Adalet Çocukluktan Başlar
Çocukların suça sürüklenmesini, bir bebekten bir katil, hırsız veya gaspçı doğmasını önlemek ve bu çocukların yeniden suça yönelmelerinin önüne geçmek, eğitimden yerel yönetime, sosyal hizmetlerden istihdam politikalarına kadar çok paydaşlı, titiz ve koordineli bir sorumluluğu gerektiriyor. Koruyucu, destekleyici ve onarıcı yaklaşımların merkezde olduğu bütüncül bir sistem kurulmadıkça, tıkır tıkır işleyen bir çocuk adalet sisteminden söz etmek mümkün değil.
Adalet duygusu çocuklukta gelişir. Paylaşmayı bilmediğimiz yaşlarda bile “haksızlık” karşısında ağlarız. Henüz konuşmayı öğrenmeden yumruğumuzu sıkar, gözlerimizi kısar, bakışlarımızla “Ama bu haksızlık!” deriz. O yüzden adaletin ilk yuvası en çok da çocukların kalbindedir.
Bugün Türkiye’de çocuk adalet sistemine baktığımızda, bu kalbin düzenli atmayan bir organizma gibi çalıştığı durumları görüyoruz. Büyük acılardan, travmalardan, cinayetlerden, istismar vakalarından sonra -duygusal açıdan haklı olarak- “çocuklara verilecek cezaların artırılması” yönünde çağrılar gündeme geliyor.
Cezalar arttığında suçların otomatik şekilde önleneceği düşünülüyor; ancak toplumda bu suçların oluşmasını tetikleyen dinamikler, dip dalgalar, eşitsizliklerin belirleyici etkisi unutuluyor; sistemdeki eksiklerin, cezaların neden etkili olamadığının sorgulanması da başka bahara kalıyor.
İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin kısa süre önce yayımladığı “Çocuk Adalet Sistemi ve İnfaz Rejimine Dair Politika Belgesi”, işte bu aksak ritmi yeniden hayata döndürmeye çalışan, çok önemli bir çağrı niteliğinde.
Belgenin altına düşülen italik not da başlı başına bir özet: “Bu politika belgesi, çocukların haklarını ipotek altına almamak için hazırlanmıştır.”
İstanbul Barosu’nun Çocuk Hakları Merkezi, çocuk adalet sisteminde onarıcı ve hak temelli bir yaklaşımın güçlendirilmesi için önemli bir yol haritası sunuyor. Yalnızca mevzuatla değil, uygulamanın pratikleriyle de hesaplaşan bu belge; yargılama süreçlerinden infaz rejimlerine, uzman desteğinden eğitim hakkına kadar çocukların adalet sistemiyle temas ettiği tüm alanlarda yapısal sorunları gözler önüne seriyor.
16 Mayıs günü düzenlenen geniş katılımlı bir çalıştayda alan uzmanları, sivil toplum temsilcileri ve meslek örgütlerinin katkılarıyla şekillenen öneriler, hem ulusal mevzuat hem de uluslararası çocuk hakları standartlarıyla karşılaştırmalı biçimde analiz edilmiş.
Bu sayede çocukların özgürlüklerinin orantısız biçimde kısıtlandığı, sosyal inceleme raporlarının ve adli raporların yüzeysel kaldığı ve çocukların gelişimsel özelliklerinin yargı kararlarına yeterince yansımadığı gibi pek çok soruna ışık tutulmuş.
Politika Belgesi Neyi Anlatıyor?
Belge, çocukların tutuklanmasının “son çare” olması gerektiğini, tutuklamaya başvurmadan önce önleyici ve koruyucu tedbirlerin uygulanmasını tekrar hatırlatıyor. Çocukların risk altında olduğu durumlar erken aşamada tespit edilirse, okullar çocukları her açıdan koruyup geliştiren birer sosyal refah ve müdahale alanlarına dönüşürse, sosyal hizmet sistemleri okul gibi çocuğa yakın birimler üzerinden güçlendirilirse, birçok suç daha kaynağında önlenebilir; çocuk ile sosyal çevresi arasında yeniden ve daha sağlıklı bir bağ kurulabilir.
Adalet sistemine bir çocuk dâhil olduğunda -ister mağdur, ister suça sürüklenmiş olsun- önce şunu sormalıyız: Bu çocuk ne yaşıyor, ne hissediyor ve neye ihtiyaç duyuyor?
Raporda, yalnızca mağdur çocuklara değil, “suça sürüklenen çocuklara” da uzman desteğinin sağlanması gerektiği vurgulanıyor. Zira yasada, suça sürüklendiği iddia edilen çocuklar açısından yalnızca “çocuğun ifadesinin alınması sırasında sosyal çalışma görevlisi bulundurulabilir” ifadesi var ve bu yüzden de zorunlu ve bağlayıcı bir hükme bağlı değil.
Çocuklar, henüz gelişimlerinin erken evrelerindeler. Duygularıyla düşüncelerini ayırt etmeyi, korku anında doğru kararlar vermeyi, otorite karşısında kendilerini savunmayı öğrenmeye çalışıyorlar. Bu yüzden adliyeye yolu düşen her çocuk, yanında bir uzman olmasını hak eder. Çünkü baskı altında yönlendirilebilirler, kendilerini suçlamaya zorlanabilirler, hatta işlemedikleri bir suçun faili gibi hissedebilirler. Bu destek, çocuğun ruh sağlığını korumanın ötesinde bir anlam taşır. Aynı zamanda maddi gerçeğe ulaşmamızın ve çocuğun adil bir yargılanma süreci yaşamasının da temelidir.
İfade alma anı, çocukların ruhsal bütünlüğü açısından hayati bir kırılma noktasıdır. Uzman desteği olmadan yürütülen işlemler, çocuğun yüksek yararı ve çocuğa zarar vermeme ilkelerini açıkça ihlal eder.
Adalet sistemi, hiçbir çocuğu sırtında taşıyabileceğinden fazla yükle baş başa bırakamaz. Bu yük bazen bir ifadedir, bazen çocuk dostu olmayan adli mekanlarda bir bekleyiş, bazen de çocuğun anlayamadığı bir bürokrasi… Oysa çocuğun sisteme değil, sistemin çocuğa göre şekillenmesi gerekir.
Bu nedenle yalnızca mağdur çocuklar değil, suça sürüklendiği iddia edilen tüm çocuklar da adli sistemle ilk temas ettikleri andan itibaren uzman eşliğinde korunmalı, bu destek yasal güvence altına alınmalı.
Rapor, ayrıca, sosyal inceleme raporlarının bilimsel yöntemlerle ve yetkin kişilerce hazırlanmasını, ceza yerine çocuk dostu alternatiflerin yaygınlaştırılmasını, ceza sorumluluğu yaşının bilimsel veriler ışığında yükseltilmesini ve onarıcı adalet mekanizmalarının kurumsallaştırılmasını öneriyor.
Modern hukuk sistemlerinde çocuklara yönelik adalet, sadece ceza değil, bir fırsat meselesidir. Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası hukuk metinleri ile çocuk haklarına dair evrensel standartlar hep bunu vurgular. 18 yaşını doldurmamış tüm bireyler “çocuktur” der; “çocukların özgürlüklerinin kısıtlanması ancak son çare olmalıdır” der; “çocuklar yetişkinlerden ayrı tutulmalıdır” der; “çocuk adalet sisteminde daima çocuğun ‘iyileştirilmesi’ ön planda tutulmalıdır” der; “infaz sürecinde çocukların sahip oldukları özgün ihtiyaçlar korunmalıdır” der.
Çünkü amaç, çocukların gerekli psikososyal desteklere ve eğitim programlarına erişerek toplumsal yaşama yeniden ve sağlıklı katılımı için gereken bağların her daim korunması ve geliştirilmesidir. Zira gelişmiş toplumlarda yaygın kabul; çocukluğun biyopsikososyal bir durum olduğu ve adaletin de bu çerçevede tesis edilmesi gerektiğidir. Bir diğer deyişle, suça sürüklenen çocuklar konusunda kişinin biyolojik ve psikolojik karakter yapısının yanı sıra sosyal, ekonomik ve kültürel etkenlerin etkileşimi de göz önüne alınmalıdır. Çocuk suçluluğu konuşulurken bireysel olduğu kadar aile, mahalle, sosyolojik arka plan ve psikolojik etmenler gibi birçok risk faktörünün etkileşimi incelenmelidir.
Türkiye’de de tüm bu süreci düzenleyen ve 2005 yılından beri yürürlükte olan Çocuk Koruma Kanunu (ÇKK), yalnızca cezai önlemleri değil, çocuğun yüksek yararını önceleyen bütüncül bir yaklaşımı esas alıyor. Zira çocuk adalet sisteminde esas olan cezasız bırakmak değil, davranışı ortaya çıkaran sebeplere odaklanarak, adil bir yargılanma ve etkili müeyyideler eşliğinde çocuğa özgü bir adalet tesis etmektir.
ÇKK, çocukların sosyal, psikolojik, fiziksel ve ahlaki gelişimlerini dikkate alarak, suça sürüklenen çocuklara ilişkin özel muhakeme usullerinin uygulanmasını zorunlu kılıyor. Bu kapsamda, çocuk mahkemeleri, çocuk savcılıkları ve sosyal inceleme raporları gibi adalet sisteminin özelleşmiş yapıları devreye giriyor. Amaç, yalnızca yargılamak değil; çocukların ihtiyacı olan destekleyici mekanizmaları harekete geçirerek onları hayata yeniden kazandırmak.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) son verilerine göre, Türkiye’de hapishanelerde 178’i kız çocuk olmak üzere 12-18 yaş arası 4.250 çocuk tutuluyor.
Ceza mı, Destek mi?
Kanun, danışmanlık, eğitim, sağlık, barınma ve bakım gibi koruyucu ve destekleyici tedbirleri sistemin ayrılmaz bir parçası olarak düzenliyor. Suça sürüklenen çocukların cezalandırılmasından çok, haklarının korunması ve topluma yeniden katılımı esas alınıyor. Bu yaklaşım, çocuk adaletinin ceza merkezli değil, onarıcı ve rehabilite edici bir anlayışla kurgulanması gerektiğini hatırlatıyor bize.
İnfaz rejimi açısından ise bir diğer önemli vurgu şu: Çocuklara yönelik özgürlüğü kısıtlayıcı tedbirler ve hapis cezası ancak en son çare olarak başvurulması gereken araçlar olarak tanımlanıyor. Yani mesele, çocuğu cezayla susturmak değil; destekle güçlendirmek, dinlemek ve yeniden inşa etmek.
Ama uygulamada çocuklar çoğu zaman sisteme “suçlu” olarak giriyor, “dışlanmış”, hatta “ötekileştirilmiş” olarak çıkıyor. Dahası, “dışarı” çıktığında bir öncekinden daha tehlikeli ağların içine itiliveriyor.
Peki yasa ile uygulama arasındaki bu fark niye?
Cevap basit aslında. Mevzuatın dağınık oluşu, uygulamada yaşanan altyapı eksiklikleri ve kurumsal koordinasyon sorunları nedeniyle çocuğun “yüksek yararı” ve özgürlüğün kısıtlanmasının son çare olması gibi ilkeleri temel alan koruyucu, önleyici ve onarıcı yaklaşımlar kâğıt üzerinde kalıyor.
Örneğin, ceza infaz kurumlarında eğitim hakkına erişim halen bir sorun alanı… Bir çocuğu hapse koyduğunuzda onu sadece dört duvar arasına almıyorsunuz; akranlarından, okulundan, hayallerinden ve geleceğinden de koparıyorsunuz.
Oysa eğitim, bir çocuğun hayatını yeniden inşa etmesi için en temel köprüdür. Cezaevinde de olsa, her çocuğun örgün eğitime erişimi kesintisiz ve koşulsuz bir hak olarak tanınmalıdır. Bu, hem Anayasamızın hem de tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelerin açık hükmüdür. Ama gelin görün ki Türkiye’de hâlâ çocuklar kapalı kurumdayken örgün eğitimden dışlanabiliyor. Disiplin cezası aldıysa, devamsızlığı olduysa ya da kurumda “yer” yoksa, eğitim hakkı ellerinden alınabiliyor.
Hâlbuki bu çocukların en çok da pedagojik desteğe ihtiyaçları var. Başarısızlık ya da devamsızlık cezayla değil, rehberlikle karşılık bulmalı. Eğitim, çocukları cezalandırmanın değil, onarmanın yolu olmalı.
Peki ne yapılmalı?
Raporda buna da değiniliyor. Cezaevindeki çocukların örgün eğitime erişimi bir idari takdir değil, mutlak bir hak olarak tanımlanmalı. Açık öğretim programlarına yönlendirme zorunlu olmamalı; çocuklara hibrit ve dijital eğitim modelleriyle gerçek bir öğrenme ortamı sunulmalı. Tahliye sonrası çocukların eğitime devam edebilmesi için rehberlik ve destek programları hayata geçirilmeli. Disiplin cezaları gerekçesiyle çocukların eğitim hakkı engellenmemeli.
Titizlikle hazırlanan bu Politika Belgesi’ndeki en dikkat çekici önerilerden biri de ceza sorumluluğu yaşının yükseltilmesi… Şu anda Türkiye’de çocuklar 12 yaşından itibaren ceza hukuku kapsamında yargılanabiliyor. Oysa nörogelişimsel bulgular bu konuda çok net: 15 yaşından önce beynin muhakeme, soyutlama ve sonuç öngörme becerileri henüz yeterince gelişmiş değil; dolayısıyla bu yaş grubundaki çocuklar koruyucu müdahalelere tabi tutulmalı; ceza sorumluluğu taşımamalı.
Dolayısıyla ceza sorumluluğu yaşının en az 15’e çıkarılması, 15-18 yaş grubundaki çocuklara özgü tedbirler alınması, toplumla bütünleşmelerinin öncelenmesi ve koruyucu-destekleyici güvenlik tedbirleri alınması şart.
Herkese Sorumluluk Düşüyor
Öte yandan, birden fazla kez suça sürüklenen çocukların yeniden suça yönelmesini önlemek için, bireysel risk ve ihtiyaç analizlerine dayalı özel müdahale planları geliştirilmesi şart. Bu planlar; çocuğun sosyal çevresiyle bağlarını güçlendiren, güven ilişkileri kurmasına imkân tanıyan ve toplumsal hayata aktif katılımını destekleyen biçimde kurgulanmalı.
Çocukların ceza infaz süreci sonrasında topluma yeniden tutunabilmeleri için yerel yönetimlerin sorumluluğu da büyük. Mentorluk desteğinden meslek edindirme kurslarına, sosyal beceri atölyelerinden toplumsal uyum projelerine kadar uzanan programların hayata geçirilmesi teşvik edilmeli; çocukların yalnız bırakılmadığı, aksine desteklendiği bir iyileşme zemini oluşturulmalı.
Ayrıca, Millî Eğitim Bakanlığı ve İŞKUR işbirliğiyle, çocukların devam edebileceği esnek ve alternatif eğitim modelleri geliştirilmesi, risk altındaki çocuklar için özel izleme sistemleri kurulması, çocukla düzenli temas kuran meslek grupları (rehber öğretmen, sosyal hizmet uzmanı gibi) arasındaki bilgi akışının kurumsallaştırılması öneriliyor.
Ceza infaz kurumlarında bulunan çocukların; tutuklu, hükümlü ya da hakkında hüküm verilmemiş olmalarına ve kaldıkları kurumun türüne bakılmaksızın, eğitim haklarına eksiksiz biçimde erişmeleri güvence altına alınmalı.
Çocuk cezaevlerinin sayısını artırmak yerine, çocukların gelişimlerini destekleyen; aileleriyle, akranlarıyla ve toplumla bağ kurmalarını kolaylaştıran alternatif uygulamaların hayata geçirilmesi gerekiyor.
Bugün Türkiye’de çocuklar, çoğu zaman daha dava bile açılmadan aylarca tutuklu kalıyor. Oysa çocuklara yönelik koruyucu ve destekleyici tedbirler hem Çocuk Koruma Kanunu’nda hem de BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’de açıkça öncelik olarak tanımlanmış durumda. Buna rağmen hâlâ birçok mahkeme, alternatif yollarını değerlendirmeden, tutuklamayı ilk seçenek olarak uyguluyor.
Peki çocuklar neden kolayca tutuklanıyor?
Çünkü elimizde onların bireysel ihtiyaçlarını, risklerini, çevresini ve gelişim durumunu bütüncül değerlendirecek bir sistem yok. Alternatif tedbirleri zorunlu kılacak standartlarımız eksik.
Oysa dünyanın birçok yerinde işe yarayan yöntemler belli: Danışmanlık, aile temelli destek ve toplum gözetimli programlar gibi alternatif müdahaleler…
Birleşmiş Milletler’in 2019’daki raporu da bu konuda çok net: Tutuklama çocuklarda kalıcı travma bırakır. Biz çocukları suça karşı koruyalım derken, onları ikinci bir travmayla karşı karşıya bırakıyoruz.
Bir çocuğun tutuklanmasına karar vermeden önce sormamız gereken çok basit ama hayati bir soru var: Bu çocuğu gerçekten tanıyor muyuz?
Yaşı kaç? Ailesiyle ilişkisi nasıl? Daha önce bir travma yaşamış mı? Okula devam ediyor mu? Destek alabileceği bir çevresi var mı?
Bu soruların hiçbirine yanıt vermeden verilen bir tutuklama kararı, adalet değil, ezber olur. Oysa bu yanıtları ortaya koyan çok önemli bir araç var: Sosyal inceleme raporu. Sosyal hizmet uzmanları tarafından hazırlanan bu kritik rapor, bir çocuğun neden suça sürüklendiğini, hangi desteğe ihtiyaç duyduğunu anlamamızı sağlar. Aynı zamanda da şu soruya net yanıt verir: Bu çocuğu tutuklamaktan başka hiçbir yol gerçekten kalmadı mı?
Türkiye’de bu raporların tutuklama kararı öncesinde zorunlu hale gelmesi gerekiyor. Çünkü bir çocuğun hayatı hakkında karar verecek olan mahkeme, o çocuğun kim olduğunu tam olarak bilmek zorunda.
Tüm bu iyileştirmelerin sonuçlarını, etkilerini ve geliştirilmesi gereken yönleri tespit etmek için ise çocuk adalet sistemine ilişkin düzenli, şeffaf ve ayrıştırılmış verilere ihtiyaç var.
Özetle, çocukların suça sürüklenmesini, bir bebekten bir katil, hırsız veya gaspçı doğmasını önlemek ve bu çocukların yeniden suça yönelmelerinin önüne geçmek, eğitimden yerel yönetime, sosyal hizmetlerden istihdam politikalarına kadar çok paydaşlı, titiz ve koordineli bir sorumluluğu gerektiriyor. Koruyucu, destekleyici ve onarıcı yaklaşımların merkezde olduğu bütüncül bir sistem kurulmadıkça, tıkır tıkır işleyen bir çocuk adalet sisteminden söz etmek mümkün değil. Zaten çocukların gelişimsel, psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarının bütüncül şekilde değerlendirilmediği müdahale alanları olmadıkça, çocukların haklarından gerçek anlamda faydalandıklarını söylemek de mümkün değil.
Peki çocuklar neden suç işler? Araştırmalar, adalet sistemine giren çocukların büyük kısmının yoksulluk, aile içi şiddet, okul terki ve göç gibi yapısal sorunların gölgesinde büyüdüğünü gösteriyor. Bir çocuk suça sürüklenmişse, sadece o çocuğun değil, o çocuğu yalnız bırakan ve onun “onarılmasını” önemsemeyen sistemin de sorgulanması, suça sürüklenen çocuklar için uzman desteğinin güvence altına alınması, okulun ve toplumun çocuğa nasıl bir bugün ve gelecek vaat ettiğinin araştırılması gerekir.
Onarıcı Adalet Neyi Değiştirir?
Peki, tutuklama kararları yerine alternatif tedbirlerin öncelenmesi neleri değiştirir? İşte bu noktada “onarıcı adalet” kavramı devreye giriyor. Hem yasal hem de kurumsal düzeyde…
Baro’nun önerdiği gibi, adaletin amacı intikam değil, iyileşme olmalı. Suç işleyen çocukla mağdur arasında yüzleştirme, uzlaştırma gibi süreçler, yalnızca suçu değil, suçun doğduğu iklimi de dönüştürme gücüne sahip.
Bugünlerde kamuoyunda yankı bulan çocuk yaşta işlenen suçlar, aslında daha derin bir adaletsizlik zincirinin yansımaları. Eğitim yok, psikolojik destek yok, geleceğe dair bir umut da yok. Sadece “ceza” var. Ceza, bağlamından koparıldığında işlevsizleşir.
Baro tarafından hazırlanan belge, tutuklama kararlarının hâlâ ilk seçenek gibi uygulanmasını da eleştiriyor. Oysa tutuklama, çocuğun gelişiminde travmatik bir kesinti, bir kopuş yaratıyor.
Geçtiğimiz haftalarda Meclis’ten geçen 10. Yargı Paketi, çocuklar için hayati öneme sahip bazı maddeleri de içeriyor. Neydi bu maddeler? Ve neden bizi ilgilendiriyor?
Yeni düzenlemeyle birlikte, çocukların “denetimli serbestlik” gibi özgürlüklerini geri kazandıran uygulamalardan yararlanabilmesi, infaz kurumunda belli bir süre kalmış olmalarına bağlandı. Bu ne demek? Bir çocuğu, sırf prosedür tamamlansın diye, beş günlüğüne bile olsa cezaevine koymak meşru sayılabilecek. Oysa bir çocuğun cezaevinde geçirdiği tek bir gün bile, geri dönüşü zor izler bırakabilir; eğitim haklarını zedeler ve eğitimlerinden geri kalmalarına yol açar. Mesleki eğitim sürecinde ise, istihdam olanaklarını olumsuz etkileyebilir.
Teklifin ilk halinde çocukların eğitim evlerinden kapalı cezaevine “idare kararıyla” sevk edilmesi gibi tehlikeli düzenlemeler de vardı. Neyse ki bu maddeler kamuoyunun baskısıyla geri çekildi. Ama 18’inci madde yasalaştı ve bu madde, çocukların özgürlüklerinden yoksun bırakılmasını olağanlaştırıyor.
Peki ne gibi riskler doğuyor? Çocuklar, hâkim kararı olmadan, idarenin keyfi kararıyla cezaevine gönderilebiliyor. “Disiplin cezası”, “kurum düzenine aykırılık” gibi muğlak ve sübjektif kavramlar, çocukların özgürlüklerinden mahrum bırakılmasına gerekçe yaratabiliyor. Çocuğun üstün yararı gözetilmemiş oluyor.
Ne yapılmalı? Çocuklar için tutuklama ve hapis gerçekten son çare olmalı. Alternatif, toplum temelli modeller güçlendirilmeli. Mevzuatta çocukların yetişkinlerle birlikte değerlendirilmesine son verilmeli. Ve en önemlisi, ceza hukuku yaptırımlarının çocuklar özelinde son çare olarak kabul edilmesi yönünde bir irade benimsenmeli.
Genel itibarıyla çocuk adaleti söz konusu olduğunda toplumdaki tüm paydaşlara düşen büyük sorumluluklar var. Ama en büyük görev bize, sıradan yurttaşlara düşüyor. Çünkü adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil; pazarda, okulda, otobüste, Twitter’da, sokakta da tesis ediliyor. Bir çocuğa adil davranmakla, adalete bütünlüklü bir yaklaşımla bakmakla başlıyor her şey. Bir öğretmenin sabrında, bir hâkimin sezgisinde, bir ebeveynin gözyaşında, bir sosyal hizmet görevlisinin titiz raporunda, bir velinin kendi çocuğuna zorbalık yapan başka bir çocuğa yönelik yaklaşımında da saklıdır adaletin tohumu.
Adaleti yalnızca yetişkinler için ve yetişkinlere özgü şekilde kurgularsak, onu hep eksik bırakırız. Gerçek adalet, çocuğun üstün yararını gözeten, çocuklara da yer açan, onları kucaklayan, dışlamayan, ötekileştirmeyen ve topluma yeniden kazandırmak için onaran adalettir.
MENEKŞE TOKYAY