Liyakat ve Mülakat Arasında

Liyakatin ikinci plana itilmesinin, sadakatin kurumdan ziyade siyaset yapıcılara ya da belli cemaatlere mahsus kılınmasının ve en nihayetinde bürokrasiye zorla giydirilen politik elbisenin bedelini tüm Türkiye ödemiştir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Siyasal kurumların niteliği toplumsal refahın artması ve eşitsizliklerin azalmasında önemli bir rol oynar. Sürdürülebilir büyüme ve kaynakların adil bir şekilde paylaşımı da ancak ve ancak kapsayıcı siyasal kurumlar sayesinde gerçekleşebilir.

 

Kurumların kapsayıcılık seviyesi bir ülkenin demokrasisi hakkında da birçok fikir verebilir. Demokrasinin yerleşik yönetim şeklini aldığı toplumlarda siyasal kurumlar; araştırma-geliştirme ve inovasyon için gerekli zemini hazırlarken, fırsat eşitliği ilkesini kurumsallaştırarak yetişmiş insan kaynağını küstürmeme ve hakkaniyetli bir rekabet ortamını yaratma noktasında kritik birer rol üstlenir. Liyakat ise bir kurumun kapsayıcılık seviyesini belirleyen en önemli mekanizmalardan biridir.

 

Toplumdaki belli etnik ya da dini grupları yasa yapım süreci ve kurumsal mekanizmalardan uzak tutmak üzere dizayn edilen kurumlar dışlayıcı olarak nitelendirilebilir. Güney Afrika, İsrail ya da belli bir süre boyunca ABD’de görülen ve ırkçı politikalardan beslenen apartheid rejimleri dışlayıcı kurumlara güzel birer örnektir. Bu yapılar yarattıkları siyasal eşitsizliklerin yanı sıra kaynakların kontrolünü dar bir çevreye mahsus kılarak kaynakların yanlış kullanımına ve israfına yol açmakta ve de fırsat eşitliği ilkesine zarar vererek bir yandan ekonomik eşitsizlikleri körüklemekte bir yandan da beyin göçüne yol açmaktadır. Dolayısıyla toplumların refah ve özgürlük seviyesi büyük oranda sahip oldukları siyasi kurumlar tarafından belirlenmektedir. En nihayetinde demokrasi büyük oranda siyasal kurumlar tarafından şekillenen bir rejim biçimidir.

 

Peki siyasal kurumlar, onları meydana getiren ve sürekli dizayn eden bireylerden ne kadar bağımsızdır? Siyasal kurumların kalitesi ve kapsayıcılığı bir anlamda onlara hayat veren bireylerin niteliğiyle ölçülebilir. Eğer bir kurumun işlevi, görev ve sorumluluk alanları yetkin kişiler tarafından tayin edilmiş ve sonra da bu kurumun bünyesinde çalışan bireyler liyakat esas alınarak seçilmiş ise kapsayıcılıktan söz etmek mümkündür. Bu tip kurumlar kalkınma politikalarını başarılı bir şekilde hayata geçirir ve sürdürülebilir refahın önemli aktörlerinden olurlar. Öte taraftan sadece yönetici elitin veyahut toplumun dar çıkar gruplarının menfaatlerini korumaya yönelik dizayn edilen ve çıkar grupları dışında kalan bireyleri kurum bünyesi dışında tutan siyasal yapılar toplumdaki ekonomik ve siyasal eşitsizlikleri arttırırlar. Böylece siyasal ve ekonomik istikrarsızlık yaratırlar.

 

Ekonomik büyüme rakamlarının merakla beklendiği ve sürekli büyüme arzusuyla yanıp tutuşan ülkemizde ise kapsayıcı siyasal kurumların varlığından söz etmek zordur. Bu sorunun, mevcut iktidar ile birlikte ortaya çıktığını iddia etmek de hâkezâ bir o kadar güçtür. Fakat birazdan da gösterileceği gibi, mevcut yönetim altında kurumların dışlayıcılık kapasitesi çok farklı bir boyuta taşınmıştır. Bu yazı siyasal kurumların bir ülkenin refahını artırma noktasında oynaması gereken etkin rolün, ülkemizde son yıllarda daha da sıklıkla uygulanan mülakat uygulamalarıyla nasıl erozyona uğradığına değinecektir.

 

Devlet Mülakat Yapar mı?

 

Özellikle 2008 finansal krizi ile beraber siyasal merciler tarafından yeterince denetlenmeyen ve düzenlenmeyen kurumların yol açtığı felaketlere şahit olduk. Dolayısıyla serbest piyasa teorilerinin aksine devletin ekonomiye “yerinde” müdahalesi artık zaruri bir politika. Aslında siyasi kurumlar, ideolojik ve partizan kaygılardan bağımsız olarak ekonomik kalkınma gayesine yönelik politikaların devlet ve özel sektör iş birliği çerçevesinde geliştirilmesine öncülük edebilirler. Sahip olunan kapsayıcı kurumsal kültür, bu kurumların sürece farklı kesimleri dahil etmesini ve liyakat esaslı seçilmiş kadrolarla politika üretmesini mümkün kılar. İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya, Fransa, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin gösterdikleri ekonomik atılımlarda siyasal kurumlar belirleyici rol oynamıştır.

 

Özellikle ekonomik kalkınma politikalarını geliştiren bürokratik kadroların, inovasyon ve AR-GE süreçlerinde belirleyici rol oynayacak olan araştırmacıların işe alım süreçleri, refahın artması ve eşit şekilde bölüştürülmesi açısından kritik öneme sahiptir. Başarılı örneklerde gördüğümüz üzere bürokratik kadrolar ağırlıklı olarak liyakat esasına göre seçilmeli, ülkenin önde gelen eğitim kurumlarında yetişmiş parlak beyinler sadece prestijli şirketler için değil bürokratik pozisyonlar için de yarışabilmelidir.

 

Bir devlet kurumunda ya da üniversitesinde partizan bariyerlerle muhatap olmak zorunda kalmadan pozisyon elde eden bireyler, katma değeri yüksek çıktılar üretebilirler. Bu bireyler çalışma arkadaşlarının da torpilin az rekabetin yüksek olduğu süreçlerden geçtiğinin farkındadır. Bu da verimli ve uyumlu bir çalışma ortamını doğurur. Sonuç olarak, bürokratik pozisyonlar ülkenin en başarılı gençleri nezdinde talep gören prestijli pozisyonlar haline gelmekte, söz gelimi iyi bir okulun ekonomi bölümünden mezun bir genç McKinsey’de çalışmaktansa Hazine ve Maliye Bakanlığını rahatlıkla tercih edebilmektedir.

 

Benzer bir şekilde araştırma merkezlerini bünyesinde bulunduran ve inovasyona yön vermesi beklenen üniversitelerin de hem araştırmacı hem de akademisyen alım kriterleri özenle belirlenmelidir. Alım süreçleri bürokrasininkine benzer bir şekilde şeffaf olarak yürütülmeli, kadrolar önceden belirlenmiş isimlere değil de hedeflenen alanda gelecek vaat eden bireylere tahsis edilmelidir. Örneğin ülkemizde sıkça görülen uygulamalardan biri olan ve isimlere açılan akademik pozisyonlar; rekabeti azaltmakta, yetkin bireyleri dışlamakta ve üniversitelerde hizipleşmelere yol açmaktadır. Bu da üniversitelerimizi, araştırma ve sürdürülebilir insan kaynağının temini gibi misyonlarını yerine getirmekten çok politize olmuş âtıl kurumlara çevirmektedir. Öte yandan, liyakat usulüne dayalı ve şeffaf bir şekilde gerçekleşen alım süreçleri, alanında yetkin akademisyenlerin ABD veya Avrupa yerine ülkemizde kalmayı tercih etmelerini sağlayabilir. Böylece üniversiteler toplumsal refahın artması ve demokratik kurumların yerleşmesinde etkin rol üstlenebilirler.

 

Aslında şu ana kadar idealin resmini çizerken, ülkemiz realitesine pek dokunamadım. Gerek bürokrasi gerekse de üniversitelerde devlet kadrolarına alım süreçlerini liyakat usulünce gerçekleştirmeyen ülkelerde bu kurumlar nitelikli insanlar için bir çekim merkezi olmaktan uzaktır. Özellikle işe alım süreçlerinde uygulanan mülakatlar ve bu mülakatların karar verme süreçlerindeki ağırlıklı payı birçok genç için aşılamayacak birer bariyer niteliği görür. Dolayısıyla burada sorulması gereken soru şudur: İşe alım süreçlerinde devlet kurumları mülakat yapar mı? Elbette ki yapabilir, ama ‘nasıl yapılmalı?’ üzerine epey bir düşünmemiz gerekecek.

 

Mülakat, Sadakat, Liyakat…

 

Yazının başında ülkemizdeki kurumların dışlayıcı yapısının sadece mevcut iktidar ile özdeşleştirilmemesi gerektiğinden bahsettim. Örneğin İkinci Abdülhamid kurumlardan ziyade kendisine sadakati önemserdi. Çok sık bir şekilde sadrazam değiştirir ve yakın çalışma arkadaşlarını ehliyetlerini göz önüne alarak değil de onlara duyduğu güven hissine göre belirlerdi. Sonrasında da İttihatçılık yükselmenin önemli bir kriteri haline geldi.

 

Tek parti döneminde yaşanan devlet-parti bütünleşmesi belki de kurumların dışlayıcılığının kurumsallaştığı bir dönemi simgeledi. Çok partili hayata geçtikten sonra dahi yaşanan her hükümet değişimi kritik pozisyonlardaki bürokratların ve yasa yapıcıların değişmesi ile sonuçlanmıştır. Etkin kadrolar büyük oranda bürokratların siyasi ideolojilerine göre belirlenmiştir. İslamcı/Muhafazakâr ya da Kürt kimliğinden ötürü senelerce bürokrasi tarafından yok sayılan kitleleri saymıyorum bile.

 

 

Bunun bir sonucu olarak örneğin FETÖ gibi yapılar devlet içerisinde gizli bir şekilde örgütlenmişler ve cemaat üyeleri gördükleri özel muamele sayesinde bürokraside çok üst pozisyonlara çok kolay bir şekilde yükselebilmişlerdir. Dolayısıyla her ne kadar ülkemizde parlamenter demokrasinin varlığından söz etsek de siyasal kurumların kapsayıcı olduğunu iddia etmek zordur.

 

Liyakatin ikinci plana itilmesi, sadakatin de kurumdan ziyade siyaset yapıcılara ya da belli cemaatlere mahsus kılınması ve en nihayetinde de bürokrasiye zorla giydirilen politik elbisenin bedelini ise tüm Türkiye ödemiştir.

 

En parlak zamanlarında dahi ülkemiz, kapsayıcı kurumlar üzerine bina edilmeyen zayıf bir demokrasi olmuştur. Fakat geldiğimiz noktada siyaset yapıcıların geçmiş hatalardan ders çıkardığını söylemek çok zor. Nitekim 17-25 Aralık 2013’te başlayan ve 15 Temmuz darbe girişimiyle yaşanan süreçler aslında bürokrasinin temizlenmesi ve liyakat esaslı seçim kriterlerinin getirilmesi için önemli fırsatlar sunmasına rağmen, iktidarın mevcut bileşenleri bu fırsatları siyasi kazanımlara çevirmekten imtinâ etmemiştir.

 

Bugün Türkiye’de bürokrasiye ve de üniversite kadrolarına işe alım süreçlerinde mülakat önemli bir yer tutmaktadır. Hatta birçok resmi ilanda mülakata ayrılan yüzdelik payda açıkça belirtilir. Örneğin Millî Eğitim Bakanlığı bursu ile yurtdışına eğitime gitmek istiyorsanız ya da herhangi bir devlet üniversitesinde araştırma görevlisi olmak istiyorsanız, mülakattan belli bir puanın üstünü almanız gerekmektedir. Aksi takdirde sınav puanı ya da genel not ortalaması sizden daha düşük olan rakibinize pozisyonunuzu kaptırabilirsiniz. Aslında mülakatın işe alım süreçlerinde rol oynamasında herhangi bir sıkıntı yok. Zira işe alım süreçlerinde adayın teorik ve gerekirse de pratik bilgisini ölçen hakkaniyetli bir mülakat, mevcut adayın işe yetkinliğini ve uygunluğunu da etkili bir biçimde ölçebilir.

 

Fakat insan, ülkemizdeki uygulama gerçekten böyle mi diye sormadan edemiyor. Maalesef ülkemizdeki mülakat uygulamaları büyük oranda işe alım süreçlerinde “makbul” adayların bir adım öne geçmesini sağlayan bir mekanizma halini almıştır. Adayın en son seçimde desteklediği parti, doğduğu şehir, mensup olduğu dini grup, üyesi olduğu dernek, mevcut iktidar politikalarına yaklaşımı, Kürt meselesi hakkında ne düşündüğü vb. sorular, karşısına rahatlıkla çıkabilir. Fakat gerekli referansları önceden bulmuş bir adaya bu tip soruların sorulması elbette ki lüzumsuzdur. Zira bu aday sadakatini yeterince kanıtlamıştır! Bu sorularla karşılaşan aday ise yeterince makbul olmadığını hemen anlamalıdır.

 

Liyakat birçok sesi bıçak gibi keserken, sadakate dayalı atamalar birçok tartışmayı beraberinde getirmekle kalmaz aynı zamanda ülkenin parlak beyinlerinin de geleceklerini başka yerlerde aramasında neden olur. Örneğin bir ülkede rektör atamaları aylarca süren eylemlere yol açıyorsa, devletin yüzlerce kurumundan sadece birisi olan Merkez Bankasındaki görev değişimi ulusal ve uluslararası çapta infiale sebep oluyorsa, ya da sıradan bir parti çalışanının büyük bir serveti nasıl biriktirdiği ülkenin gündemini haftalarca işgal ediyorsa, o ülkede liyakatten söz etmek pek de mümkün olmayacaktır. Bu nitelikteki siyasi kurumlar dışlayıcı bir hüviyete sahip olup, ekonomik kalkınma ve ulusal refaha herhangi bir katkıda bulunmayı bırakın mevcut eşitsizlikleri körükleyecek bir potansiyele sahiptir.

 

Liyakati Kurumsallaştırmak, Kurumları Kapsayıcı Kılmak

 

Siyasiler teorik olarak kapsayıcı kurumlar inşa etmeye ve işe alım süreçlerinde liyakati esas kılmaya karşı çıkmazlar. Fakat ülkemizde muktedir pozisyondayken herhangi bir siyasi grubun liyakati kurumsallaştırma adına önemli adımlar attığını söylemek zor. Dolayısıyla daha detaylı bir şekilde irdelenmesi gereken konu, siyasilerin ve siyasal kurumları inşa eden bireylerin neden sürekli olarak liyakatten kaçındığıdır.

 

Bu soruya birçok farklı cevap verilebilir. Türkiye gibi toplumsal kutuplaşmanın derin olduğu ve kimlik bazlı politikaların hala geçerliliğini şiddetli bir biçimde koruduğu ülkelerde siyasiler kendi çalışma ekiplerini oluşturmayı öncelerler. Bunda kişiler ve gruplar arası güvenin çok düşük seviyelerde olması da etkilidir. Ülkemizde siyasiler, muhalefet mensuplarını kendilerinin kuyularını kazmak için hazırda bekleyen düşmanlardan farklı görmezler. Bu da ideolojik olarak farklı pozisyonlara sahip siyasi grupların iş birliğini zorlaştırmakta ve devlet kadrolarının ideolojik esaslara göre belirlenmesine sebep olmaktadır. Mevcut kutuplaşma ve güvensizlik ortamı devam ettiği sürece kapsayıcı kurumlardan ve de liyakatten söz etmek mümkün olmayacaktır.

 

Bir başka sebep de ülkemizin ulus inşa sürecinde aranabilir. Osmanlı İmparatorluğu kurumsal bakiyesi üzerine devletimiz, seküler Türk kimliği dışındaki kimlikleri uzun bir süre boyunca tehdit olarak algıladı. Bu da genel tabir ile devlet kadrolarında sivil ve askeri birer vesayetin ortaya çıkmasına, siyasal segregasyonun kurumsallaşmasına yol açtı. Örneğin işinde çok yetkin muhafazakâr/İslamcı ya da Kürt bir birey, devletin liyakat esasları dışında kalmaktaydı. Devam eden süreçlerde ise devletin değişen güvenlik algısına göre farklı bireyler dışarıda tutulmaya devam etti. Böylece güvenlik endişelerini sömüren siyasiler, kendilerine has bürokratik kadroları oluşturmak için gereken legal zemini de oluşturmuş oldu. Günümüzde de çeşitli “güvenlik” soruşturmalarından geçemeyen bireylerin devlet kadrolarında kendilerine yer bulabilmeleri mümkün değildir.

 

Son olarak ülkemizde bürokratik kurumların baştan şekillendirildiği, devlet ve millet algısının yeniden kavramsallaştırıldığı Tanzimat daha iyi anlaşılmalıdır. Tanzimat reformları ile başlayan rasyonel siyasal kurumlar inşası İkinci Abdülhamid devri ile birlikte akamete uğramış ve “Weberyan” diye tabir edilen siyasal kurumlardan daha çok, lidere sadakatin esas olduğu patrimonyal siyasal kurumlar inşa edilmiştir. Devamında gelen İttihatçı yönetim ve Kemalist tek parti rejimi de bu gelenekten şaşmamış, hizipçiliğe ve lider kültüne yaslanan irrasyonel kurumlar inşa etmişlerdir. Böylece bürokrasi ve üniversiteler siyasiler tarafından sürekli olarak arındırılması gereken mecralar olarak görülmüştür.

 

Geldiğimiz noktada mülakat, sadece günümüz Türkiye’sindeki adaletsiz bir uygulama olarak değil aynı zamanda devlet kurumlarının ele geçirilme sürecinde etkin bir şekilde kullanılan bir metafor olarak da düşünülebilir. Geçmişte de ülkemizde farklı siyasi gruplar kendilerine devlet kurumlarını fethetme misyonu biçti ve kendi ideolojileri dışında kalan bireyleri kritik kurumsal kadroların dışında tuttu. Lakin bu stratejik hesaplamaların hem kendileri hem de ülke açısından doğurduğu zararlı sonuçlar ortadayken tekrardan böyle bir maceraya girmektense siyasal kurumlarımızı her türlü ideoloji ve kimlik bazlı aidiyetten arındırıp kapsayıcı bir hale getirmek birincil öncelik olmalıdır. Geleceğini yurt dışında arayan gençler için Türkiye’yi cazibe merkezi haline getirmenin de yegâne yolu budur. Sürdürülebilir refahın reçetesini farklı kapılarda arayan yönetici kadroların ise anlaması gereken, liyakatin kişilere olan sadakatten daha önemli olduğu ve kurumlara gösterilmesi gereken sadakatle çatışan bir doğaya sahip olmadığıdır.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.