Bir Sorunsal Olarak Eğitim Sisteminin Ahval ve Şeraiti
Eğitim sisteminin yapısal sorunları her yıl yeniden gündeme geliyor ancak kalıcı çözümler bir türlü üretilemiyor. Eğitim-Sen, Özgür Eğitim-Sen ve Liyakat-Sen genel başkanları, eğitimin ahval ve şeraitini, öğretmen ve öğrenci sorunlarını, müfredat tartışmalarını ve çözüm önerilerini Perspektif için değerlendirdi.
Mülakat: Naman Bakaç
Her yıl eğitim ve öğretimin başlamasıyla birlikte eğitime ilişkin yapısal ve aktüel sorunlar daha bir sıklıkla konuşulmakta ve bu sorunlara dönük çözüm yaklaşımları da her meşrepten aktörler tarafından serdedilmektedir. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana öğrencisinden akademisyenine gencinden yaşlısına köylüsünden şehirlisine kadar bir bütün olarak eğitim sisteminin içinde bulunduğu ahval ve şeraitten veryansın edilmekte ancak bu veryansınları izole edecek sistemsel adımlar ya cılız atılmakta ya atılamamakta ya da atılan adımlar veryansın edilen ahval ve şeraiti düzeltecek boyuta bir türlü erişememektedir.
Eğitim sisteminin yozlaşan toplumsal yapıya, çürüyen toplumsal ahlaka ve kötücülleşen insanın iyileşmesine dönük yapılagelenler bugüne kadar idealize edilen bireylerin arzu edilen çoğunlukta yetiştirememesinden dolayı haklı olarak eleştirilmekte ve sorunlar galerisi sıklıkla dillendirilmektedir. Eleştirilerin odağındaki sorunlar kadar çözüme dönük yaklaşımları da almak için eğitim sendikalarının genel başkanlarından bu tabloya dair bakışlarını ve çözüm perspektiflerini ele alan bir soruşturma dosyası hazırladık. Soruşturma dosyamıza; Eğitimsen Genel Başkanı Kemal Irmak, Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer ve Liyakat-Sen Genel Başkanı Emir Kazak katkıda bulundu.
KEMAL IRMAK - Eğitim Sen Genel Başkanı
Eğitim sisteminde size göre gördüğünüz belli başlı hangi politik hususlar sözkonusu?
Türkiye’de eğitim sistemi uzun yıllardır çözüm bekleyen yapısal sorunlarla boğuşuyor. Bunların başında eğitimin piyasalaştırılması ve dinselleştirilmesi geliyor. Devlet, kendi okullarına yeterli bütçe ayırmak yerine özel okulları teşvik ediyor; teşvikler, vergi muafiyetleri ve devlet destekleriyle sermayeye alan açıyor. Böylece nitelikli eğitim, parası olanın erişebildiği bir ayrıcalığa dönüşüyor. Emekçi halkın çocukları ise çoğunlukla imam hatiplere, meslek liselerine ya da açık liselere yönlendiriliyor. Bu durum hem sınıfsal uçurumu derinleştiriyor hem de gençlerin yaşam seçeneklerini daraltıyor.
Laiklik ilkesinin sistematik biçimde aşındırılması da ciddi bir sorun olarak öne çıkıyor. Yeni müfredatta dini içerikler yoğunlaştırılırken bilimsel bilgi geri plana itiliyor. ÇEDES projeleri, zorunlu din dersleri ve tarikat-cemaat protokolleri aracılığıyla öğrencilerin özgür düşünce alanı daraltılıyor. Son dönemde karma eğitim karşıtlığı resmî politikaların bir parçası haline geldi; kız ortaokulları açılarak eğitimde cinsiyetçi ayrışma teşvik ediliyor. Bu adımlar hem toplumsal cinsiyet eşitliğini zedeliyor hem de öğrencilerin bir arada, eşit ve özgür koşullarda yetişmesini engelliyor. Ayrıca, zorunlu eğitim süresinin kısaltılmasına yönelik düzenlemeler, özellikle kız çocuklarının erken yaşta eğitimden kopmasına ve çocuk yaşta evlilik, ucuz işgücü gibi risklere daha açık hale gelmesine yol açıyor.
ÖĞRETMENLER AĞIR İŞ YÜKÜ, DÜŞÜK ÜCRET, MOBBİNG VE İTİBARSIZLAŞTIRMA KISKACINDA GÖREV YAPMAYA ÇALIŞIYOR
Öğrenci ve öğretmenler açısından hangi sorunlar göze çarpıyor?
Öğretmenler açısından da tablo farklı değil. Güvencesiz istihdam – ücretli, sözleşmeli, esnek çalışma – neredeyse norm haline geldi. Resen atamalar, keyfi görevlendirmeler ve sendikal baskılar mesleğin itibarını zedeliyor. Öğretmenler ağır iş yükü, düşük ücret, mobbing ve itibarsızlaştırma kıskacında görev yapmaya çalışıyor. Bu koşullar, mesleki motivasyonu ve eğitimin niteliğini doğrudan olumsuz etkiliyor.
Eğitimde eşitsizlikler her geçen gün daha da derinleşiyor. Yoksul, engelli ve mülteci çocukların önemli bir kısmı ya eğitim dışında kalıyor ya da parçalı, yetersiz bir eğitimle yüzyüze kalıyor. Dijital uçurum kapanmıyor; kırsal bölgelerde internet ve bilgisayar erişimi yok denecek kadar az. Deprem bölgesinde konteyner sınıflarda ders yapılması, çocuk yoksulluğu ile beslenme sorunlarının çözülememesi tabloyu daha da ağırlaştırıyor.
Buna ek olarak, anadilinde eğitim hakkının yok sayılması, milyonlarca çocuğu pedagojik başarısızlığa ve kültürel dışlanmaya mahkûm ediyor. Türkçe dışındaki dillerin dışlanması hem akademik ilerlemeyi sekteye uğratıyor hem de demokratik bir hak gaspına işaret ediyor.
Eğitim kurumlarını fiziksel ve donanımsal açıdan nasıl buluyorsunuz?
Tüm bunların yanı sıra, okulların altyapı ve fiziki donanım eksiklikleri kronikleşmiş durumda. Pek çok okulda yeterli sınıf, laboratuvar, kütüphane ve spor salonu bulunmuyor. İkili eğitim uygulaması hâlâ sürüyor; çocuklar sabahın köründen akşamın karanlığına kadar sağlıksız koşullarda eğitim görmek zorunda kalıyor. Yardımcı personel istihdamında yaşanan eksiklikler – temizlik, güvenlik, sağlık ve teknik hizmetlerdeki yetersizlikler – eğitim ortamını hem güvensiz hem de niteliksiz hale getiriyor.
GERÇEK ÇÖZÜM, KÖKLÜ BİR DEMOKRATİK DÖNÜŞÜMLE MÜMKÜNDÜR
Sıraladığnız bu kronik sorunlara yönelik sendika olarak, çözümleriniz nelerdir?
Eğitim Sen olarak çözüm yaklaşımımızın merkezinde kamusal, bilimsel, laik, cinsiyet eşitlikçi ve anadilinde eğitim anlayışı yer almaktadır. Çünkü eğitimde yaşanan sorunlar yalnızca pedagojik değil; aynı zamanda siyasal ve sınıfsal temellidir. Dolayısıyla gerçek çözüm, köklü bir demokratik dönüşümle mümkündür.
Her şeyden önce kamusal eğitim bütçesi ciddi biçimde artırılmalıdır. Türkiye’de eğitime ayrılan pay OECD ortalamasının çok altındadır. Biz diyoruz ki: Kaynaklar özel okullara teşvik olarak değil, doğrudan devlet okullarına aktarılmalıdır. Her öğrenciye ücretsiz ders kitapları, kırtasiye, ulaşım ve sağlıklı beslenme imkânı sağlanmalıdır. Çocukların açlıkla değil, nitelikli ve eşit eğitim hakkıyla buluşması en temel görevdir.
Laik ve demokratik bir müfredat yeniden inşa edilmelidir. Tek din, tek mezhep dayatmasına son verilmeli; AİHM’in zorunlu din dersi uygulamasına ilişkin kararı uygulanmalıdır. Eğitimde bilimsel bilgi, eleştirel düşünce ve özgür tartışma esas alınmalıdır. Tarikat ve cemaatlerle yapılan tüm protokoller iptal edilmeli, ÇEDES gibi projeler sonlandırılmalıdır. Karma eğitim ilkesi hem pedagojik gereklilik hem de toplumsal cinsiyet eşitliği açısından korunmalı ve geliştirilmelidir. Karma eğitim ile çelişen ve yasa dışı olan bütün uygulamalara derhal son verilmelidir.
YOKSUL, ENGELLİ, MÜLTECİ VE ANADİLİ FARKLI ÇOCUKLARIN EĞİTİM HAKKI GÜVENCE ALTINA ALINMALIDIR
Eğitim emekçilerinin hakları güvence altına alınmalıdır. Ücretli ve sözleşmeli istihdam türleri kaldırılmalı; tüm eğitim emekçileri kadrolu ve güvenceli çalıştırılmalıdır. Norm fazlası atamalarda keyfiyet son bulmalı, demokratik ve şeffaf süreçler işletilmelidir. Sendikal haklara dönük baskılar kaldırılmalı; ekonomik, sosyal ve mesleki saygınlığımız güçlendirilmelidir.
Eğitimde eşitlik için dezavantajlı gruplara pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır. Her okula özel eğitim öğretmeni, rehberlik personeli ve psikolojik danışman atanmalı; öğrencilerin ruh sağlığını korumak için ücretsiz psiko-sosyal destek programları hayata geçirilmelidir. Yoksul, engelli, mülteci ve anadili farklı çocukların eğitim hakkı güvence altına alınmalıdır.
Deprem bölgesinde okullar kalıcı, güvenli ve nitelikli biçimde yeniden inşa edilmeli; öğretmenlere lojman, tayin hakkı, ekonomik ve psikolojik destek sağlanmalıdır. Ayrıca toplumsal cinsiyet eşitliği temel bir ilke olarak benimsenmeli; ücretsiz kamu kreşleri açılmalı, kadın emeğini görünmez kılan düzenlemeler geri çekilmelidir.
Özetle biz diyoruz ki: Bugünkü haliyle eğitim sistemi eşitsizlik, yoksulluk ve itaat üretmektedir. Bunun yerine özgür düşünceye, bilime, laikliğe, toplumsal cinsiyet eşitliğine ve eşit yurttaşlığa dayalı kamusal bir eğitim sistemi inşa edilmelidir.
ABDULBAKİ DEĞER - ÖZGÜR EĞİTİM-SEN GENEL BAŞKANI
EĞİTİM SİSTEMİNİN VARLIĞI, KURGUSU VE İŞLEYİŞİ, İNSANİ-AHLAKİ BİR TARTIŞMANIN DÜZLEMİNE OTURTULMALI
Türkiye sistemi içinde eğitimin durduğu yer nedir? Eğitim; sistemin genel yapısı içinde nasıl bir işleyişi ve ilişkisi vardır?
Eğitim temelde siyasal sistem için “makbul vatandaş” ve ekonomik gereksinimler için “üretken bireyler” yetiştirmeyi arzular. Mevcut zorunlu kitlesel eğitim-öğretim bu açıdan bakıldığında genel bir ekosistemin parçası olarak değerlendirilmelidir. Eğitim sistemimiz siyasal-toplumsal gerçekliğimizin bir parçası olarak var ve alternatif bir toplum kurma üssü olarak lanse edilse de daha çok verili düzeni meşrulaştıran ve yeniden üreten statükocu bir merkez olarak yürürlüktedir. Tarihsel olarak da ve bugün de siyasal, ekonomik, kültürel eşitsizliklerin, tahakküm ilişkilerinin sterilize edilerek geleceğe taşındığı bir ideolojik-politik üs olarak varlığını sürdürmektedir.
Çok detaylı bir bahis olan bu mevzu Türkiye’de maalesef bir tartışma başlığı olamamıştır. Eğitim-öğretim sisteminin varlığını, kurgusunu, işleyişini insani-ahlaki bir tartışmanın düzlemine oturtmak olmazsa olmazdır. Zorunlu eğitimin kendisi başta olmak üzere, eğitimin yasal dayanakları, zorunlu din dersi, anadilde eğitim, tören-ritüeller, eğitim hakkı, öğrenim özgürlüğü gibi pek çok başlık bu alanın milyonlarca insan için nasıl bir kapatılma kurumu olduğunun müşahhas göstergesidir.
Eğitim alanının insanın varlığı, onuru, özgürlük ve haysiyeti için doğrudan bağlantılı olan başlıkların tümü, aynı zamanda eğitimin içinde yer aldığı siyasal-toplumsal yapının işleyişi ve niteliği ile doğrudan bağlantılı ve ilgilidir. Bu yüzden eğitim alanı ile ilgili sahici konuşmaların ve yapısal tedbirlerin imkânı bu siyasal-toplumsal gerçeklikle bağlantı kurulabiliyorsa vardır, mümkündür. Aksi taktirde eğitim mevzusunu okul lokasyonunda sınırlayan, MEB’in uhdesinde görüp orada tüketen bir anlayış en iyimser ifadeyle mevzuyu gözlerden kaçırıyor demektir.
Mevcut sistemin varlığını, kurgusunu, yapısını ve işleyişini tartışmaya açmamak için adeta işleyişle ilgili abartılı bir tartışma yürütülmektedir. Kılık kıyafetten öğretmen mülakatlarına, ders kitaplarından okul ziline, öğretmen atamalarından müfredata, sınav sonuçlarından eğitimdeki şiddete vs. uzanan pek çok başlık tartışılmaktadır. MEB’in, sivil toplum yapılarının ve toplumun da katılım gösterdiği bu tartışmalar sınırları çizilmiş belirli bir konuşma evreninde yürütüldüğü için tesirleri de sınırlanmış tabiri caizse ehlileştirilmiş bir eleştirellikle bağlanmışlardır. Bu eleştirelliğin ana odağında sistemin ve sistemin beklentilerinin muhafazası olduğunu unutmamak lazım.
RESMİ ANLATI, OKULDAKİ İŞLEYİŞİ MERKEZİYETÇİ, OTORİTER VE HİYERARŞİK KONUMLANDIRIRKEN, ÖĞRENCİLERİN ELEŞTİREL DÜŞÜNMESİNİ BEKLEMEK GERÇEKÇİ DEĞİLDİR
Eğitim kurumlarımız neden düşünen, sorgulayan, üretken ve ahlaki yönleriyle donanmış bir insan profili yetiştiremiyor?
Herkese standart bir programın dayatıldığı insandışı bir düzenden bahsediyoruz. Fiziksel yapı, ilişki, işleyiş insani olmadığı gibi büyük çoğunlukla öğrencilerin fiziksel, sosyal, duygusal ve bilişsel gelişimlerini destekleyen bir hüviyetten de yoksundur. İlişkinin, işleyişin, kurgunun insani olmadığı yerde öğrencilerin gelişip serpileceğini düşünmek, eleştirel düşünen, sorgulayan, alternatif arayışların peşinde koşan bir performans göstermelerini beklemek akla ziyandır. Zira böyle bir şey fiilen engellenmiştir. Bir takım derslerin işleyişinde bir takım doğruların klişeleşmiş şekilde aktarılmasından ziyade ilişkide, işleyişte öğrencilerin, ailelerin veya toplumun nasıl konumlandırıldığı önemlidir. Toplum nasıl ki devlet nezdinde şaibeli olmaktan kurtulamamışsa öğrenciler de saygı gösterilmesi gereken kişi(lik)ler olmaktan ziyade sistem nezdinde içeri alınıp şekillendirilmesi gereken pre-vatandaşlardır.
Bütün bunlara rağmen elbette okul içinde yapılıp edilen şeyler çok önemlidir. Okulların fiziki şartları, teknik donatıları, öğretmen niteliği, ders araç-gereçleri, sistemin işleyişi, kademeler arası geçişler, merkezi sınavlar, vs. Sayılamayacak pek çok başlığı burada sıralamak mümkün. Her bir başlığın sistemin işleyişine ve yetiştireceği insan profiline etkisi var ve bu yüzden her bir başlık anlamlıdır. Ancak ehem-mühim dengesini iyi ayarlamak ve sistemi ait olduğu bağlama ve tarihsel sürece oturtmak gibi bir zorunlulukla karşı karşıyayız. Bunu yapmadığımız taktirde bu yıl da olduğu gibi öğrenci kıyafeti, okul zili gibi başlıklarla bir eğitim konuşması yaptığımızı düşünebiliriz. Oysa çok kritik ve hayati iki temel mesele karşımızda duruyor. Birincisi hayatiyetini ısrarla sürdürdüğümüz mevcut zorunlu-kitlesel eğitim formu kendisini var eden koşulları yitirmiş ve düşünen, sorgulayan ve ahlaki donanımlara haiz profiller yetiştiremeyecek durumdadır. 19. Yüzyılın şartlarında varlık bulan bu yapının siyasal, ekonomik, bilimsel-felsefi ve teknolojik dayanaklarının tümünde köklü bir kırılma yaşanmıştır. Hayatın ritmi ve dili ile mevcut formun niteliği arasındaki mesafe uçuruma dönüşmüş durumdadır. Bu basit bir tespit olmanın ötesinde hayati önemdedir.
Resmi anlatı, toplumu her türlü ideolojik ve baskı aygıtıyla sıkıştırırken, okuldaki işleyişi bile merkeziyetçi, otoriter ve hiyerarşik olarak konumlandırırken aynı zamanda öğrencilerin dünyaya açık, eleştirel düşünmesini beklemek gerçekçi değildir.
EMİR KAZAK - LİYAKAT-SEN GENEL BAŞKANI
TOPLUM VİCDANINI VE ADALETİ YARALAYAN MÜLAKAT UYGULAMASINA SON VERİLMELİDİR
Sizden eğitimin yapısal sorunlarından çok, eğitim çalışanlarının sahada görülen aktüel sorunlarnızı sıralamanızı istesek neler söylersiniz?
Eğitim çalışanlarının aktüel sorunları olarak öncelikle; kamuda hiyerarşik ücret dengesinin bozulduğunu belirtmek gerekir. Son yıllarda kamuda aynı işi yapan ama farklı özlük haklarına sahip birden fazla istihdam tiplerinin ortaya çıkması kamu hizmeti sunumunda zafiyetlere sebebiyet vermekle birlikte özlük hakları noktasında da karmaşalara neden olmaktadır. Bunun dışında 3600 Ek Gösterge sorunu, proje okullarına yapılan atamalarda objektiflik ve şeffaflık kriterlerinin sağlanamaması, ödüllendirme kriterlerinin keyfi olarak uygulanması ve sosyal yardımların çalışanlar açısından ekonomik krizin derinleştiği günümüzde yetersiz kalması gibi acı gerçekler ilk göze çarpan hususlardır.
Toplum vicdanını ve adaletini yaralayan mülakat uygulamasının yine toplum nezdinde genel olarak torpil şeklinde algılanması dile getirilmesi gereken bir diğer başlıca aktüel sorunlardan biridir. Çünkü hayatta her şeyin telafisi vardır. Namazın, orucun, zekâtın kazası olur ama adaletin kazası olmaz. Milli Eğitim Bakanlığının sözleşmeli öğretmen istihdamı sürecinde ısrarla dayattığı mülakat (sözlü sınav) uygulamalarında öğretmen adaylarının hakları zayi olmuştur. Bu yüzden verilen sözler tutulmalı, tüm atama çeşitlerinde mülakat kaldırılmalıdır.
Yürürlüğe giren Öğretmenlik Meslek Kanunu’da (ÖMK) eğitim camiasının dertlerine derman olmadığı gibi ayrıştırıcı bir sonuç doğuran başlıca sorunlardan biridir. Öğretmen camiası; ücretli, sözleşmeli, akademi öğretmeni, öğretmen, uzman öğretmen ve başöğretmen başlıklarında 6 parçaya ayrılmıştır. Aday öğretmenlerin akademiye değil, danışman nezaretinde pratiğe ihtiyacı var. Öğretmenlerin lisans eğitimleri yok sayılmaktadır. Milli Eğitim Akademisine alınacak öğretmen adaylarına “öğretmen maaşı” ödenmelidir. ÖMK’nin yarattığı mağduriyet öğretmenleri emekli olduklarında peşlerini bırakmamakta, tazminatları kesilmektedir. Emekliliğini hak etmiş binlerce öğretmen aylıklarındaki anormal kesinti yüzünden emeklilik planlarını ertelemektedir. Çözüm ise basittir. Uzman öğretmen ve Başöğretmen tazminatları emekliliğe yansımalıdır.
ÜNİVERSİTELER YENİDEN ÖZERK VE ÖZGÜR BİR YAPIYA KAVUŞTURULMALIDIR
Liyakat-Sen olarak bir kurum olarak üniversitelere ve üniversite eğitimine dönük gördüğünüz sorunlar ve çözüm yaklaşımlarınız nelerdir?
Üniversiteler yeniden özerk ve özgür bir yapıya kavuşturulmalıdır. Kayyum rektör uygulamaları, kişiye özel akademik kadro ilanları gibi liyakati yok eden uygulamalar nedeniyle Yükseköğretim sistemimiz çökme noktasına gelmiş, son yirmi yılda verilen akademik kadroların sorgulanır hale gelmesine neden olmuştur. 2025 yılı YKS sonuçlarına göre 179 adayın eksi net ile üniversiteli olduğu iddiaları son derece üzücüdür. YKS sınav barajı uygulamasının kaldırılmasının sonuçları ağır olmuştur. Köklü üniversitelerimizin başında gelen Boğaziçi Üniversitesinin son hali üzücüdür. Yükseköğretim sistemimizi üniversite personeli açısından değerlendirirsek; Üniversitelerde görev yapan akademik ve idari personele; özür grubu, eş durumu ve isteğe bağlı tayin olma hakkı verilmeli, YÖK tarafından elektronik ortamda, hizmet süresi üstünlüğü esas alınarak, merkezi atamaların yapılması sağlanmalıdır.
Geçtiğimiz yıl uygulamaya geçen Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ne ilişkin bakışınız nedir?
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adı verilen 2024 yılında yürürlüğe koyulan öğretim programını değerlendirecek olursak; bilimi öncelemeyen hiçbir eğitim programı başarıya ulaşamaz. TYT-AYT sınavlarında sıfır çeken, matematik ve fen bilimleri branşlarında eksi nete düşen on binlerce öğrencimizin durumu eğitim sistemimizde matematik ve fen bilimlerine ağırlık verilmesi gerekliliğini ortaya koymaktayken, yeni müfredatta soyut içerikli derslere matematik ve fen bilimleri derslerinden daha fazla yer verildiği görülmektedir. Modern ve gelişen dünyaya ayak uyduran, endüstri 4.0 standartlarını yakalamak amacıyla yapay zeka temelli projeler geliştirilerek öğretmen ve öğrencilerimizin yararına kullanılması gerektiğini düşünüyoruz. Atatürk İlke ve İnkılaplarına uygun, laik ve bilimsel temele dayanan eğitim-öğretim talebimizi yineliyoruz.
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.
NAMAN BAKAÇ