Arap Dünyası Nasıl Daha İyi Yönetilebilir?

Fikir ayrılıklarını “tehdit,” farklı görüşte olanları ise ziyadesiyle bertaraf edilmesi gereken “düşman” addetmek herkesin kaybettiği, kazananı olmayan bir oyundur. Fikir “çatışması” yaratıcılık ve ilerlemeyi teşvik eder. Farklı vizyonlar elzemdir ve sağlıklıdır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Bir diplomat ve uluslararası bir kamu görevlisi olarak çalışmam, pek çok yıl ülkemden uzakta kalmamı gerektirdi. Dünyayı dolaşıp birçok kültür ve halkı tanıma fırsatı bulduğum için şanslıydım.

 

Bu süreçte öğrendiğim oldukça önemli, vizyonumu ve düşüncemi de şekillendiren şeylerden biri, (genel kabulün aksine) tüm insanların tek bir aile olduğu olabilir. Umutlarımız ve kaygılarımız bir. Sevincimiz, kederimiz de bir. İnancımız, etnik kökenimiz, dilimiz veya rengimiz ne olursa olsun; adalet, eşitlik ve dayanışma gibi temel değerlerimiz farklılaşmıyor.

 

Nerede olursa olsun, insanlara korkularını ve özlemlerini sorduğunuzda alacağınız cevaplar birkaç önemsiz farklılık dışında tümüyle aynı olacaktır. Bu basit fakat engin hakikat gerçekten kabullenilmiş olsaydı, bu kadar şiddete, zulme, sefalete ve sonu gelmeyen trajediye tanık olmayacaktık. Başka bir ifadeyle, kurtuluş yolumuzun eşitlik, adalet ve dayanışma olduğunu anlamış olsaydık, devletler arasındaki ilişkilerde ve herhangi bir yerde ya da herhangi bir ülke sınırları içinde yaşayan halklar arasındaki ilişkilerde gelinen nokta bakımından dünya bugün olduğundan farklı olurdu.

 

Uluslararası Toplumun Bakışı

 

Eşitlik, adalet ve dayanışma yokluğunun, Filistin halkının maruz kaldığı adaletsizlik ile İsrail’in nükleer silah programı da dahil olmak üzere Arap meselelerine etkisine bakınca, ulusal güvenlik kavramımız kamu yararıyla şekillenmiş olsaydı ve şahsi heveslere bağlı olmasaydı dünyanın bölgesel meselelerimize ilişkin tutumu da farklı olur muydu diye merak ediyorum.

 

Birbirimizle ilişkilerimiz durağan olsaydı, dönemsel değişimler göstermeseydi, uluslararası toplum meşru endişelerimize farklı tepki verir miydi diye de soruyorum kendime. Yani kapalı kapılar ardında söylediklerimizle ulu orta söylediklerimiz aynı olsaydı, halklarımıza baskı altında tutmamız gereken bir engel değil de gücün kaynağı gözüyle bakılsaydı, anlaşmazlıkların çoğunun uzlaşmayla sonuçlandığını, yani düşmanlığımız ne şiddette olursa olsun köprüleri yakmamamız gerektiğini idrak etseydik, uluslararası toplumun tepkisi farklı olur muydu?

 

Kararlarımız ortak çıkarımızın doğru bir değerlendirmesine, yumuşak ve sert güç yeteneklerimizi ve stratejik kararlar alma sürecinde zamanlamanın önemini hesaba katan bir ulusal güvenlik politikasına dayansaydı, iş değişir miydi diye de merak ediyorum.

 

Dünyanın bizi önemsemesini istiyorsak, biz de dünyayı önemsemek zorundayız. Nükleer silah yarışı, iklim değişikliği, teknoloji devrimi ve kadın hakları gibi pek çok küresel meselede, doğrudan bizi etkilediğine inanmadığımız sürece, süregelen tartışmaların aktif katılımcıları değiliz. Bu tartışmalara katıldığımızda da bu, genellikle dar bir bölgesel perspektiften ve dışımızda kalan dünyanın anlamadığı bir dilde oluyor.

 

Eşitlik ve Adaletin Anlamı

 

Son 10 yılın tüm Arap başkaldırılarına bakarsak, sistemin değişime yol açacak başka herhangi bir yola izin vermemesinden kaynaklanan tüm bu isyanları yönlendirenin eşitlik ve adalet arayışı olduğunu görürüz. Bölgede Arap Baharı’nı bir komplo ve kıyamet alameti olarak tasvir etme çabalarının sonu gelmese de, mevcut sorunların temelindeki nedenlere eğilinmediği sürece, bu isyanların öyle ya da böyle geri döneceğine şüphem yok. Tunus ve Sudan bunun tipik örneği.

 

Arap isyanlarında farklı yollarla açığa vurulan eşitlik talebinin ima ettiği şey şu şekilde özetlenebilir: Hepimiz, bu “topraklara mensup olma” bakımından eşitiz ve bu da bizi  yönetime ortak eder; adalet ilkesi savunulmalı ve ayrım gözetilmeksizin tüm insanların haklarına saygı gösterilmelidir.

 

Yönetime katılmak demek; eşitlik, çoğulculuk, şeffaflık, hesap verme mecburiyeti, yetki devri, bağımsız yargı, güçlü sivil toplum ve bağımsız medyayı garanti eden iyi yönetim sistemi anlamına gelir. Demokrasi kusursuz bir sistem değil, ancak çağdaş dünyamızın insan onuruna nail olmak için sunduklarının en iyisi.

 

Demokratik bir sistem hiçbir suretle seçim sandığı ile sınırlandırılmış değildir. Demokrasi bireylerin değil kurumların üzerine kurulu, etraflı bir paradigmadır. Demokrasi, demokrasi kültürü bilinci oluşturacak ve pratiklerini konsolide edecek bir sivil toplumu gerektirir. Ve her şeyden önce herkes için özgürlük, eşitlik ve onuru garanti altına alan bir toplumsal sözleşme üzerine hakiki bir mutabakat gerektirir.

 

Demokrasi, halk tabanındaki deneyime uyarlanmak durumundadır ve bu nedenle süregelen bir değişim sürecidir. Demokrasinin farklı uygulama modelleri vardır. Fakat, yine de bir sistemin “demokratik sistem” olarak adlandırılabilmesini sağlayan asgari kriterler söz konusudur. Bu kriterlerden en önemlisi de ifade ve inanç özgürlüğü, partiler, bağımsız sendikalar ve dernekler kurmanın da aralarında yer aldığı medeni ve siyasi hakları kullanma güvencesidir.

 

Bölgemizde demokrasi varmış gibi göstermeye çalıştığımızda, genellikle gerekli çerçeveyi ve özgürlük, adillik ve tam temsili garantileyen kurumları oluşturmadan, seçimlere atlıyoruz. Çoğu zaman da kendi demokrasi markamıza, “eşsiz” kültürümüzün damgasını vuruyoruz. Bu da her türlü muhalefeti bastırmaya dönüşüyor.

 

Bu şekilde kendi kendimizi kandırmış oluyoruz, dünyayı değil. Fikir ayrılıklarını “tehdit,” farklı görüşte olanları ise ziyadesiyle bertaraf edilmesi gereken “düşman” addetmek herkesin kaybettiği, kazananı olmayan bir oyundur. Fikir “çatışması” yaratıcılık ve ilerlemeyi teşvik eder. Farklı vizyonlar elzemdir ve sağlıklıdır.

 

Hukukun Üstünlüğünü Anlamak

 

Peki ya adalet? Adalet, bağımsız ve seçilmiş bir yasama organı tarafından düzenlenen ve istisnasız herkese uygulanan soyut kurallar olarak anlaşılmalıdır. Mevzuat, iktidarın hizmetindeki araçlara değil adalete sıkı sıkıya bağlı olmalıdır. Pek çok Arap ülkesinin deneyimi, evrensel olarak tanımlanan ve kabul gören “hukukun üstünlüğü” ilkesine varmak için katedeceğimiz uzun bir yol olduğunu gösteriyor.

 

İnsan haklarına saygı meselesinde de, özgürlük ve insan onuru arasındaki simbiyotik ilişkiyi hâlâ anlamıyoruz. Buna ilaveten güvenlik, istikrar ve ilerlemenin temelinin halkı güçlendirmek olduğunu da kavramalıyız.

 

İnsan hakları sözleşmeleriyle güvence altına alınan siyasi, medeni, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların evrensel, bölünmez ve devredilemez olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Ayrıca hiçbir bölgenin “eşsiz” olmadığını ve insan haklarının jeopolitikte bir pazarlık kozu olarak kullanılmaması gerektiğini de kabul etmeliyiz. İnsan hakları herkes içindir.

 

“Rönesans”ımızın temeli olan bu kavramlar, Arap dünyasının büyük bir kısmında gözden düşen temel kavramların bazıları. İyi yönetim ve ilerleme arasındaki bağlantıysa aşikâr.

 

Yaşamlarımızı iyileştirmek istiyorsak benimsememiz gereken bazı temel gerçekler var: Hiç kimse kesin gerçeğin sahibi değildir; yaşamın kutsallığı mutlaktır; tüm insanların hakları eşittir; insan hakları devredilemez; ilerlemenin temeli bilimdir; yoksulluk şiddetin bir biçimidir; merhamet ve hoşgörü insanlığın özüdür ve sonuçta birlikte yaşamaktan başka seçenek yoktur.

 

Uluslararası İşbirliği Olmazsa Olmazdır

 

Ülkemizde ve aynı zamanda dünya ile etkileşimlerimizde pusulamız bu değerler ve temel gerçekler olmalı. Bu, iklim değişikliği, kitle imha silahları, terörizm, salgınlar, örgütlü suçlar ve siber güvenlik de dahil olmak üzere karşı karşıya olduğumuz küresel zorlukların üzerine gitmek için bir araya gelmek anlamına da geliyor. Küreselleşen bir dünyada işbirliği, etik bir zorunluluk olduğu kadar pratik bir gereklilik. Zira ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir ülkenin bu tehlikelerin üstesinden kendi başına gelmesi mümkün değil.

 

Üzücü olan şu ki çoğu zaman sözlerimizle eylemlerimiz birbirini tutmuyor. Örneğin herkes iklim krizinin farkında ama çok azımız bununla yüzleşmek için ne gerekiyorsa yapmaya istekli. Herkes salgının tehlikeli olduğuna dair uyarılarda bulunuyor ama aşıların üretim ve dağıtımı söz konusu olduğunda toksik milliyetçilik ve bariz ayrımcılık görüyoruz.

 

Alışkanlıklarımızı sıfırlamadığımız ve uluslararası sistemde daha adil ve eşitlikçi olmaya yönelik radikal düzenlemeler yapmadığımız sürece, korkarım kendi kendimizi yok etmemize sebep olabilecek bir yolda ilerlemeyi sürdüreceğiz.

 

Bu yazı Al Jazeera sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.