Irak Siyasetinde Eski Aktör, Eski Kriz: Maliki Yeniden Gündemde
ABD işgali ardından ayağa kalkmaya çalışan ülkenin daha fazla parçalanmasına öncülük eden Nuri el-Maliki, başbakanlık makamına geri dönmeye çalışıyor. 2006-2014 arasında ülkeyi yöneten Maliki, mezhepçi megalomanisi yüzünden hayatını kaybeden yüz binlerce kişiyi aşağılayarak meydan okuyor. Siyasal sistemin, işgalin üzerinden yirmi yıl geçmesine rağmen, aynı aktörler etrafında dönüp durması, yeni siyasal denge üretememesi ve her krizde geçmişin en sorunlu figürlerine başvurması bir patoloji.
Geçmişin hayaleti Irak siyasetinin üzerinde dolaşıyor.
ABD işgali ardından ayağa kalkmaya çalışan ülkenin daha fazla parçalanmasına öncülük eden Nuri el-Maliki, başbakanlık makamına geri dönmeye çalışıyor. 11 Kasım’da parlamento seçimlerinde en fazla sandalyeyi kazanan mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani, rakibi eski Başbakan Maliki lehine görevinden feragat ederek başbakanlık adaylığından çekildi. Seçimlerde 46 sandalye kazanan Sudani ile 30 sandalye kazanan Maliki de hükümeti kurmak için Şii partilerin çatısı Şii Koordinasyon Çerçevesi’nin desteğini aramıştı. Sudani’nin siyasi düğümü çözmek ve mevcut tıkanıklığı gidermek söylemiyle verdiği kararın ardından, 2006-2014 arasında ülkeyi yöneten Maliki, mezhepçi megalomanisi yüzünden hayatını kaybeden yüz binlerce kişiyi aşağılayarak meydan okuyor.
Siyasal sistemin, işgalin üzerinden yirmi yıl geçmesine rağmen, aynı aktörler etrafında dönüp durması, yeni siyasal denge üretememesi ve her krizde geçmişin en sorunlu figürlerine başvurması bir patoloji. Maliki, “devlet inşası” söylemiyle meşrulaştırılan ancak pratikte kurumsal çöküş, mezhepsel kutuplaşma ve asker-siyaset ilişkisinin iç içe geçmesiyle hatırlanan bir dönemin sembolü. Geri dönüş ihtimali dahi bu mirasla hâlâ hesaplaşılmadığının acı göstergesi. Birbirini etkileyen pek çok dinamik nedeniyle başbakanlığı zor görünse de Maliki isminin yeniden gündeme gelmesi, sadece kişisel geri dönüş ihtimali değil; ülkenin kırılgan siyasal mimarisinin, mezhepsel fay hatlarının ve ABD-İran rekabetinin tekrar aynı eksene dönmesinin uzak olmadığının işareti.
Sünnileri Şeytanlaştırdı, Kürtleri Sınırladı
Maliki’nin özellikle 2010-2014 arasındaki ikinci döneminde izlenen dışlayıcı siyaset, Sünnilerin devletle bağının kopmasına ve Kürtlerle ilişkilerin sertleşmesine giden süreci hızlandırdı. Bu dönemde devlet aygıtı giderek mezhepçi bir karakter kazandı ve Sünni toplum sistematik biçimde dışlandı. Güvenlik bürokrasisinin ve yargının Şii-siyasi sadakat temelinde yeniden yapılandırılması, “terörle mücadele” söyleminin Sünni siyasetçiler, aşiretler ve siviller üzerinde baskı aracına dönüştü. Seçilmiş Sünni aktörlerin tutuklanması, görevden alınması veya etkisizleştirilmesi, Sünni vilayetlerde merkezi yönetimin yerel iradeyi bypass etmesi ve toplumsal talepleri güçle bastırmasıyla birleşince, sandık ve siyaset yoluyla hak arama fikri Sünni tabanda hızla anlamını yitirdi. Bu zeminde IŞİD’in yükselişi, ideolojik bir Sünni radikalleşmeden ziyade zoraki bir güvenlik ortamıyla pekişti. Sonuçta “IŞİD mi Bağdat mı?” ikilemi, 2014’te Musul’un çöküşüne giden yolun sosyopolitik arka planını oluşturdu.
Bu arka plan ışında Iraklı Sünniler için Maliki, yalnızca geçmişte kalmış bir lider değil; devletin güvenlik aygıtının siyasallaştığı, hukukun selektif uygulandığı ve muhalefetin kriminalize edildiği bir dönemin canlı hafızası. Özellikle 2012-2013 protestolarına verilen sert tepkiler, kitlesel tutuklamalar ve ölümler nedeniyle Maliki ismi Sünni siyasal ve toplumsal bilincinde kalıcı travma. Öyle ki, Eski ABD Büyükelçisi Ryan Crocker’a göre, Maliki “her çalının arkasında” bir Baasçı görüyordu. WikiLeaks belgelerinde de Maliki’nin Sünni tutuklular için gizli hapishaneler kurduğunu ve kendisine sadık bir soruşturma ekibi oluşturduğu ortaya çıkması, Sünni karşıtı siyasi paranoyasının düzeyini gösteriyor.
Maliki’nin başbakanlığı Bağdat-Erbil hattında ise kurumsal güvensizlik, merkezileşme baskısı ve krize açık bir denge ile karakterize edilebilir. İlişkiler, taktik iş birlikleri dışında yapısal sorunlar nedeniyle kalıcı bir uzlaşıya dönüşmedi. Maliki’nin güvenlik ve mali kaynakları Bağdat’ta toplama eğilimiyle hareket etmesi, IKBY’nin anayasal yetkilerinin fiilen daraltıldığı algısını güçlendirdi. Erbil, federalizmin “kâğıt üzerinde kalmaması” gerektiğini savundu. En kronik başlık enerji gelirleri ve bütçe payıydı. IKBY’nin Bağdat onayı olmadan petrol ihracına yönelmesiyle bugün halen çözülemeyen bütçe kesintileri Maliki döneminde başladı. Bu karşılıklı adımlar, ilişkiyi sıfır toplamlı bir pazarlığa kilitledi. Maliki döneminde Iraklı Kürtlerle ilişkiler stratejik ortaklıktan uzak, kriz yönetimiyle yürüyen ve merkez-çevre gerilimi tarafından belirlenen bir seyir izledi. Bu nedenle Kürtler açısından Maliki, federalizm fikrinin en kırılgan olduğu dönemi temsil ediyor. Bugün Kürtler Maliki ile resim verse dahi geri dönüş ihtimali, Kürtler için uzlaşıdan çok yeni bir gerilim dalgasının kapısını aralar.
İran’a Yakın, Arap Dünyasına Mesafeli
Maliki’nin adı bölgesel düzlemde en çok İran ile kurduğu yakın ilişki üzerinden hatırlanıyor. Tahran açısından Maliki, öngörülebilir, kriz anlarında “kontrolden çıkmayan” ve Irak’ta Şii siyasal alanı merkezi bir çerçevede tutabilen bir aktör. Maliki döneminin bıraktığı asıl miras, İran’ın Irak’taki nüfuz stratejisinin temel taşlarını döşemek oldu. Maliki’nin adının yeniden dolaşıma girmesi, İran’ın Irak’taki nüfuz stratejisinin sonucu. Maliki’nin devlet aygıtını merkezileştiren, güvenlik kurumlarını siyasal sadakat üzerinden yapılandıran ve Şii siyasal alanı tek bir eksende tutmaya çalışan yaklaşımı, İran’ın Irak’ta dağınık ama kontrol edilebilir bir güç mimarisi kurma hedefiyle örtüşüyor. Ancak bu işlevsellik, Irak toplumunun geri kalanı için derin bir maliyet üretti ve üretmeye devam edecek. Bugün Maliki’nin adı yeniden gündeme gelmesi, İran’ın stratejik başarısı kadar Irak siyasetinin yapısal başarısızlığını yansıtıyor.
Buna karşılık Körfez ülkeleri ve genel olarak Arap dünyası için Maliki, Irak’ı Arap sisteminden uzaklaştıran ve mezhepçi politikalarla iç dengeyi bozan bir figür. Maliki isminin yeniden gündeme gelmesi, son dönemdeki bölgesel değişim/normalleşme ve Irak’ın Arap dünyasıyla yeniden entegrasyonu açısından sorun demek.
Öte yandan, Maliki’yi var eden düzeni kuran ABD açısından ise bu isim Irak dosyasındaki en büyük çelişkilerden biri. Washington, Maliki’nin mezhepçi ve tekçi yönetim tarzının ülkeyi istikrarsızlaştırdığını ve güvenlik kurumlarını işlevsizleştirdiğini bizzat tecrübe etti. Ancak Maliki, ABD için sınırları bilinen, refleksleri öngörülebilir ve kriz anlarında kontrol dışına çıkmayan “tanıdık” bir figür. Yeni durumda çok zor görünse de Washington, Irak’ta gerçek bir siyasal dönüşümün maliyetini üstlenmek yerine, sistemin ürettiği sorunlu figürlerle çalışmayı tercih edebilir. Bu ihtimalde ABD’nin istikrardan ziyade, yönetilebilir bir kırılganlığı tercih etmesi Irak için felaket İran için zafer olur.
ABD’nin yeniden Maliki’ye rıza göstermesi ihtimali, Ankara ve Şam açısından gergin bir siyaset demek. Zira Türkiye-Irak ilişkilerinde Maliki travması halen canlı. Başbakanlığının ilk yılları dışında Ankara’nın Bağdat ile oldukça zor bir süreç geçirdiği sır değil. Son yıllarda dizayn edilen ikili ilişki zemini hızlıca kayabilir. Bunun dışında Maliki Suriye’nin yeni lideri Ahmet eş-Şara konusunda da olumsuz bir kanaate sahip. Esad rejiminin devrilmesinden bu yana yeni Şam yönetimiyle normalleşme eğiliminin karşısında yer alan en görünür isimlerden biri.
Şii Evinde Direnç
Irak’ın 2003 sonrası güç paylaşım sistemine göre, cumhurbaşkanlığı Kürtlere, başbakanlık Şiilere ve meclis başkanlığı Sünnilere veriliyor. Son seçimlerle birlikte parlamentodaki 329 sandalyenin yaklaşık 180’i Şii Koordinasyon Çerçevesinin elinde. Başbakan adayı bu yapı tarafından belirlenecek olsa da onay süreci ABD-İran dengesi, Şii dini otorite Ayetullah Ali Sistani ve hatta Mukteda es-Sadr’a uzanan çok katmanlı bir mekanizmaya tabii.
Maliki’ye yönelik en sert itirazlar Şii cepheden geliyor. Sistani, Maliki döneminde belirginleşen otoriterleşmeyi ve kişiselleşmiş iktidar anlayışını Irak’ın toplumsal dokusu için tehlikeli buluyor. Sistani’nin günlük siyasete mesafeli ama ilkeler konusunda net duruşu, Maliki’nin neden dini meşruiyetten yoksun kaldığını açıklıyor. Necef “seçim” yapmasa bile, bazı seçenekleri siyasi olarak uygulanabilir olmaktan çıkararak alanı daraltabiliyor.
Şii lider Sadr da Maliki’yi Şii siyasetini devlet gücüyle tekelleştiren, toplumsal meşruiyetten kopuk bir elitin temsilcisi olarak görüyor. Sadr hareketi açısından Maliki, “Şii iktidarı”nı güvenlikçi bir projeye indirgeyen figür. Son seçimleri protesto eden ve şu anda parlamenter siyasette varlık göstermeyen Sadr’ın siyasete olası geri dönüşü, Maliki ile rekabeti yoğunlaştırabilir, pozisyonları sertleştirebilir ve Şii sokağında tırmanma riskini artırabilir.
Koordinasyon Çerçevesi bünyesindeki İran’a göbekten bağlı Şii milis grupların siyasi yapıları ile daha geleneksel Şii siyasi partiler arasında başbakan adayları dahil pek çok alanda anlaşmazlık var. Bu kamplar arasında ABD-İran ilişkilerinin nasıl yönetileceği, Haşdi Şabi’nin geleceği ve dış politikada önemli ayrışma mevcut. Silahlı kanatlar açısından kendilerine yakın bir başbakan, yasal zırh anlamına geliyor. Geleneksel partiler ve devlet yanlısı güçler için ise başbakanlık, ekonomik istikrar, uluslararası erişim ve yaptırımların sınırlanması demek. Bu nedenle başbakan seçimi, devletin güvenlik politikasını kimin belirlediği ve şiddet tekelini kimin kontrol ettiği sorusundan ayrı düşünülemez.
Başbakan tercihi, ülkenin istikrarlı bir siyasi sisteme doğru mu ilerleyeceğini yoksa ABD işgalinden bu yana ülkeyi tanımlayan parçalanma ve çatışma döngülerine geri mi döneceğini belirleyecek. Maliki ile Sudani bu iki tercihi temsil ediyor. Sudani üç yıllık başbakanlığında siyasi/ekonomik istikrar ve diplomasiyle güçlü bir yer kaplarken, Maliki ise yozlaşmış derin devlet ve yıkımı temsil ediyor. Bu açıdan özellikle İran’a baskılar ve bölgenin içinden geçtiği dönüşüm Şiilerin makul bir adaya yönelmelerini gerekli kılıyor. Bu bağlamda, bazı partilerin yaklaşan iç ve bölgesel sorunlar nedeniyle Maliki’nin yeniden göreve gelmesine karşı çıkarken, Sudani’nin geri çekilerek Maliki’nin adaylığını ittifakın önüne koyması siyasi taktik. Zira Maliki’nin önündeki engeller azımsanacak gibi değil. Şii siyaset mimarisinde güçlü veto aktörleri Sistani ve Sadr’ın yanı sıra Sünni liderler Maliki’ye rıza göstermeyecek. Yine Batılı başkentler ve bölge ülkeleri de Maliki’yi İran’a aşırı derecede yakın bir figür olarak değerlendiriyor. Bu engeller aşılamazsa, Koordinasyon Çerçevesi yeniden Sudani’ye dönebilir. Böyle bir senaryoda Sudani hem siyasi olgunluk sergilemiş olacak hem de mevcut alternatiflerin yetersizliğini ortaya koymuş olacak. Ancak Koordinasyon Çerçevesi’nin güçlü bir başbakan yerine “hizmetkar” işlevi görebilecek bir idari figürde ısrar etmesi ise Sudani açısından açmaz.
Irak, Maliki’ye mi Mahkûm?
Başbakanlık yarışının nasıl sonuçlanacağı ayrı bir yazı konusu. Ancak mezhepçiliği seçim aracı olmaktan çıkarıp yönetim sistemine ve korku aygıtına dönüştüren Maliki, ülkenin yıkımının mimarı. İktidarı yılları, devleti yeniden inşa etmesiyle değil boşaltmasıyla hatırlanacak. Görevde olduğu sekiz yıl içinde 500 milyar dolar buharlaştı ve bu ülkenin modern tarihindeki en büyük yolsuzluk. Oğlu Ahmet Maliki ve yakın çevresindeki kişilerin Ürdün bankalarında ve offshore hesaplarında milyarlarca dolar olduğu iddiaları, devletin kasıtlı ve endüstriyel ölçekte yağmalandığına işaret.
Bu nedenle Maliki’nin halen başbakanlık iddiasında bulunması, sistemin hastalıklı yönü. Maliki’nin dönüş ihtimali çözüm arayışını değil, çözüm üretme kapasitesinin tükenişini simgeliyor. Geri dönüş, halen iyileşme umudu olan sistemin onarılamaz olduğunu gösterecek ve sistemin başarısızlığının tahkimi olacak. Asıl soru “Maliki geri döner mi?” değil; “Irak neden hâlâ Maliki gibi isimlere mahkûm?” Bu yanıtlanmadıkça, Bağdat’ta isimler değişse de krizler değişmeyecek.
MEHMET ALACA