Metin Önal Mengüşoğlu’nun Edebi ve Fikri Köşe Taşları
Araştırmacı-yazar Hamza Türkmen, şair Cahit Koytak ve Muş Alparslan Üniversitesi’nden akademisyen Ferhat Çiftçi, şair ve yazar Metin Önal Mengüşoğlu’nu anlatıyor.
Mülakat: Naman Bakaç
Türkiye’de İslami camianın yakından tanıdığı, düşüncelerine dikkat kesildiği, yaklaşımlarını ise bir hayli önemsediği, nadir ancak medyatik olmayan şahsiyetlerden biridir Metin Önal Mengüşoğlu. 60 yıldır düşünen ve düşündüren, sorgulayan ve sorgulatan, aklın ve kalbin marifetinden çıkmayan, hayatı ve dünyayı gelenekçi veya modernist tasavvurlarla değil vahiy temelli çerçeveleyip, bunu eleştirel bir tarzla yapmaya çalışan bir münevverdir kendisi.
Anaakım medyada görülmemesine rağmen dipten gelen bir ilgiyle ne düşündüğü merak edilen bu münevverin şiir, düzyazı, kurgusal metinler, portre, şehir yazıları ve inceleme metinlerini bir soruşturma dosyasıyla analiz etmeye çalıştık. Araştırmacı-yazar Hamza Türkmen, en yakın dostu bellediği şair Cahit Koytak ve Muş Alparslan Üniversitesi’nden, Taşranın Direnci Şehrin Bilinci eseriyle Mengüşoğlu’nu kaleme almış akademisyen Ferhat Çiftçi ile konuştuk.
"MENGÜŞOĞLU, DÜŞÜNSEL TUTARLILIĞINI MODERNİST YA DA GELENEKÇİ HAVZALARDAN DEĞİL ISLAH EKOLÜNDEN SAĞLADI"
Hamza Türkmen-Araştırmacı-Yazar
Geçmişten beri bildiğimiz ve takip ettiğimiz kimlik aşılayan kişilerin değerlendirmesi biraz da kendi kimliksel serüvenimizle ilişkilidir.
1970’li yılların başında ideolojik kavgalar ortamındaydık. İstanbul Hukuk Fakültesi’ndeydim. Üniversiteden bazı arkadaşlarımla kimliğimizi netleştirme kaygısı ve arayışı bizi alternatif okumalara itiyor ve benzer kaygıları taşıyan mümin yönelimli kişi ve çevrelerle diyalog ve müzakerelere mecbur kılıyordu. İşte aynı fakültede öğrencilik yapmış Metin Önal Mengüşoğlu ağabey ve onun beslendiği arka zemini oluşturan Kriter Dergisi, daha öncesinde Malatya Fikir Kulübü ve Said Çekmegil ağabeyden de o dönemlerde haberdar olmuştuk.
Kur’an merkezli eğitici materyal yoksunluğu içinde, Mehmet Akif’ten öğrendiğimiz perspektifle, resmî ideolojinin fikri ve yapısal barikatlarını aşmaya çalışıyorduk. Ufkumuzu ötelere taşımak isteyen arayışlar içinde bütünsel İslam temasını Hilafet ve Saltanat, İslam Davası, Yoldaki İşaretler, Kur’an’a Göre Dört Terim kitapları ve benzerleri ile aşmaya çalıştığımız yıllardı. Tüm perdelemelere rağmen Hayrettin Karaman’ın İslam Hukukunda İçtihad kitabı, daha lise son sınıfta bazı arkadaşlarımızla müzakere ettiğimiz önemli eserlerden birisiydi. Bu kitaplar o dönemde İslami tahkik ruhumuzu en fazla geliştiren ve bizleri araştırmalara sevk eden rehberlerimiz olmuştu. Artık devletçi, milliyetçi, sağcı tutumdan; resmî ideolojinin dizayn etmeye çalıştığı modernist din algısından; Osmanlı’dan devralınan mezhepçi ve bâtıni tasavvuf anlayışını taşıyan gelenekçi telakkilerden sıyrılıp ana kitabımız Kur’an’ı ve Resulullah’ın (s) uygulamalı Sünnet’ini anlamanın yolunu öğrenmeye çalıştığımız zamanlardı.
ARAYIŞ VE BİLİNÇLENME SÜRECİMİZİN EN GÜZEL ŞİİRLERİNDEN BİRİNİ, MENGÜŞOĞLU KRİTER DERGİSİ’NDE YAYIMLAMIŞTI
Necip Fazıl’ın Batılılaşma sürecine karşı duygusal ama tasavvufi sübjektifliğin anaforunu aşamayan çıkışları; Sezai Karakoç’un mistikliğe hapsolmuş “ikinci yeni” kalıbıyla “Diriliş Nesli” arayışları; neşriyat alanında Beyaz Saray yayıncılığı olarak karşımıza çıkan ve tarihi şartlarda donmuş kültürel hikmet arayışları İslami bütünlüğü kavramamıza yol açan bir sadelik taşımıyordu. İslam adına hem fikri ve akidevi hem usûlî/metodolojik hem siyasi ve metodik bir bütünsellik arayışı içindeydik. Bize dayatılan Türkiye ulusal sınırları içinde artık millici, devletçi, sağcı kimliklerden arınıp -ki o zamanlar henüz dindar sol öykünmecilik ya da Post-İslamcılık zuhur etmemişti- sadece Rabbimizin bizi tanımladığı gibi “müslim” sıfatıyla tanıklık yapma hamlesi, daha doğrusu “Türkiye tevhidi bilinçlenme süreci” yeni yeni filizleniyordu. Bu dönemin arayış ve bilinçlenme sürecini en güzel çerçeveleyen şiirlerden birisini Kriter’in 1979 yılının ilk sayısında Mengüşoğlu yayımlamıştı:
Asyalı Bir Ozanın Öğütleri
“…Ve Asya ve Avrupa
ve Afrika Amerika bile
her yer
Hak’kın egemenliğine girinceye dek
Ulaştırmalı tebliği
Kalemle, kılıçla ve dille
Cennete bir adım daha yaklaşmalısın
Bir adım daha şehadete.
Öyle donanmış olmalısın ki
Her an
İnsana söyleyecek sözün olmalı
Ya Hak söylemeli ya susmalı.” (‘79/1-6)
1976 Mayıs’ında yayımlanmaya başlayan Kriter Dergisi’ndeki bu sese, bir ay önce 1976 Nisan’ında yayınlanan Düşünce Dergisi’nden Ömer Özbay, Cumali Ü. Hasannebioğlu, Hüseyin Besli gibi İslami uyanış çabalarımızı bedii vurgularla güçlendirmeye çalışa veya Ağustos 1977’de yayınlanmaya başlayan Yeni Ölçü Dergisi’nden Hüsnü Aktaş’ın edebiyat alanında veya tiyatro sahnelerinden yükselen sesleri de duygu ve zihinlerimizde taze alanlar oluşturuyordu. 1978’de çıkan Aylık Dergi ile de bu alanlar yeni mevziler kazanıyordu. Ancak İslami uyanış fikrinin estetik hüviyet kazanmış halini bugüne kadar en çok sürdüren ve san’atın fıtrat temelli teorisini anlatmaya çalışan kişi Metin Önal Mengüşoğlu oldu. Kriter’den sonra Hikmet Zeyveli ile 1988’de çıkarmaya başladıkları Kelime dergisi de bu gayretlerinin bugüne ulaşan köprüsünü oluşturdu.
1970’li yıllarda İslami düşünce konusunda tahkik ehli müminler arasında iki unsur yaygınlık kazanmıştı. Birincisi “vakıasız”, yani kesin bilgiye dayanmaksızın hakikatin ortaya çıkmayacağı; ikincisi ise ilmi düşüncenin “delilsiz” olmayacağı, yani ilahi ve korunmuş nass olmadan hakikate ulaşılamayacağı.
Mengüşoğlu, düşünsel tutarlılık yolunu modernist ya da gelenekçi asabiye havzalarından değil; ıslah ekolünün sözlü ve yazılı birikimi ile hemhal olan Terzi Said, Bahaddin Bilhan, Topal Said, Şeyho Duman gibi gayretli tahkik ehlinin bir nevi Said Çekmegil öncülüğünde ve onun terzi dükkânında fahri olarak oluşturdukları Malatya Fikir Kulubü’ndeki müzakere ve münazaralara ufak yaşında katılarak elde etmeye başlamıştı. Bu insanlar son dönem Osmanlı ıslah havzaları Sırat-ı Müstakim ve Beyanü’l Hak çevrelerinden; ayrıca Kahire’deki el-Menar havzasından ve el-Ezher’de belirginleşmeye başlayan ıslah çabalarından beslenmiş Malatya Müftüsü Hatib Erzen’den de feyiz alıyorlardı.
Seyyid Kutub’un, M. Bakır Sadr’ın, M. Beheşti’nin çeviri kitaplarında; Şakir Kocabaş gibi Batı’da mantık okuyanların teliflerinde ruhçu ve maddeci yaklaşımlara karşı Kur’an’a dayanan düşünce metodu konusunda bir sistematik yakalamaya çalıştığımız yıllardı. İmdadımıza Takiyyuddin Nebhani’nin Ubeydullah Dalar ve Şeyho Duman’ın tercüme ettiği “Tefkir” adlı çalışmasından “vakıasız” ve “öncülsüz” düşünce metodu oluşturulamayacağını; “vakıa”nın afak ve enfüsteki her şey olduğu gibi Rabbimizden inzal olan vahyin de tedebbür sonucu kesin iman beslememizle oluştuğunu talim ediyorduk. Öncül bilginin de ilk defa Âdem’e verilen isimlerle ve vahiyle biçimlendirildiği vurgusu, bizi bilginin kaynağı veya epistemoloji konusunda çalkantılardan kurtarıyordu. Tutarlı bu tür kelami yorumlar, birçok Müslüman düşünürün ve akademisyenin tezekkür ve tefekkuh gücünü oluşturup beşerî vehimlerden arındırdığını söyleyebiliriz.
1976’da yayınlanan Kriter Dergisi, ilk yazısında kendisini “yeniden ilme dönüş potansiyelinin bir ürünü” olarak tanımlamıştır. Yine bu yazıda tek kurtuluş yolunun ise -daha sonraki sayılarda “vahyi” ifade ettiğini anlayabileceğimiz- “ilme” ve “ilmi yol”a uymak olduğu belirtilmiştir. Eğer her şeyin yaratıcısının Allah olduğu düşünce ve inancına ulaştıysak ve her şeyin bilgisine de Yaratıcı’nın sahip olduğu fikrine vardıysak zaten Kitab-ı Kerim’im muhkem ve delaleti açık ayetleri düşünce metodu konusunda da yolumuzu aydınlatacaktı. Kriter, “…İnsanları İLME dayanmadan saptırmak için yalan düzüp de Allah’ın üstüne atanlardan daha zalim kimdir?..” (En’am, 144) ayetini adeta derginin yayın amacıyla bütünleştirmiş ve hatta bu çerçevede spotlaştırmıştı.
MENGÜŞOĞLU; ASIM’IN NESLİ YA DA YENİDEN KUR’AN NESLİ’Nİ İNŞA ETME PEŞİNDE KOŞAN BİRİDİR
Mengüşoğlu, Çekmegil’in kaleme aldığı Bilginin Gücü ve Tetkiklerde Metod ve Tenkid kitaplarında işlediği konulardan ve daha sonra resmîleşen Malatya Fikir Kulübü Tüzüğü’nün bir maddesinde geçen “Doğru düşünmenin metodları” çalışmalarıyla oluşan müktesebattan yararlanarak, Kur’an tahkikleriyle de sağlamasını yapıp ve bunu da sistemli hale getirerek Düşünmek Farzdır kitabını kaleme aldı.
Metin Önal Mengüşoğlu Düşünmek Farzdır’daki düşüncelerini daha da geliştirdi. “Vakıa” ve “duyum” ile “öncül bilgi” arasında “bağ kurma keyfiyeti”nin mekânı olarak Rabbimizin bildirdiği “kalb” üzerinde durdu. Ama bu kalb, kan dolaşımımızı sağlayan et parçası olmayan, insanın fıtratına Allah tarafından verilen özelliklerle bezenen bilkuvve bir cevherdi. Bu cevher sayesinde de hayatı ve vahyi tanır, aralarındaki bağı ve ölçüleri anlayabilir ve hayat yolumuzu anlamlandırabilirdik. “Allah’ın insana ruh üfürmesi” gayble ilgili müteşabih bir anlatımdı; ama onu anlarken delaleti açık “Allah yaratılmışlara benzemez” ilahi buyruğu doğrultusunda “hududullah” aşılmamalıydı.
Vahyin bize anlattığı kalb ile akletme fiili kapasitesi ile imanımızı tahkiki hale getirmek ve her türlü zulme, ifsada, bağy’e, şirke ve cahiliyeye karşı da tabii ki salih amellerimizi şura tutarlılığı ile tanıklaştırmak ve ortak akla yönelmek imkânını yakalayabilirdik. Metin Önal ağabey bu imkânın Kur’an bütünlüğü ve Kur’anî kavramlarla işlenmiş ve geliştirilmiş boyutunu, olgunluk yaşının gençlik aşılayan dirayeti ve “ihtiyarî” tercihleriyle 2017 yılında yayınladığı Kalbin Marifetleri kitabı ile talep edenlere sunmuş oldu. Ancak doğru düşünmenin yolu doğru hareket fıkhını da göstermeliydi.
Kıyamet kopacağını bilsek bile elimizdeki fidanı dikmek öğüdü ile yetişen tevhidi uyanış nesli veya Asım’ın Nesli’ni ya da Diriliş Nesli’ni veyahut Yeniden Kur’an Nesli’ni inşa etmek azmi peşinden koşan; tevhid, adalet ve basiret ehli insanlarımızın öncülerinden kabul ettiğimiz Metin Ö. Mengüşoğlu’na sıhhat ve verimlilik içinde ihtiyarlamasını Yüce Rabbimizden niyaz ederim. Tabii ki ihtiyarlık illaki yaşlanmak anlamında değil; bizzat olgunluk seviyesinin kemale yaklaşması olarak da değerlendirilmelidir. Ulu’l el-bab’tan yaşlanmış ama ihtiyar sahibi ve genç iradeli, kalpleri ilmi tefekkürle zikreden dimağlarımız gelecek neslimizin ufkudur.
Cahit Koytak-Şair
Şair Cahit Koytak, Metin Önal Mengüşoğlu soruşturma dosyamıza, uzun yıllardır yazı yazmadığını, gelen tekliflere de olumsuz cevap verdiğini ancak en eski dostu için bir şiir gönderebileceğini belirtti. İşte Metin Önal Mengüşoğlu’na dönük duygu ve düşüncelerini ifade eden o şiir:
En Eski Dostum İçin
Sevgili Metin,
senden ve eserinden söz eden
bir yazı istedi, dergisi için
genç bir editör benden.
oysa, yazabilseydim,
birkaç sayfalık bir yazı değil,
bir kitap yazmak isterdim,
senin için.
ama bilirsin, düzyazı olarak,
değil bir kitap,
tek bir sayfa bile yazmak,
dikenli yolda çıplak ayakla
yürümek kadar
zor geldi bana her zaman,
ve yine bilirsin, ben, yalnızca
ortalıkta zaten yazılı olanları,
yani hayatlara, rüyalara,
akan zamanlara, donan zamanlara,
dağlara, taşlara, ırmaklara,
çiçeğe, böceğe, ağaca ve insana
ve en çok da kendi içime,
kendi içimdeki aynalara,
mağara duvarlarına
yazılı olanları okur
ve aklımda kalanları
(bence bütün şairlerin yaptığı gibi)
kendi kırık dilimle şiire ‘benzeterek’
geçerim defterime.
işte bu akşam üzeri
yolda yürürken yine,
bazen elimdeki kitabı,
bazen de içimdeki kitabı okuyorum
ve içimdeki kitabın önsözünde,
mağaranın sövesine yazılı
şunları buluyorum, dostum:
“eğer sahici bir dostluksa,
hem benim, hem senin içinde
bir ömür boyu birlikte
inşa ettiğiniz bu kerpiç saray,
o zaman bil ki, senin içine yazılan
benim de hikâyemdir,
nasıl ki, benim içime yazılan
senin de hikâyense…”
"EDEBİYAT ANLAYIŞI, YERLEŞİK KABULLERİ ZORLAYAN ELEŞTİREL BİR ZEMİNDE VARLIK BULUR"
Ferhat Çiftçi-Muş Alparslan Üniversitesi
Metin Önal Mengüşoğlu, Türkiye’de İslami çevrelerin yakından tanıdığı ve takip ettiği bir isimdir. Kuşkusuz onu tanıyanlar ve eserlerine aşina olanlar, sözün bir şekilde vahye mesnet edilmeye çalışıldığına ve eleştirel çerçevenin gerekliliğine vardığını bilirler. Söyleminde düşüncenin eleştirel ataklarla hem ileriye hem de içeriye dönük bir hamle içinde olduğu görülür. Ama onda meramın daha çok problemin kaynağı olarak düşünülen içeriye dönük bir şekilde cereyan ettiğinden bahsetmek mümkündür. Bu yönüyle onun fikriyatını ideolojik bir yüklenim etrafında yapılanmaktansa, bizzat fikrin kendi özünde olan bir seyyaliyet içinde düşünmek gerekir.
İllaki bir odak noktası veya referans aranacaksa bu, vahiyden başkası olmaz. Erken yaşlardan itibaren beslendiği Sait Çekmegil düşüncesinin ona delilli konuşmak konusunda vahyi bir terbiye, daha doğrusu metot kazandırdığı açıktır. Bu, onun düşünce ameliyesine büyük bir esneklik olarak yansımıştır. Çünkü vahiy düşünmeyi emretmektedir ve düşünce özü itibarıyla bir şeylere temas etmek veya bir şeylerle ilişkilenmek şeklinde gerçekleşmektedir. Bu nedenle Mengüşoğlu fikriyatı yeniliklere, buluşmaya açıktır; fakat geleneksel kabuller de yenilikçi yaklaşımlar da vahyin dönüştürücü gücüyle şekillenmek zorundadır.
Mengüşoğlu’nun edebi yönü, söz konusu vahiy ve düşünce bağlamından ayrı tutulamaz. O, birçok yerde hem bunu dile getirmekte hem de pratiği bunu ortaya koymaktadır. Her ne kadar çok yönlü bir sanatçı olarak farklı eserler verse de edebiyat anlayışını bu eksende anlamlandırmak gerekir. Şiirlerinde ve kurgusal metinlerinde bu odağın belirgin bir şekilde yer ettiği görülür. Düz yazılarında, mektuplarında ve gezi yazılarında da aynı mantık üzerinden sanatsal karşılıklar kendine yer edinir. Yaşam tecrübesi, yeni okumalar, aktüel meseleler üzerine tespitler, iz bırakan şahsiyetler bir bütünlük içinde yaşamın tüm yönleriyle ilişkili şekilde aktarılır. Türkiye’de özellikle edebiyat anlayışıyla İslam düşüncesi ekseninde vahye dayalı tenkitçi bir yaklaşımın Mengüşoğlu’nu mensubu olduğu yönelim içinde özgün kıldığı söylenebilir. Fikriyatın kaynakla uyumunun eserlerinde sürekli olarak test edilmeye çalışıldığı söz konusu çaba, onun vahiy temelli ideolojik bir tasarımla değil, düşünsel bir dinamizmle anılmasını sağlamaktadır.
İLK ŞİİRLERİNDEN İTİBAREN, BESLENMİŞ OLDUĞU İSLAM DÜŞÜNCESİNİN ÖZGÜVENLİ SESİ HİSSEDİLİR
Mengüşoğlu’nun ilk şiir kitabı Ben Asyalı Bir Ozan’da genç bir ses vardır. İlk şiirlerinden itibaren, beslenmiş olduğu İslam düşüncesinin özgüvenli sesi hissedilir. Bulunduğu ortamların muhafazakâr yapılarına sığmayan bir edayla keşfettiği düşünsel yenilikleri şık bir tarzda dile getirir. İnsan ilişkilerini ve çelişkileri, soylu bir şekilde estetik bir zeminde buluşturur. Aslında vahyi düşünce ile sanat ve kültür arasında bir tenakuz olduğu varsayımının onu epeyce düşündürdüğünden bahsedilebilir. Fakat Harput kültüründen çocukluğuna tesir etmiş folklorik yapı, söyleyiş biçimlerinden vazgeçemeyip zaman içinde bunları barışık bir kurgu içinde düşünmeye yönelttiği iddia edilebilir. Nitekim takip eden şiirleri de hem taşra hem de şehirden izler taşır. İç dünyanın alabildiğine kendini hissettirdiği Bıçağa Basar Gibi kitabında da kültürel doku güçlüdür. Fakat bunların ardından Endülüs üzerine yazdığı Espana Musulmana adlı şiir kitabı, düşünsel/eleştirel bir kayıt niteliğindedir. Kronolojik bir şekilde Endülüs’te yaşananlar ve şahsiyetler üzerine belgesel niteliğinde bir şiir ortaya koyar.
Mengüşoğlu’nun edebiyat anlayışında iki yönlü kuvvetli bir çekimin olduğu söylenebilir. Her ne kadar vahyi eksende düşünce merkeze otursa da hemen hemen bütün eserlerinde estetize edilmiş bir “yer” fikriyle karşılaşılır. Bu yer, bazen esin kaynağı olarak doğadır bazen de adeta bir yaşam laboratuvarı olarak şehirdir. İnsan da bunun mukimi olarak düşünce ameliyesinin öznesi konumundadır. Sorumludur ilah karşısında, düşünmekle mükelleftir; aynı zamanda duygu yüklüdür ve hissiyatıyla yaşama katılım göstermektedir. Yayınladığı Harput Şehrengizi’nin yer fikrini irdeleyen bir yönü olduğu açıktır, fakat şehri asıl anlamlı atmosfere kavuşturan insan faktörüdür. Şehre renk veren bütün kesimlerin varlık gösterdiği bir sahne sunulur. Çoğulculuk, farklı kesimler arasında cereyan eden ayrılıkların reçetesi olmaktan çok şehrin doğal yapısı olarak benimsenir. Şehri ve onun üzerinde yaşayan insanı buluşturan ölüm fikri de çarpıcıdır.
İnsan, doğuştan itibaren göbek bağıyla toprağa bağlıdır; ölümüyle de başa dönülmektedir. Mengüşoğlu’nun edebiyat anlayışının; düşünce, yer ve insan arasında bir uyum ve katılım şeklinde tezahür ettiğini söylemek mümkündür. Bu bakımdan Mengüşoğlu, “taşra”ya, birçok sanat eserinde olduğu gibi uzaktan nostaljik bir yapı olarak bakmaz; yakından, içinden biri olarak bakar. Kültürün insanda mündemiç yönüne vurgu yaparak folklorik unsurlara insan olmaklık bakımından bir meşruiyet atfeder. Eleştirelliğin yanında en orijinal yönlerinden birinin bu olduğu söylenebilir. Vahiy ve kültürel unsurların insan malzemesiyle ilişkilendiği bir yapıyı, Yerler Mühürlendi romanı veya Gavur Kayırıcılar’daki hikâyeler üzerinden okumak mümkünüdür.
Özetle Mengüşoğlu’nun edebiyat anlayışı, İslam düşüncesi ekseninde yerleşik kabulleri zorlayan eleştirel bir zeminde varlık bulur. Bu çaba, dışsallaştıran bir etki oluşturmak amacında değildir. Eleştiri odaklarının sahiplenildiği, kavramsal bir tutarlık içinde yeniden düşünme ve keşfetmeye davet edildiği bir özellik gösterir.
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.
NAMAN BAKAÇ