İran’ın Liderliği Çökertildi — Bundan Sonrasını Türkiye Belirleyecek
Türkiye işlevsel bir İran’a ihtiyaç duyuyordu. Ankara’nın doğu kanadında işlevsel bir İran, rakip bile olsa diğer tüm Türk hamlelerini yönetilebilir kılan koşulun ta kendisiydi.
Türkiye, İran’a karşı dört yıl boyunca galip geldi. Ankara; Suriye, Kafkasya, Irak ve Kürt meselesinde, Tahran’ın kaybettiği her alanda zemin kazandı. Bu strateji, belirli bir tür düşman gerektiriyordu: Vekalet savaşlarını kaybedecek kadar zayıf, kendi sınırlarını koruyacak kadar tutarlı bir rakip.
Cumartesi günkü saldırılar bu rakibi etkisiz hale getirmiş olabilir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu saldırıları “derinden rahatsız edici” olarak nitelendirdi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan birkaç saat içinde İran, Irak, Suudi Arabistan, Mısır ve Endonezya’yı aradı. Türkiye, “bu çatışmada hiçbir ülkenin tarafında olmadığını” açıkladı. Her kelime önceden yazılmıştı.
Asıl soru ise Ankara’nın ne dediğinden ziyade, ihtiyaç duyduğu rakibi ortadan kalktığında ne yapacağıdır.
Bu hafta sonu Tahran’ı izleyen tüm bölgesel aktörler arasında Türkiye ayrı bir yerde duruyor. Bunun nedeni, en çok kaybedecek olan ülke olması değil. Mesela Irak’ın maruz kaldığı riskler tartışmasız daha derin, Şii siyasi yapısı, Haşdi Şaabi ağları ve enerji hatları doğrudan tehdit altında. Ancak diğer hiçbir ülke, İran’la Türkiye kadar derin bir temas kurmadı.
Türk-İran sınırı, Orta Doğu’da geçerli en eski sınırdır. 1639’da çizilen bu sınır, onu ortaya çıkaran iki imparatorluğun da çöküşüne rağmen varlığını korudu ve Tahran’daki her rejim değişikliğiyle de güçlenmiştir. Çünkü yapısal mantık hiç değişmedi: Kürtlerin kontrol altına tutulması konusunda ortak bir çıkarlar. Bu mantık, Şah’ın düşüşü, Devrim Muhafızları’nın yükselişi ve Suriye ile Irak’ta on yıl süren vekâlet savaşları boyunca da devam etti. Sonuçta bu, bölgedeki hiçbir başka ikili ilişkiye benzemeyen bir şey üretti. Üretilen şey güven değildi, altyapıydı. İşte bu altyapı şimdi daha önemli.
Hakan Fidan on yıl boyunca yönettiği MİT, bu süre zarfında Devrim Muhafızları’nın çok sayıda kademesiyle temaslar kurdu. Bunlar, hiçbir NATO ülkesş dışişleri bakanında bulunmayan türden ilişkilerdi. Türkiye, İran’daki en büyük diaspora topluluklarından birine ev sahipliği yapıyor. İran’ın kuzeybatı sınırında, 12-20 milyon Türk’le olan derin bağları Ankara’ya uydu görüntülerinin sağlayamayacağı toplumsal kanallar sunuyor. Ve iki ülkeyi birbirine bağlayan değişken olan Kürt meselesinde Türkiye’nin iç süreçlerinin evrilmesi, Ankara’nın bu krize yaklaşımını, beş yıl önce sahip olduğu seçeneklerden farklı kılıyor.
Ankara, Suriye’de HTŞ koalisyonunu ve Aralık 2024’te Esad’ın düşüşünü destekledi. İran, Esad hükümetini güvence altına almak için on yıl ve milyarlarca dolar harcamıştı ve bununla birlikte Hizbullah’a giden kara koridorunu da kaybetti. Türkiye şimdi Suriye’nin güvenlik mimarisini belirliyor ve yeniden inşanın çerçevesini kuruyor. Kafkaslar’da, Türk Bayraktar insansız hava araçları ve askerî danışmanlar, 2020’de Azerbaycan’ın Karabağ’ı ele geçirmesine yardımcı oldu. Bu, İran’ın Güney Kafkasya’da Azerbaycan-Türkiye bağlantısı üzerindeki denge stratejisini çökerterek Türkiye’nin çıkarlarını daha da pekiştirdi. Irak’ta, Körfez’den Avrupa’ya uzanan, Bağdat, Katar ve BAE ile imzalanan milyar dolarlık bir koridor olan Kalkınma Yolu Projesi, bölgedeki ticaret geometrisini Türk çıkarları etrafında yeniden şekillendirdi. PKK ateşkesi ile Abdullah Öcalan’ın Şubat 2025’te örgütüne kendini lağvetme çağrısı yapması, 30 yıldır Ankara’yı İrqa ve vekilleri aracılığıyla da zorlayan en büyük iç güvenlik zaafiyetini ortadan kaldırdı.
Ankara dört yılda, dört cephede de ilerleme kaydetti. Ama asıl kelime “zafer” değil, “güvence”. Bu ilerlemelerin her biri, belirli bir mantığa dayanıyordu: İran’ın doğu sınırlarını tutabilecek, kuzeybatısındaki Kürt hareketlerini kontrol edebilecek, işleyen altyapı aracılığıyla enerji sağlayabilecek kadar ayakta olması, proksi çatışmalarını kaybedecek kadar ise zayıf olması. Türkiye, İran’ın devlet kapasitesini yok etmeye çalışmıyordu. İhtiyacı olan şey, işlevsel bir İran’dı. Ankara’nın doğu sınırında işler bir İran, hatta bir rakip olan bir İran, Türkiye’nin ilerlemesinin yönetilebilir olmasının koşuluydu.
“Türkiye’nin İran ile ilişkisi çok yapısal ve istikrarlı” diyor Texas A&M Üniversitesi Çatışma ve Kalkınma Programı Direktörü Harun Önder: ”Ankara, İran’da bölgesel bir aşırı genişleme yaşanmadığı sürece, her türlü İran hükümeti ile çalışabilir.”
Bu cümle Türkiye’nin İran’la ilgili mantığını tam anlamıyla özetliyor. Çünkü Türk-İran rekabeti asla varoluşsal değildi, ortak bir sınıra ve enerji altyapısına sahip, Kürt siyasi özerkliğiyle ilgili talepleri sınırlama konusunda ortak çıkarlar paylaşan rekabetçi bir mücadeleydi. Bu mücadele, Türkiye’ye uygun sonuçlar üretiyordu. Ama Cumartesi günü denklem yeniden yazıldı.
Kürt Değişkeni: Değişmeyen Tek Değişken
Türkiye’nin ne yapacağına karar vermeden önce, hangi senaryo gelişirse gelişsin Türkiye’nin neyi asla taviz vermeyeceğini belirlemek önemli. Son on beş yılda ve Türkiye’nin yönetmeye çalıştığı Suriye, Irak, Libya, Azerbaycan, Mısır, Balkanlar, Katar gibi her bölgesel kriz ve dış politika hesabı ilk önce bir filtreden geçmiştir: Bu, Türkiye’nin sınırlarında Kürt siyasi-askerî kapasitesini güçlendiriyor mu, yoksa zayıflatıyor mu? Bu, her şeyin düzenleyen organizasyonel mantıktır. Enerji güvenliği, mülteci yönetimi, diplomatik arabuluculuk… tüm bunlar önemli olsa da hepsi ikincil plandadır.
PJAK — PKK, İran’da önemli bir operasyonel varlık sürdürmüş olan tek Kürt silahlı örgütüdür. 2014 ile 2025 arasında, İran güçlerine yönelik saldırıların tahminen %70’ini ve bu çatışmalarda meydana gelen Devrim Muhafızları personelinin ölümlerinin yaklaşık %80’ini üstlendi. Tüm bunlarla beraber PJAK ve diğer Kürt siyasi aktörler, “İran Kürdistanı’nda Siyasi Güçler Koalisyonu” kurarak, İran hükûmetinin resmen yok olmasından önce bile, İran’daki yönetsel boşlukları doldurmak için hareket ediyorlardı. Ancak İran’daki Kürt hesabı, Türkiye’nin yıllarca gördüğü hesaplaşmayla aynı değil. PKK, Mayıs 2025’te kendisini feshedeceğini ve silahlı mücadelesini sonlandıracağını duyurdu. PJAK, bu kararı takip etmeyeceğini açıkladı. Bu ayrım önemli çünkü Türkiye’nin yürüttüğü Kürt çözümüyle ilgili süreç, eğer sürerse, Ankara’ya güvenlik öncelikli bir duruştan daha fazlasını sunacak diplomatik bir açılım fırsatı kazandırabilir. Türkiye’nin, PKK’yla çatışmasını çözmüş olması, PJAK’ın koalisyon ortaklarına farklı bir mesaj verebilir. Ankara’nın bu açılımı kullanıp kullanmaması, eski refleksin mi yoksa Kürtlerin İran’daki siyasi örgütlenmesini baskılamak yerine yönetilebilir kılma yönündeki daha yeni farkındalığın mı ön plana çıkacağına bağlıdır. Zayıflamış bir İran bu sınırı tutuyordu. Liderliği olmayan bir İran ise tutmaz. Ama boşluğu neyin dolduracağı, Türkiye’nin bir güvenlik garantörü olarak mı yoksa bir rakip olarak mı geldiğine bağlıdır.
Türkiye, İran’daki liderlik boşluğuna yanıt verirken, 2011’den bu yana yaşanan her büyük bölgesel krizde geliştirilen bir modeli esas alacak. Bu strateji, birbiri ardına gelen üç hamleden oluşuyor. İlk olarak kamuoyu önünde kınama gelecek. Bunun nedeni Ankara’nın ortaya çıkan stratejik sonuca itiraz etmesi değil, AK Parti-MHP koalisyonunun tabanının hassasiyetleri. Aynı konuşmada İran’ın Körfez ülkelerine yönelik misilleme saldırılarının kınanması, Türkiye’nin imzası niteliğindeki hamle. Yani, stratejik belirsizlik en üst düzeyde korunurken, her aktör Türkiye’nin hizalanmasından emin olamadığı için ona daha çok ihtiyaç duyuyor.
Arka plandaki iletişim kanalları ise ikinci sırada kullanılıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın saldırılardan saatler sonra İran Dışişleri Bakanı Arakçi’yi araması bir taziye diplomasisi değil, bir sinyaldi. Kim cevap verirse versin, “Türkiye’nin Tahran’la iletişim kanalı açık kalmaya devam ediyor” sinyali. Önümüzdeki haftalarda İran’da kim iktidarı ele geçirirse geçirsin, Türkiye’nin 2024’te Bağdat’taki Haşdi Şaabi liderliğine verdiği aynı mesajı alacak: Kürt sınırını yönetin, Türkiye de ilişkiyi yönetsin.
Türkiye’nin tercih ettiği sonuç, Devrim Muhafızları’nın konsolidasyonudur. Yani Tahran’da Fidan’ın ağının çalışabileceği, sınır güvenliğini sağlayacak ve 2026 ortalarında sona erecek doğalgaz tedarik sözleşmesini işlevsel şartlarda yeniden müzakere edecek pragmatik bir güvenlik hükümeti. Bu tercih, cumartesi gününden önce gerçekçiydi. Dokuz ay içinde İran’ın komuta yapısına karşı üç tur saldırıdan sonra, Devrim Muhafızları kadrosu o kadar zayıfladı ki konsolidasyon artık en olası tek sonuç değil; sadece Ankara’nın bakış açısından en arzu edilen sonuç.
Eğer İran parçalanırsa, Türkiye daha maliyetli bir sorunla karşı karşıya kalır. O zaman Suriye modeli devreye girer. MİT operasyonları, PJAK’ın örgütlenme alanını engellemek için İran’ın kuzeybatısına vekil güç yerleştirme planları, Zagros’taki PKK lojistik altyapısına karşı insansız hava aracı saldırıları devreye girer.Ancak İran, Suriye değildir. İran’ın kuzeybatısında yapılacak bir Türk güvenlik operasyonu, Suriye’deki dört operasyonun asla taşımadığı tırmanma risklerini beraberinde getirir.
Türkiye Stratejilerinin Önleyemeyeceği Üç Risk
Enerji en acil mesele. İran, sözleşmesi 2026 ortalarında sona erecek bir boru hattı aracılığıyla Türkiye’nin doğal gaz ihtiyacının %15-16’sını karşılıyor. Yıllarca süren LNG çeşitlendirmesine rağmen bu tedarik Türkiye’nin genel ithaalatında hala baskın konumda. Eğer enerjide bir risk meydana gelirse, bu, halihazırda %45 enflasyonla mücadele eden bir ekonomi için maliyetin katlanması anlamına gelir.
Mülteci sorunu siyasi açıdan varoluşsal bir tehdit oluşturuyor. Türkiye’de, halihazırda iç politikadaki denklemleri belirleyen göç meselesi var.Yaklaşık üç milyın Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor. İran’dan gelecek 3-5 milyonluk bir dalga, ülkeyi yöneten siyasi koalisyonu potansiyel olarak parçalayabilir.Türk Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ocak ayında parlamentoya kademeli acil durum planlarıyla ilgili bilgi verdi. İranlı mültecilerin Türk topraklarına girmesini engellemek için İran topraklarında bir tampon bölge kurma seçeneği de planlar içinde yer alıyordu. Bu sçenek artık acil durum planından ziyade aktif planlamaya daha yakın.
Azerbaycan faktörü, ne Türkiye’nin ne de herhangi bir analistin net bir şekilde çözemediği bir konu. İran’ın kuzeybatısında yaşayan 12-20 milyon Azerbaycanlı Türk, İran’da işleyen bir hükümet varken bir koz oluşturuyor. Bu koz, İran’ın yönetimi çöktüğünde, Türkiye sınırına doğru potansiyel bir kitlesel harekete dönüşüyorlar. Bu da Türk kamuoyunun akrabalarını istediği ama kapasitenin karşılayamayacağı bir baskı yaratıyor. Bu ikilem için hazır bir çözüm yok.
Türkiye İçişleri Bakanı, saldırılardan saatler sonra Azerbaycan ve Irak’taki mevkidaşlarını aradı. Her iki ülke de İran ile sınır komşusu. Bu koordinasyon bir protokol değil, İran’ın doğu illerindeki durumun kötüleşmesi halinde Türkiye’nin ihtiyaç duyacağı mimarinin başlangıcı. Erdoğan, sınır güvenliğinin şimdilik istikrarlı olduğunu teyit etti: “Polis, jandarma ve istihbarat servisleri gerekli tüm önlemleri alıyor.” Bu ifade hem güven verici hem de istikrarın sürekli bakım gerektirdiğini hatırlatıyor.
Türkiye’nin Cumartesi günü sunduğu senaryo, yönetilebilir bir rakip için yazılmıştı. Kamuoyunda tarafsız, özelde pozisyon alan, arabuluculuk teklif eden, Kürtlerin sessizce kontrol altında tutulmasını talep eden bir senaryo. Bu senaryo, Ankara’ya dört cephede ve dört yıl boyunca iyi hizmet etti. Önümüzdeki otuz gün içinde Tahran’da yaşanacaklar, aynı senaryonun hala geçerli olup olmayacağını veya Türkiye’nin, oyun planını tasarlanmadığı bir durumla karşı karşıya kalıp kalmayacağını belirleyecek. O durum da şu: Ankara’nın şartlarına göre zemin kaybeden bir rakip değil, aynı anda herkesin şartlarına göre zemin kaybeden bir devlet.
GÜNEY YILDIZ