Sert Bakışlı Gençler: “Ülkücüler”

Ülkücü hareketi temsil eden partinin eskiden olduğu gibi, en azından resmî ve deklare edilmiş biçimde, MHP olduğunu söylemek daha doğru olur. İYİ Parti, büyük oranda MHP’den ayrılanlar tarafından kurulmuş olmasına ve mensupları arasında çok sayıda ülkücü kökenli bulunmasına rağmen, “ülkücü hareketin partisi” olarak nitelendirilemez.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye’de milliyetçilik ya da Türk milliyetçiliği denilince akla ilk gelen kavramlardan birisi “ülkücüler” ve “ülkücülük”tür. Ülkücü denilince de; sert bakışlı, genellikle koyu renk elbise ile dolaşan, aralarındaki hiyerarşik ilişki nedeniyle birbirlerine hitapları da bu bağlamda farklılaşmış, “vatan ve millete bağlılık” duygusu yüksek düzeyde gelişmiş olduğuna inanılan, kendilerini sağ siyasal cenahta tanımlayan kişilikler akla geliyor. Öncelikle ülkücülük üzerinde düşünürken, bu bir siyasal kimlik midir, yoksa belirli bir kalıba sokmakta ya da ayrı bir kimlik olarak tanımlamakta zorluk çekeceğimiz bir “tarz” mıdır sorusunu sormak mümkün. Elbette bu soruları kimin cevaplayacağı da önemli. Siyasal duruşlar farklılaştıkça “ülkücü” veya “devrimci” gibi siyasal aidiyet bildiren kavramlarla ilgili yapılan tanımlamalar da farklı olacaktır.

 

Ülkücü tanımlamasının müellifi ülkücü hareketin karizmatik lideri Alparslan Türkeş’tir. Türkeş “Türk milliyetçisi” ya da “Türkçü” kavramları ile yetinmeyerek yeni bir adlandırma ihtiyacı duymuş ve bunu, batılı milliyetçi akımlardan kendi tanımlamış olduğu düşünceyi ayırmak ve aynı zamanda kendi tahayyülündeki ideal insanı tanımlamak için kullanmıştır. Türkeş, aklındaki ideal insan, “dava adamı” tipini nasıl düşünmekte idi? Bu soruyu cevaplamak için Türkeş’in şahsiyeti ve yaşamış olduğu dönemin ortamını iyi anlamamız gerekiyor. Türkeş’in uzun yıllar boyunca askeri okullarda disiplin altında yetişmesi onun hiyerarşik ve disiplinli yapılarla güçlü bir bağ kurmasını sağlarken, taşra kökenli bir aileden geliyor olması da geleneksel yaşam tarzına yönelik bağlılığının oluşmasına neden olmuştur.

 

Soğuk Savaş ikliminin tüm gücüyle dünyaya hâkim olduğu yıllarda Türkeş’in Türk ordusunun bir mensubu olarak NATO’da görev yapması; Sovyet tehdidi ve “komünizm tehlikesi” algısının yüksek olmasında etkili oldu. Bu nedenle, Türkeş’e göre bir “vatansever” mutlaka anti-komünist olmalı ve komünizm tehlikesi ile mücadeleyi temel hedeflerinden birisi hatta başta geleni yapmalıdır. Soğuk Savaş yıllarında yaşananlar ülkücü hareket dışında diğer siyasal kimliklerde de çok önemli etkiler bırakıp, Türkiye’de “üçüncü dünyacı” ve sol siyasal kimliklerin ortaya çıkıp gelişmesinde de önemli etkiye sahip olurken, Soğuk Savaş’ın hız kazanması milliyetçi hareketin ideolojisindeki anti-komünist söylemi keskinleştirmiştir.

 

Ülkücülerin 1970-1980 arası dönemde, sol hareket ile girdikleri çatışma ortamında üstlendikleri, “devleti komünizme karşı koruma görevi”nin, bütünüyle ülkücü hareketin ideolojisindeki anti-komünizm misyonu üzerinde biçimlendiği söylenebilir. Ülkücü hareketin, devletin yanında komünizme karşı mücadele vermesi, başlangıçta devlet tarafından hoş karşılanmış ve göreli bir destek de verilmiş olmasına rağmen, bu durum 12 Mart müdahalesiyle son bulmuştur. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın, ülkücülerin eylemlerini anlatan İnönü’ye “onlar komünizme karşı mücadele eden çocuklar” diyerek sahip çıkması, devletin ülkücü hareketin anti-komünizm misyonuna destek verdiği biçiminde yorumlanabilirse de, 12 Mart döneminde Ülkü Ocakları’nın kapatılması bu desteğin sürekli olmayacağını göstermiştir.

 

Ülkücü hareketin retoriğine, ant-kapitalist söylemin de -anti-komünizm kadar olmasa da- özellikle 1980 sonrası dönemde eklemlendiğini söylemek mümkün. Kapitalizm, yalnızca “kapitalistleri ve patronları koruyan bir sistem” olarak nitelendirilmiş, kapitalizmin siyasal yönü olarak tanımlanan liberalizm de, sadece kapitalistlere özgürlük tanıdığı belirtilerek reddedilmiştir.[1] Aslında MHP, gelir dağılımı adaletsizliğinin, yoksulluğun ve sömürünün giderek arttığı 70’lerde, “üçüncü yol” veya “dokuz ışık” başlığı altında yeni bir ekonomik ve toplumsal düzen talebinde bulunuyordu. Ülkücü hareket, hem devleti komünizme karşı koruma, hem de “milli devlet” idealini gerçekleştirme misyonuna sahipti.

 

Bununla beraber, özellikle 80’lerin sonuna doğru ülkücü kimliği meydana getiren ideolojik yapının İslami unsurları daha yoğun bir biçimde içermeye başladığı görülmektedir. Türkiye’de yükselen İslami hareketler ve MSP ile rakip olma hâli, bu söylemin güç kazanmasında önemli bir etkiye sahip olmuş, muhafazakâr tabandan gelen oylar ve destek sayesinde 1977 seçimlerinde MHP o döneme kadarki en yüksek oyunu almıştır.

 

Kapitalizm yanında “siyonizmin” de, diğer sağ hareketlerde olduğu gibi karşıt olunan ideolojiler içinde önemli bir yere sahip olduğu söylenebilir. MHP ideolojisinde anti-kapitalizm, anti-emperyalizm söylemi yanında, sol hareketin MHP’yi faşist bir hareket olarak nitelendirmesine karşı, ülkücü söylemde sürekli anti-faşistlik ve ülkücülük ile faşizmin farklılığı bir savunma psikolojisi içinde sürekli vurgulanmıştır. Kullanılan sloganlarda bile, komünizm karşıtlığı yanında faşizm karşıtlığına da yer verilmiş, sol hareketin bu suçlaması çürütülmeye çalışılmıştır.[2]

 

12 Eylül ve Ülkücü Harekette Değişim

 

12 Eylül askeri darbesi, diğer bütün siyasal hareketlere olduğu gibi ülkücü harekete de darbe vurmuş, örgütsel yapısı dağılmış, liderleri tutuklanmış ve binlerce ülkücü cezaevlerine düşmüş, bu durum da kaçınılmaz olarak ülkücü hareketin ideolojisi ve söyleminde değişime yol açmıştır. 12 Eylül darbesiyle ülkücü hareketin travmatik bir durum ile karşılaştığı söylenebilir. Ülkücü; kendisini, devleti ve devletin çıkarlarını her türlü öznel çıkar üzerinde tutan bir kişi olarak tanımlarken, “devlet-i ebed müddet” için kendi hayatının bile önemsiz olduğuna inanırken, birden kendi devleti bütün gücü ve “ceberutluğu” ile 12 Eylül’de ülkücülerin üzerine çöküyordu. Devlete sahip çıkmak adına ülkücülerin sol örgütlerle mücadele içine girmesi ve çok sayıda ülkücü hayatının baharında toprağa düşmüş olmasına rağmen, 12 Eylül diktasının hareketin liderini tutuklaması, ülkücüleri “vatan haini” olarak gördükleri devrimcilerle aynı işkencelere tâbî tutması, “karıştır barıştır” taktiği uygulayarak aynı hücrelere koyması bu travmatik hâlin ortaya çıkmasında önemli paya sahip olmuş, ülkücülerin cezaevlerinde, diğer sol görüşlü gençler ile birlikte yaşadıkları sıkıntılar, zaman zaman ülkücüleri bir kimlik ve meşruiyet hesaplaşmasına doğru götürmüştür.

 

Darbe sonrası özellikle devletin, “devleti savunan ülkücüleri”, solcularla beraber “aynı kefeye koyması”, ülkücülerin en çok tepkisini çeken ve nedenini anlamakta güçlük çektikleri bir olaydı. MHP yöneticileri, yargılanmaları sırasında bu anlamlandıramadıkları durumu anlatabilmek için “fikirlerinin iktidarda, kendilerinin içeride” olduklarını vurguluyorlardı. 12 Eylül yönetiminin bu işkence ve baskı politikasında “adaletli” tavır alması, bir diğer ilginç durumu ortaya çıkarmış, o zamana dek amansız bir mücadele verdikleri sol görüşlülerle, zaman zaman ve sınırlı da olsa insani ilişki içine girmelerini sağlamıştı. Ülkücülerin cezaevlerinde, diğer siyasal eylemciler gibi karşı karşıya kaldıkları baskılar sonucu, başlangıçta ileri sürdükleri devleti suçlamaktan kaçınma ve “kol kırılır yen içinde kalır” stratejisi, yerini göreli de olsa bir “muhalif” tavra bırakmış, bu durum bireysel olarak, tek tek ülkücülerin psikolojilerinde ve bütünüyle bakıldığında da ülkücü hareketin kimlik formulasyonunda önemli değişimlere yol açmıştır.

 

Yine ülkücülerin kimlik oluşumunda çok geniş bir paya sahip olan devletçi ideolojik içerik, giderek muhalif bir ideolojik tavra doğru evriliyor, bu tavır çeşitli biçimlerde kendini gösteriyordu. Cezaevlerinde ülkücüler, baskı altında olmanın getirdiği bir psikolojiyle, zaten içlerinde var olan İslâmî değerleri, yaşam planına aktarıyorlar, cezaevlerinde bir İslâmî eğitim dönemi başlatıyorlardı. Ülkücüler tarafından İslâmi anlamına atfen cezaevleri “Yusufiye” olarak adlandırılıyor ve kendilerini Türk-İslam ülkücüsü” olarak tanımlamaya başlıyorlardı. Diğer yandan, kimlik yapılanmasında nispeten daha az yer alan kapitalizm ve sistem karşıtlığı giderek daha güçlü bir sesle dile getirilmeye başlanırken, yoksulluk, gelir adaletsizliği, sömürü gibi söylemler daha yoğun bir biçimde görülmeye başlanıyordu.

 

Bu süreç, ülkücü kimliğin kültürel kodlarında önemli değişimlerin yaşanmasına neden oldu. Mesela, önceleri çoğunlukla propagandif yayınlardan oluşan ülkücü yayınların ocaklarda eğitmenler tarafından dikte ettirilmesinden ibaret olan okuma alışkanlığı yerine, cezaevinde, çeşitli siyasal görüşlere açık, sosyalist ve “İslâmcı” yazarların da okunabildiği bir ortam oluşmaya başladı. Cezaevlerindeki ülkücüler tarafından kaleme alınan yazılar bu dönemde yayımlanmaya başlayan ve elden ele dolaşan dergilerle dışarıdaki okuyucuya da ulaşıyordu. Cezaevi dönemi ülkücüleri örgütsel olarak da zor bir yola sokmuş, bir kısmı MHP’nin devamı niteliğinde kurulan partilerde yer alırken, bir kısmı siyasetten kopmuş, diğer bir kısmı da başka siyasi partiler içinde yer almaya başlamıştı.

 

1990’lar ve “Pop Kültürün” Etkileri

 

1990’lı yılları, Türkiye’nin toplumsal ve siyasal yaşamında oldukça güçlü etkiler bırakmış bir dönem olarak tanımlamak mümkün. Bu yıllar, özellikle 12 Eylül darbesinin tüm gücüyle uygulamaya koyduğu “siyasetsizleştirme” politikalarının başarıya ulaştığını gösteren bir dönem olması açısından da ayrı bir öneme sahiptir. 90’lı yılların başından itibaren, siyasete, memleket meselelerine uzak, gündelik hayat ile kendini sınırlamış ve pop kültürün etkisi altına girmiş olan yeni bir kimlik türemişti. Bu dönemde de farklı siyasal hareketlerde yer alanlar olsa da, bu grupların 12 Eylül öncesi köklerinden, örgütsel gelenek ve ideolojik formasyonlarından uzaklaşmış oldukları, dönemin etkileri bağlamında yeni bir kimlik üretimi sürecine girmiş oldukları da fark edilmekteydi.

 

Her ne kadar siyasetsizleştirme politikaları göreli bir başarı sağlamış olsa da, siyasal kimliklerin tümüyle içini boşaltmayı ve geleneğinden koparmayı başaramazken, siyasal kimlikleri pop kültürün unsurlarıyla harmanlayarak yeni “hibrit kimlikler” üretilmesine zemin hazırladı. Cezaevi sürecinde daha dindar bir kimliğe dönüşmeye başlayan ülkücü kimliğin yanında, “ulusalcılığın” yükselişe geçtiği dönemde belirgin hâle gelmeye başlayan, özellikle büyük kentlerde yaşayan gençlerin sahip çıktığı bir tür “seküler-milliyetçi” olarak tanımlanabilecek siyasal kimlikler fark edilmeye başlandı. Bu tarz, klasik taşralı, muhafazakâr, gelenekçi ülkücü tiplemesinden oldukça uzaktı. Böylelikle “Medrese-i Yusufiye”den beslenen İslami kimliğin oldukça görünür hâle geldiği bir ülkücü tiplemesi yanında modern yaşam tarzına sahip, batı müziği dinleyen ama “cumaları da kaçırmayan” yeni nesil ülkücü gençlik ortaya çıkmaya başladı.

 

Özellikle 1990’ların başlarından itibaren yükselişe geçen PKK terörü siyasete ilgisiz olan gençleri ayrılıkçı terör karşısında milliyetçi kimliğe doğru itmeye başladı. Bu gençler, İslam’ın siyasal dilinden uzak olsalar da, geleneksel dindarlıkla tanışmış olmaları ve ülke bütünlüğü noktasında güçlü bir hassasiyete sahip olmaları dolayısıyla ülkücü kimlik ile buluşmakta zorlanmadılar. Bu buluşma geleneksel ülkücü kimliği değiştirip merkeze yaklaştırırken, ülkücü hareketi de Orta Anadolu’daki “kalelerinin” ötesine taşıyarak büyük kentlerin kenar mahallerine yayılmasını sağladı.

 

Bu yıllarda, “28 Şubat süreci” şeklinde anılan siyasete müdahale döneminde Türkiye’de ciddi demokrasi sorunları yaşanmaya başladı. Eğitim hakkından yoksun bırakılan gençler sokaklarda, üniversite bahçelerinde eylem yapmaya başlarken, özgürlükler noktasında hassasiyeti olan tüm kesimlerden destek gelmeye başladı. MHP lideri Bahçeli, 12 Eylül öncesinde olduğu gibi gençlerin sokakta birbirleriyle ve kamu gücüyle çatışmasını onaylamadığını söyleyerek, tüm ülkücü gençlerin sokak eylemlerinden uzak durması ve provokasyonlara karşı uyanık olmaları talimatı verdi.

 

MHP’deki bu genişleme, tarihinin en yüksek seçmen desteğinin alındığı 1999 seçimlerinde en üst düzeyine ulaştı ve MHP, İstanbul ve Ankara’nın yanında ilk kez İzmir, Muğla, Aydın ve Antalya gibi sosyal demokratların geleneksel oy deposu saydıkları kentlerde milletvekili çıkartmayı başardı. Artık “bozkurt işareti” dar politik bir hareketin simgesi olmaktan çıkarak, geniş kitlelerin konserlerde, toplantılarda kullandığı bir simge hâline gelmeye başladı. Bu tablo, MHP’nin seçmiş olduğu seçim stratejisi ve geniş kitlelere ulaşma başarısı yanında özellikle kimlik özellikleri itibariyle CHP’ye oy vermesi “beklenen” kitlenin MHP’yi de kendisine bir adres olarak görebildiğini ortaya koymaktadır.

 

1999 seçimleri, geleneksel ülkücü kimlik üzerinde değiştirici bazı etkiler oluşturması açısından önemli bir yere sahip olmakla beraber, oy veren seçmen profilinin de çeşitlenmesi sürecini başlatmıştır. Nitekim 2002 seçimlerinde MHP baraj altında kalmış, yüzde onluk “sonradan gelen” bir seçmen kitlesi MHP’yi terk ederken asıl “ülkücü” kimlik özelliklerine sahip ve ideolojik olarak kendisini “Türk milliyetçisi” olarak tanımlayan kesim MHP’yi bu zor dönemde bile terk etmeyerek parti sadakatini bir kez daha göstermiştir.

 

2002 Sonrası Sağda Kutuplaşmanın Etkileri

 

2002 seçimlerinden sonra AK Parti ve MHP’nin sağ cenahta yer almasına rağmen, ülkücü hareketin iktidar partisi karşısında konumlanması sürecinin başladığı görülmektedir. Bu süreçte, ülkücülerin büyük kentlerde ciddi temsil sürecine girmiş olmaları, “kentli ülkücü” kimliğini pekiştirmiş, “ulusalcı” tabir edilen gruplarla nispeten paralel siyasal konumlanma, ülkücü kimlik içerisindeki “modern-seküler katkının” da artmasına yol açarken, aynı zamanda muhalif gruplar iktidar karşıtlığı noktasında konsolide olmaya başlamışlardır. Bunun politik tavır anlamındaki en somut göstergesi, cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefet partileri ile beraber “çatı aday” adı altında ortak aday çıkartılması oldu.

 

Aslında bu özellikle AK Parti ve MHP seçmeni bağlamında yapay bir ayrışmayı da beraberinde getirmiştir. Anadolu’da muhafazakâr seçmen açısından baktığımızda AK Parti ile MHP arasındaki oy geçişkenliğinin yüksek olmasını bu partilere oy verenlerin siyasal kimlik anlamındaki yakınlığı ile açıklamak mümkün görünmektedir. Bu bağlamda, yakın seçmen kimliğine sahip partilerin keskin karşıtlık politikaları üretmeleri aslında sosyolojik olarak çok anlamlı görünmemektedir. Nitekim 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında MHP-AK Parti yakınlaşmasının nispeten daha yumuşak bir geçişle sağlanabilir olmasının altında da bu kimlik yakınlığının olduğunu söylemek mümkündür.

 

15 Temmuz Sonrası Ayrışma Süreci

 

15 Temmuz sonrası dönemde ülkücü hareketin darbe karşısında kesin bir tavır alması ülkücü kimliğin temel yapı taşlarından olan devletin varlığının en üst düzeyde korunması ve devlete sadakat anlayışının bir yansıması olarak değerlendirilebilir. 12 Eylül sonrası devlet görevlilerin kötü muamelesine ve yapılan haksızlıklara rağmen ülkücülerin bu sadakat anlayışından uzaklaşmamaları durumunda olduğu gibi AK Parti ile sert bir karşıtlık ilişkisi içinde olmasına rağmen, devletin varlığına yönelen bu eyleme karşı, devletin ve iktidarın yanında konumlanmayı seçmiş olması, ülkücülerin büyük oranda 15 Temmuz gecesi darbecilere karşı çıkmak için sokaklarda olmaları, biçim değiştirmiş de olsa devletçi reflekslerin güç kaybetmeden hâlâ ülkücü kimlik içerisinde yoğun bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. 15 Temmuz sonrası parti politikalarındaki bu değişimin de altında yatan asıl neden, devletin bir saldırı ile karşılaşmış olması nedeniyle ülkücülerin “devletin yanında” olanlar ile aynı noktada bulunma tercihi olduğu görülmektedir.

 

Çok farklı kültürel çevrelerden, sosyo-ekonomik yapılardan kopup gelen ülkücülerin aynı tavra sahip olmasını beklemek çok gerçekçi olmayacaktır. Özellikle 1990’lar sonrası giderek güçlenen “seküler-ulusalcı” kimlik unsuru değişik düzeylerde ülkücü kimliğe eklemlenmiş ve kendisini ülkücü olarak tanımlayanlar, AK Parti ile aynı siyasal cenahta konumlanmaya itiraz etmeye başlamışlardı. Bu itirazın altında, “devletin yanında olmak” düşüncesi ile 2002 sonrasında AK Parti politikalarına itiraz etmiş olma ve AK Parti’nin muhafazakâr bir parti olduğu gerçeği noktasında çatışma yaşanmasının yattığı söylenebilir. Bu tavır giderek partide farklı sorunlarla da birleşmiş, dışardan yapılan müdahaleler de eklenince giderek derinleşmiş ve bu tavra sahip ülkücüler yeni bir yol ayırımına girmişlerdir.

 

Bu süreçte İYİ Parti’nin büyük oranda MHP’den ayrılanlar tarafından kurulmuş olmasına ve mensupları arasında çok sayıda ülkücü kökenli partili bulunmasına rağmen, bu partiyi “ülkücü hareketin partisi” olarak nitelendirmek doğru olmayacaktır. Nitekim İYİ Parti yöneticileri de kuruluştan hemen sonra partilerinin bu tip bir yeni “fraksiyonel ülkücü parti” olmadıklarını ifade etmişlerdi. Bu bağlamda, ülkücü hareketi temsil eden partinin eskiden olduğu gibi, en azından resmî ve deklare edilmiş biçimde, MHP olduğunu söyleyebiliriz.

 

Bu ayrışmanın bir diğer önemli sonucu, 1999 seçimleriyle başlayan merkeze yaklaşma açılımı ve özellikle “seküler-milliyetçi” grupların MHP’ye taşınması sürecinin, AK Parti-MHP ittifakı ile kesintiye uğramış olduğu ve bu durumdan da özellikle AK Parti karşıtlığını milliyetçi çevreler içerisinde “diri” tutan İYİ Parti’nin politik olarak yararlanacağını da öngörmek mümkündür. İYİ Parti’nin girmiş olduğu ilk seçimde hatırı sayılır oranda oy alarak meclise girmiş olması bu karşıtlığın da milliyetçi kesim içerisinde önemli oranda destek gördüğünü kanıtlar niteliktedir.

 

15 Temmuz sonrası darbe girişimine tüm siyasal partiler karşı çıkmış ve “Yenikapı Ruhu” adı verilen bir süreç başlamış olmasına rağmen, iktidara destek olma durumu, MHP ve ülkücü hareket dışındaki siyasal yapılar açısından sürekli kılınamamıştır. Bu bağlamda, ülkücü hareketin genlerinde yer alan devletçi tavır, AK Parti ile yaşanan karşılıklı sert söylemlere rağmen iki partinin yakınlaşmasını sağlayan asıl etken olmuştur. Elbette AK Parti’nin darbe girişimi tehdidi ile yüz yüze kalması ve ülkücülerin bu süreçte devletin ve dolayısı ile iktidarın yanında olmaları, ülkücülere yönelik olumsuz bakışın değişmesine ve iki parti arasındaki ilişkilere olumlu katkılar sağlamıştır.

 

Kimliksel Değişime Direnme Karakteristiği

 

Türkiye’deki politik süreç ve onun önemli aktörlerinden olan ülkücü hareket açısından ileriye dönük bir değerIendirme yapmak gerekirse, AK Parti ile yakın ilişkinin devam etmesi, bu iki partinin tabanlarındaki geçişkenliği hızlandırmaya devam edecektir. Nitekim yerel seçimlerde bu geçişkenliğin açık bir biçimde sonuçlarını gördük. Her ne kadar siyasi partiler ülke çıkarları noktasında birliktelikler, yakınlaşmalar ya da ittifaklar yapabilirlerse de, siyasi partilerin asıl varlık nedeni iktidar olmaktır. Bu birlikteliklerin taraflardan birisine siyasal kazanımlar anlamında zarar verir boyuta ulaşması bu sürecin yeniden değerlendirilmesini kaçınılmaz kılacaktır.

 

Siyasi partiler açısından bir diğer sorun, parti ideolojisinde yaşanan değişimler ve buna bağlı olarak siyasal kimliğin sahip olduğu ayırıcı niteliklerin kaybolmaya ya da başka kimlikler içerisinde erimeye başlamasıdır.

 

Yukarıda açıklanmaya çalışıldığı üzere, ülkücü kimliğin sahip olduğu sert karakter; kimlik oluşumunun meydana geldiği uzun bir tarihsel geçmiş, diğer kimlik unsurlarının sağlamış olduğu güçlü yapı ile bugüne kadar ülkücü kimliğin karşı karşıya kaldığı değiştirici etkilerin üstesinden gelme becerisi göstermesi, değişimin ülkücü kimlik aleyhine yaşanmasını zorlaştırıcı etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Siyasal kimlikler üzerinde etkili olan toplumsal ve siyasal koşulların nasıl cereyan edeceği, ülkücü kimlik tanımlamamasının değişip değişmeyeceği ya da ne yönde değişeceği, bu kimliğin siyasal temsilinde yeni adreslerin ortaya çıkıp çıkmayacağı sorularına da cevap bulmamızı sağlayacaktır.

 

________

[1] Alparslan Türkeş, 9 Işık ve Türkiyes. 186-187.

 

[2] Kullanılan sloganlarda komünizm karşıtlığı yanında faşizm karşıtlığını da gösteren sloganlara, örneğin “ne komünizm ne faşizm her şey Türk’e göre Türk tarafından” gibi sloganlara rastlanılmaktadır. Türkeş de kitapları ve söylevlerinde bu suçlama karşısında milliyetçilik anlayışlarının faşist, nasyonal sosyalist anlayıştan farklı olduğunu vurgulama ihtiyacı hissetmektedir. Bkz. Alparslan Türkeş, Milliyetçiliks. 57-70-76-94 ; Alparslan Türkeş, Gönül Seferberliğine, s. 57.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.