Sosyal Bilimlerin Gençlerin Siyasal Katılımı ile Sınavı

Türkiye’de gençlerin siyasal katılımını teorik ve ampirik olarak tartışmaya başlayalı çok uzun zaman oldu, bir ya da iki nesil bu tartışmaları bizzat deneyimledi. Çok güvendiğimiz teorik açıklamalarının çoğunun eksik birer temsilden ibaret olduğu aşikar. Öte yandan, niceliksel çalışmalar gençlerin hem babaları/anneleri, hem de babaları/annelerinin 20 yıl önceki halleri kadar siyasete katıldıklarını gösteriyor, başka bir deyişle “genç olmak fark etmiyor”.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Biz sosyal bilimciler için teoriler sosyal gerçekliği anlamak için önemli rol oynarlar. Belirsizliği asla sıfıra indirgemeseler de, yaptığımız genellenebilir çıkarımlar içinde bulunduğumuz dünyanın karmaşıklığını bir nebze azaltır, kavrayabileceğimiz bir hale getirir. Bir grup sosyal bilimci için teoriler ortak dili oluşturur; gerçekliklerle test ettiğimiz, çoğunlukla yanlışladığımız ve geliştirdiğimiz teoriler aracılığıyla konuşuruz, bilgimizi birbirimize iletiriz, böylelikle sosyal bilimcinin dünyayı anlama çabasına katkıda bulunuruz.

 

Ve teori kelimesi, antik Yunancada tiyatro kelimesiyle aynı kökten gelir. Theoros (izleyici), theoria (spekülasyon) ve theory (zihin şeması) kavramları bu kelimenin evrimini gösterir. Bu evrimin bize hatırlattığı en önemli şey, dünyayı anlamakta kullandığımız teorilerin açıklamayı amaçladıkları gerçekliğin tabii ki kısıtlı bir temsili olduğudur. Her temsil gibi, sınırlı, önyargılı ve kırılgan olması kaçınılmazdır.

 

Türkiye’de gençlerin siyasal/sivil katılımını açıklamaya çalışan farklı teorik yaklaşımlarımıza baktığımızda, gerçekliği temsil etmekte ne kadar sınırlı kalabildiklerini, önyargılarımızla ne kadar kuşatıldığını ve gerçek hayat karşısında ne kadar kırılgan olabildiklerini görmekteyiz. Gerçekliğin karikatürü olarak çiziktirdiğimiz teoriler her zaman eksik ve yanlış kalmakta; her güncel gelişme bu karikatürleri demode kılmakta. Ancak sonuçta bunun yanlış/kötü olduğunu söyleyemeyiz, sosyal bilimci olarak demode olmak ve bunun farkında olmak ilerlemenin yegane aracıdır çünkü.

 

“Suskun Kitle” ile “Gençlik Miti” Arasında Bir Yerde

 

Türkiye’de gençlerin siyasal/sivil katılımıyla ilgili önce sevdiğimiz sonra da kullanılmayan kavramlar gardrobuna baktığımızda neler görüyoruz, bir bakalım. İlk karşımıza çıkan kavram “Suskun Kitle”[1] olacaktır. 1990’larda sıklıkla kullanılan bu kavram; bir tarihsel karşılaştırmaya dayanır. Özellikle 1968 ve 1978 kuşaklarının siyasal aktivizmiyle karşılaştırıldığında, “12 Eylül” ya da “Özal” gençliği oldukça sessiz/suskun gözükmektedir.

 

Dönemin ruhu, siyasal katılımın anarşiyle özdeşleştirilmesinden dolayı neredeyse illegalize ya da ahlak dışı ilan edilmesi ve en önemlisi bireysel bir kültürün egemen değer olarak ortaya çıkması; gençlerin ne siyasete ne de sivil siyasete karışmamasına yol açmışken, sosyal bilimciler bu suskunluğun nedenlerine odaklanmaktaydı. Bir dizi saha araştırması, karşılaştırmalı istatistiklerle Türkiye’de gençlerin siyasete katılmamasının “neredeyse bir sosyal kanun olduğunu” rakamlarla gösteriyordu.

 

Hem siyasal katılımın geleneksel ve geleneksel olmayan boyutlarında, hem de sivil katılımda Türkiye gençleri yoktu. Siyasete katılan azınlık genç ise, genç gibi değil, babaları gibi siyaset yapıyordu; dolayısıyla siyasette değişim konusunda gençlere ümit bağlamak yanlıştı.[2] İster “suskun kitle”, ister “apolitik” adı verin, Türkiye gençlerini yaftalama konusunda oluşan bu uzlaşmaya herkesin katılmadığını söylemek gerek. Gençlerin de kendilerine göre bir siyasal ve siyaset anlayışı olduğunu söyleyen, oluşturulan “Gençlik Mitini” yıkmaya çalışan bir azınlık bulunmaktaydı, ancak seslerinin çok duyulduğunu söyleyemeyiz.[3]

 

Bir Siyah Kuğu Olarak Gezi

 

Türkiye’de gençlerin siyasete katılmamasının “neredeyse” sosyal bir kanun olduğunu söyleyenlere fikirlerini değiştirtense, kuramsal tartışmalar değil; Gezi Protestoları oldu. Bir gecede siyasetten ve siyasetçiden nefret eden, oy vermeye bile üşenen, her türlü aktivizmden ırak koskocaman bir kitle, “üç beş ağaç” uğruna sokağa çıkıyor, kendileri hakkında söylenen bütün mitleri yıkıyor ve bir nesil olarak anılmayı hak ediyordu. “Kaç kişiydi?” sorusunun yanıtını bir kenara bırakalım, en ufak yüzdede bile milyonlara denk geliyordu sokaktaki gençler. Ne olmuştu da bu radikal değişim gerçekleşmiş ve “suskun kitle” en yüksek sesle bağırır hale gelmişti?

 

Bu sorulara verilen yanıtlar, eski kavramlar gardrobumuzda ikinci sırada yer alıyor. Gezi’yi ve Gezi Neslini anlamaya çalışan Sosyal bilimciler, ABD merkezli XYZ kuşakları terminolojisinden girip, “gençlik de bir sınıftır” analizlerine kadar açıldılar. Herkesin üzerinde uzlaştığı bu neslin benzersizliğiydi, bir önceki on yılın umutsuzluğu her şeyi değiştirecek bir devrim umuduna yerini bırakmıştı. Haziran’ın sıcağıyla hayata geçen forumlar, kolektifler, eski kuşağın yoz siyasetinin yerini alacak bir “tarihsel an” olarak hatıralarda yer almaktaydı.[4]

 

Tabii ki herkes bu fikirde değildi, katılanların genellikle bir siyasal partiye sempati duymaları, kayda değer bir kısmının “siyasetsiz” siyaset istemesi ve en önemlisi sokağa çıkmalarına yol açan sorunlar listesinde, sorunların müsebbibinin kim olduğunda ve sorunların nasıl çözümleneceği konusunda herhangi bir uzlaşma olmaması; belki de sadece bir duygu ortaklığında buluşmaları, kötümserleri daha da kötümser kılıyordu.[5]

 

Geçen zaman kötümserleri haklı çıkardı, Gezi bir tarihsel an olarak hafızalarda yerini alırken, kendi kendini yeniden üreten bir mit olarak kaldı; ve siyasallaşmış bir kimliğe dönüşemedi. Tıpkı Gezi neslinin siyaseti ve toplumu dönüştüreceği umudunun sönmesi gibi, “Geziciler” de gündelik siyasetin girdaplarında ve kutuplaşan bir toplumda kaybolmuş gözüküyor.

 

15 Temmuz da Muhafazakarların Gezisi

 

Niceliksel itirazları ve “beyhudelik” reaksiyonunu bir kenara bırakalım, olumlu ya da olumsuz anlamda Gezi’nin benzersizliği hakkında hemen herkes hemfikirdi. Ancak, Gezi’den çıkarılan en önemli genelleme hareketin bir “beyaz yakalı”/”prekarya” hareketi olduğuydu. “Okumuş” çocuklar, bireysel özgürlüklerini korumak uğruna yaşamlarını tehlikeye atmışlardı, bu da siyasal katılım literatürüyle de tamamen uyumluydu. Bu genellemenin en önemli sonucu da, Gezi gibi radikal bir hareketin sadece sekülerlere özgü olduğuydu, toplumun diğer yarısını oluşturan muhafazakar gençlerden böyle bir hareket beklenemezdi.

 

15 Temmuz 2016 gecesi yaşananlar, bu kör inancın yıkılmasına yol açtı. Şu ya da bu nedenle, o ya da diğer bir motivasyonla, bir gecede milyonlar sokağa çıktı. Kayda değer oranda katılımcı da gençti. Devlete, millete ya da dine sahip çıkan, herkesin ve herşeyin yerli yerinde kalmasını savunan muhafazakar gençler; kendilerine ait olanı korumak için sokaktaydılar.

 

Siyasal katılım literatüründe ender görülen bir şekilde, muhafazakar gençler oy vermek ya da siyasal partilerde emir komuta zinciri içinde hizmet etmek yerine, kendilerini sokaklarda ifade ediyorlardı. Bu da siyasal katılımın bir beyaz yakalı lüksü olduğu konusundaki uzlaşmanın çökmesiydi. Herkes aynı görüşte olmasa da, 15 Temmuz önemli sayıda gençte, en az Gezi kadar benzersiz bir “an” olarak hafızada yerini alıyordu. O kadar ki, toplumsal kutuplaşmanın derecesi bu iki tarihsel an arasındaki gerilimle kolaylıkla ifade edilebilir hale gelmişti.[6]

 

Bir Devrim Hızlandırıcısı Olarak Sosyal Medya

 

Bir dönem çok sevilen, ancak şimdi unuttuğumuz kavramlar listesine eklememiz gereken bir başka şey de sosyal medyanın siyasal katılım üzerine etkisi. Türkiye’de internete erişimi olan herkesin Facebook hesabı var, Twitter ve Instagram kullanıcı sayısı da kayda değer oranda. Her ne kadar Türkiye dünya internet içeriğinin çok azını oluştursa da internet “ulusu” olarak çok kötü bir yerde değiliz.

 

Özellikle Gezi Günleri’nde Twitter hepimizin çok yaygın kullandığı bir araç haline geldi -bir anekdota göre Gezi Günleri’nde bir vapura yaşlı bir amca yanındaki delikanlıya “aç oğlum internet ajansını bakalım” demiş-, bir alternatif katılım biçimi olarak, hatta diğer katılım biçimlerine üstün bir katılım biçimi olarak öne sürüldü. Bu argümanı hızlı geçen Arap Baharı günlerinde de sık sık duymuştuk. Her ne kadar Batı literatüründe bu katılım türüne “slacktivism”-“klavye delikanlığı” dense de, Twitter ve benzeri araçlar temsili demokrasinin kadim sorunlarına bir tür alternatif olarak sunuldu. Yetişkinlerin kendilerini ifade etmelerine izin vermedikleri gençler, bu araçlarla fikir ve görüşlerini sergileyecekler ve  “müzakereli demokrasi” ortamı sanalda hayata geçecekti.[7]

 

Olmadı. Öncelikle internet kullanımı ve internet kullanımı biçiminin keşisimsel bir biçimde sınıfsal ve cinsiyetle ilişkili olduğu ortaya çıktı. Üst sınıftan genç erkekler üst sınıftan genç kadınlara, alt sınıftan genç erkekler alt sınıftan genç kadınlara kıyasla daha az internete erişebilmekte, daha seyrek kullanmakta ve siyasal görüşlerini daha az ifade etmekte. Gerçek hayatta siyasette daha aktif olan gençler, sanal ortamda da daha aktifler…[8] Bir de buna etnisite ve benzeri ayrımları da eklediğinizde internetin herkesi eşit ve denk kılan bir araç olmadığını söyleyebiliriz, hatta bazı açılardan var olan ayrımları da pekiştiriyor.[9]

 

İnternet ortamı görüşlerimizi serbestçe değiştirebildiğimiz, farklı görüşlere maruz kaldığımız ve kendimizi geliştirebildiğimiz bir ortam değil. Bilakis, içinde bulunduğumuz “yankı odalarının” duvarlarını kalınlaştırıyor, kendimize benzer seslerin daha güçlü duyulmasını sağlıyor ve ötekine yer bırakmayan fanuslar yaratmamızı kolaylaştırıyor. İnternet özgürleştirmek yerine kendi önyargılarımızı kuvvetlendiren bir araç aslında.[10]

 

Bitmeyen Bir Fars Olarak Gençlerin Davranışını Açıklamaya Çalışmak

 

Türkiye’de gençlerin siyasal katılımını teorik ve ampirik olarak tartışmaya başlayalı çok uzun zaman oldu, bir ya da iki nesil bu tartışmaları bizzat deneyimledi. Çok güvendiğimiz teorik açıklamalarının çoğunun eksik birer temsilden ibaret olduğu, tarihsel anların ışığında her şeyin aydınlandığı anların aslında bir yanılsamadan ileri geçemediği ve demode kavramlar gardrobumuzun her geçen gün daha kalabalık hale geldiği aşikar. Öte yandan, niceliksel çalışmalar gençlerin hem babaları/anneleri, hem de babaları/annelerinin 20 yıl önceki halleri kadar katıldıklarını gösteriyor, başka bir deyişle “genç olmak fark etmiyor”.[11]

 

Ana sorunsal ayakta durduğu sürece de, başka teorilerin de gerçeklikle test edilene kadar popüler olacağı ve daha sonra unutulacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bir gün bütün bulmacanın çözüleceğini ummak mümkün değil, ancak gerçeği daha kapsayıcı bir şekilde temsil eden bir tiyatro oyunu yazmak umudu sosyal bilimciyi ayakta tutuyor.

 

__

[1] Türk Gençliği 98: Suskun Kitle Büyüteç Altında; Konrad Adenauer Vakfı Yayınları; http://www.kas.de/tuerkei/tr/publications/2797/

 

[2] Cemil Boyraz ed., Gençler Konuşuyor TÜSES Yayınlar.(2009)

 

[3] Demet Lüküslü, Türkiye’de “Gençlik Miti” 1980 Sonrası Türkiye Gençliği, İletişim (2009)

 

[4] Umut Özkırımlı der. Making of a Protest Movement in Turkey, #occupygezi, Palgrave Macmillan, (2014)

 

[5] Emre Erdoğan, – “Siyasal Psikoloji Siyasal Katılım Hakkında Ne Öğretebilir? Gezi Protestoları’na Katılanlar Üzerinden Bir Değerlendirme”, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi, (2015); Emre Erdoğan “Yeni Bir “Siyah Kuğu”nun Peşinde: Bir Siyasal Davranış Biçimi Olarak Gezi Protestoları”, içinde Siyasetin Bilimi – İlter Turan’a Armağan, Pınar Uyan Semerci-Nihal İncioğlu, Boğaç Erozan (der), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları (2015)

 

[6] Pınar Uyan Semeri-Melis Cin; “Scrutinising the Motivation of Women : Stories of Resistance to the 2016 Coup D’état Attempt in Turkey” içinde Youth, Gender and the Capabilities Approach to Development: Rethinking Opportunities and Agency from a Human Development Perspective. ed. / Aurora Lopez-Fogues; Firdevs Melis Cin. Routledge, (2017)

 

[7] Fatoş Karahasan, Açılın Gençler Geliyor, (2017)

 

[8] Emre Erdoğan “İnternet ve Siyasal Katılım: Türkiye Gençliği Üzerinden Bir Değerlendirme” Gençlik Araştırmaları Dergisi • Kasım 2017 • 5(13) • 5-30

 

[9] Pınar Uyan Semerci, Emre Erdoğan, Elif Sandal Onal, Bizliğin Aynasından Yansıyanlar: Türkiye Gençliğinde Kimlikler ve Ötekileştirme, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, (2017); Emre Erdoğan- Pınar Uyan Semerci, Fanusta Diyaloglar:Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları , (2018)

 

[10] Emre Erdoğan Türkiye’de Gençlerin İyi Olma Hali, Habitat Derneği, http://habitatdernegi.org/wp-content/uploads/turkiye-de-genclerin-iyi-olma-hali-raporu.pdf

 

[11] Emre Erdoğan-Pınar Uyan Semerci “Understanding young citizens’ political participation in Turkey: does ‘being young’ matter?”, Southeast European and Black Sea Studies, (2016)

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.