırılar yok. Sağlık sigortası karşılanabilir fiyatlarda. Polis tarafından da taciz edilmiyor. “Buraya taşınana kadar polisler bana güven vermiyordu” diyor.
Sanchez Sky’ı bizimle yürümeye davet ediyor. Parka doğru ilerlerken Sky gruba nereli olduklarını soruyor.
“Teksas’tan geliyoruz,” diyor Debi.
“Teksas nasıl?” diye soruyor Sky.
Debi “Şey, biz buradayız,” diye yanıt veriyor.
Bane gayet kararlı bir şekilde, “20 Ocak’ta taşınıyoruz,” diyor.
“Anlıyorum,” diye yanıtlıyor Sky. “Bir keresinde oğlumla evdeyken eşim bir alışveriş merkezine gitmişti ve orada bir silahlı saldırı olmuştu” diye devam ediyor. “Glendale Galleria.”
“Bu o kadar sık oluyor ki Glendale’deki silahlı saldırıdan haberimiz bile olmadı” diyor Debi.
Parka vardık ve Sky işe gitmek üzere ayrıldı. Hava nemli ve serindi; “kızıl saçlı kız” olarak bilinen Hollandalı genç direnişçi Hannie Schaft’ın anısına dikilmiş bir heykelin önünde durduk. Sanchez, “Eline silah alıp bir Nazi öldürmekten korkmayan kadınlar vardı” diyor.
Turumuz sırasında antifaşizm (ve antifaşizm karşıtlığı) hakkında çokça konuşuluyor. Amerika’ya dönersek Amerikalılar, Turning Point USA’in kurucusu Charlie Kirk’ün suikast sonucu öldürülmesinin şokunu yaşıyor. Ancak Hollanda turumuzun arka planında, Avrupa ülkelerinin kaçınılmaz bir biçimde Trump tarzı demagojiye doğru düşüşü geciktirip geciktirmedikleri sorusu var. Ziyaretimizden birkaç hafta sonra, ekim ayında, Hollanda bir sonraki hükümete liderlik etmesi için merkez sol bir parti olan D66’yı seçti, ancak Trump gibi bir figür olan Geert Wilders’i de bu ülke yetiştirdi ve Wilders’ın Özgürlük Partisi az farkla ikinci oldu. Son on yılda dünyanın dört bir yanındaki ülkeler ya sağcı liderler seçti ya da seçmeye çok yaklaştı. Amerikalıların kaçtığı şey bu politikalarsa, gerçekten güvenli olan herhangi bir yer var mı?
Sanchez bir gün trende, Trump’ın ideolojik düşmanlarına zulmetme planlarından yüksek sesle yakınırken, aksansız bir İngilizce ile konuşan bir yolcu, bunun Hollanda’da da yaşandığına dikkat çekti. Wilders bir hafta önce parlamentoyu Antifa’yı terör örgütü ilan etmeye çağırmıştı. Parlamentoda çoğunluğu kazandı. (Hollanda parlamentosunda bu tür önergeler bakanlar için tavsiye niteliği taşıyor).
Sanchez, “Ama sizde aşırı sağcı fanatikler yok,” diye cevap verdi.
“Bu doğru,” diye kabul etti yolcu.
Ertesi gün Lahey’e yaptığımız bir yolculukta, tren istasyonunun dışında pejmürde görünümlü bir grup kürtaj karşıtı protestocuyla karşılaştık. Hıristiyanlık ve fetüsün kişiliği hakkında pankartlar sallıyorlardı. Her şey çok tanıdık geliyordu.
Sanchez, gerildi, kendisine broşür vermeye çalışan yaşlı bir adamı “Hayır! Katiyen olmaz!” diyerek tersledi.
Oskar Oonk adında genç bir mimarlık tarihi öğrencisi olan rehberimizle birlikte yürüyorduk. Bizi, üç gece önce bin beş yüz göçmen karşıtı protestocunun bir polis arabasını ateşe verdiği ve D66’nın ofislerinin camlarını kırdığı bir alana götürdü. Sanchez işçilerin molozları temizlemesini izlerken, grubun çıkarları doğrultusunda, Oonk’a göçmen karşıtı protestoların Amerikalılarla mı yoksa sadece sığınmacılarla mı ilgili olduğunu soruyordu.
Oonk, “Siz ayrıcalıklısınız, fikirlerini kendilerine saklayan insanlara denk gelirsiniz,” diye cevap verdi. Gerçek şu ki, beyaz yakalı (ve sadece beyaz) yabancılar ülkedeki göç kültürü savaşlarının büyük ölçüde bir parçası. D66’nın lideri Rob Jetten bir Hollanda haber sitesine verdiği demeçte, “Yabancıların buraya bir tür yırtıcı hayvan gibi gelip sonra da gittikleri fikri kesinlikle doğru değil” diyerek onları savunuyordu.
Bazı Hollanda vatandaşları göç konusunda ne kadar kararsız olsa da ülkenin yabancıları karşılama konusunda sağlam bir altyapısı var. Sakinlerinin yaklaşık yarısının birinci ya da ikinci kuşak göçmenlerden oluştuğu Lahey Belediyesi, bir Uluslararası Merkez işletiyor. Sarah Feid adlı genç bir kadın, çarşamba günü orada taşınma lojistiği ve entegrasyon konulu bir seminer için grubumuzu ağırladı.
Feid bazı yerel gelenekleri anlattı: Görgü kuralları (Hollandalılar çok açık sözlüdür); iyi bir bisikletin nasıl bulunacağı; işbirliği, konsensüs ve uzlaşma ruhu içinde kararlar almaya yönelik bir Hollanda yaklaşımı olan polder modeli. Feid, “Biz çok eşit, hiyerarşik olmayan bir toplumuz. Temizlikçi kadın, CEO, stajyer, kıdemsiz, kıdemli- herkesin katkısına değer verilir ” diyor. Amerikalılar (ben de dahil) Feid’in stajyeri onunla hararetli bir şekilde hemfikir olduğunu söyleyene kadar buna pek de inanmamış görünmüyordu.
Feid ayrıca bize çekleri kuruşuna kadar ayıran popüler bir mobil uygulamadan, Tikkie’den de bahsetti. Hollandalı olmak, anlaşılan, Hollandalıya dönüşmekmiş.
G.T.F.O. turun son gününde Rotterdam’a gitti. Daha önce gördüklerimizden daha uzun yapıların olduğu, daha sade ve daha çağdaş bir Hollanda şehri olan Rotterdam, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra neredeyse tamamen yeniden inşa edildiği için komşularının orantısız çekiciliğinden mahrum. Hava soğuk ve rüzgârlıydı. Katılımcıların hiçbiri de bu durumdan etkilenmiş görünmüyordu.
Grup üç saatlik bir yürüyüşe çıkarken (bana yirmi iki binden fazla adım attıklarını söylediler), ben Hollanda’nın korkunç havasının getirdiği soğukla mücadele ederek, bir depodan dönüştürülen ve göçe adanmış bir müze olan Fenix’e sığınarak “Göçmen Ailesi” başlıklı iki yüz fotoğraflık bir sergiyi inceliyorum.
Koleksiyon, küratörlüğünü Edward Steichen’in yaptığı ve doğumdan mezara kadar hayatın her aşamasındaki insanları fotoğraflayan 1955 tarihli MOMA sergisi “’İnsan Ailesi (The Family of Man)”ne bir övgü niteliğindeydi. Sergi savaş sonrası bir “küresel dayanışma bildirgesi” olarak tasarlanmıştı, ancak eleştirmenler Steichen’ı Susan Sontag’ın ifadesiyle “tarihin belirleyici ağırlığını -gerçek ve tarihsel olarak içkin farklılıkları, adaletsizlikleri ve çatışmaları-” göz ardı ettiği için eleştirmişti. Belki de böylesine abartılı bir duygusallık nedeniyle gösteri büyük ilgi gördü ve sergi dünya turnesinde on milyon kişi tarafından izlendi.
“Göçmen Ailesi” daha da ileri gidiyor ve bunu yaparken Sontag’ın yakınmalarını ele alıyor: bu fotoğrafların özneleri evlerini terk ederek (ya da bazı durumlarda geri dönerek) kendi özgün tarihsel bağlamları içinde sahip oldukları küçük eylemliliklerini yerine getiriyorlar.
Bazı görüntüler tanıdık -Dorothea Lange’in “Göçmen Anne” portresi, Steve McCurry’nin “Afgan Kızı”, Albert Einstein’ın ABD vatandaşlığına kabul töreni. Fotoğraflar limanlarda ve gümrük kontrol noktalarında, çitlerin ve duvarların arkasında, teknelerde ve trenlerde, havaalanlarında çekilmişti. Göçün itici ve çekici faktörlerini tasvir ederken, konuyla ilgili pek çok literatürde göz ardı edilen bir şeyi, farklı bir yaşama duyulan o basit arzuyu yakalamışlardı.
Hollanda’da tanıştığım Amerikalıların çoğunun serginin özneleriyle pek çok ortak noktası vardı. Onlar da sevdiklerini geride bırakıyorlardı. Onlar da eşyalarını yanlarında taşıyor, evrak işlerini hallediyor ve gidecekleri yere biraz şaşkın varıyorlardı. Gitmek zorunda olduklarını hissettikleri ve istedikleri için gidiyorlardı. Gidebildikleri için gideceklerdi.
G.T.F.O.’nun katılımcıları geleneksel anlamda -en azından şimdilik- mülteci değiller. Hiçbiri yakın tehlike altında değildi. Vermont’a, Massachusetts’e ya da Kaliforniya’ya taşınabilirlerdi. Elbette hepsi eyalet değiştirmeyi düşünmüş ama bunun yeterli olmayacağı sonucuna varmıştı. Bence bu kararlar, onları seçen insanlardan çok ABD hakkında bir şeyler söylüyor.
Yine de “Göçmen Ailesi” Amerikalıların artan gurbet arzusunun tarihsel bir anomali olduğunu hatırlattı. Yüzyıllar boyunca on milyonlarca yoksul göçmen güvenlik, refah ve mutluluk arayışıyla ABD’ye yerleşti ve ülkeyi geri döndürülemez, harika bir biçimde dönüştürdü. Ben 2004 yılında İsviçre’den ABD’ye öğrenci olarak geldim ve 2022’de vatandaşlığa geçmeden önce vize ve yeşil kart başvurularından geçtim, ancak artık hoş karşılanacağımdan pek emin değilim. Buraya taşınacağımdan da emin değilim.
Kalmaya değecek bir şey var mı? Hollanda yaşam tarzına daldığım bir hafta boyunca kendime bu soruyu çok sordum. Hep aynı nedenlere geri döndüm: aile, toplum, iş.
Sonra müzede bir an, Chien-Chi Chang’ın bir portresi New York’ta sevdiğim şeyleri hatırlamamı sağladı: Sanırım Amerika hakkında hala sarsılması zor olan bir fikri. Fotoğrafta yeni göç etmiş bir Çinli iç çamaşırlarıyla bir yangın merdiveninde bir kâse erişte yiyor. Bir elinde yemek çubukları var, diğer eliyle de kâseyi ağzına götürüyor. Adamın tünediği yer Bowery’ye bakıyor ve arabalar onun varlığından habersiz altından geçiyor. Evdeki en iyi koltuk onun. Özgür görünüyor.
Alacakaranlıkta Haarlem’de dolaşırken, kanallar boyunca uzanan en sevimli şehir evlerinin sakinlerinin panjurlarını açık bırakmaya özen gösterdiklerini fark etmiştim. Belki de eski Kalvinist geleneğe göre saklayacak bir şeyleri olmadığını göstermek içindi bu. Düzenli iç mekanlara, yüksek, kirişli tavanlara, bana Brooklyn’in kahverengi taş evlerini hatırlatan pervazlara hayran kaldım. Dolambaçlı sokaklarda ve sahil caddelerinde saatlerce dolaştım, pencerelerden içeri baktım. İç çamaşırıyla erişte yiyen kimseyi görmedim.
Bu yazı The New Yorker sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.
ATOSSA ARAXIA ABRAHAMIAN