Türk- Rus İlişkilerinde Milliyetçilik ve Kozmokrasi Sorunsalı

İmparatorluklar döneminde Çarların ve Sultanların belirlediği “devlet ideolojisi” dönemleri artık akımların ve ideolojilerin belirlediği Çarlar ve Sultanlar dönemine evrilmiştir. Dolayısı ile her iki lider de kendi yarattıkları ideolojilerin akıntısına kapılmış gözükmektedir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Tarihi Nefretler ve Septizm

 

Türk-Rus ilişkilerinin tarihsel gelişimi ve kendine özgü (sui generis) dinamikleri iki milletin birbirine karşı septik tutum almasına sebep olmuştur. Söz konusu bu şüpheci ve çoğu zaman da düşmanca yaklaşım temelsiz de değildir.

 

Filhakika, Türk-Rus ilişkilerini analiz edenler açısından karşılaşılan zorluklardan birisi de ikili ilişkilerin ‘Savaş ve Barış’ hattında indirgemeci bir perspektifte ele alınmasıdır. Gerek Osmanlı-Rus ilişkileri gerekse de Türkiye-Sovyetler Birliği ilişkilerini inceleyen çalışmalar ana hatları itibari ile söz konusu bu eğilimden çıkmayı pek başaramamıştır. Halbuki, genellikle “teritoryal genişleme için mücadele” penceresinden anlaşılmaya çalışılan Türk-Rus ilişkilerinde daha derin bir mücadele ve rekabet alanı olarak “Kültürel ve Dilsel” üstünlük kurma gayreti öne çıkmıştır. Bir diğer deyişle, Türkî ve Slav milletleri arasında yaklaşık 14 yüzyıldır süren mücadelenin devamlılık açısından en derini “Algı ve Değer Yargılarının” rekabeti olmuştur.

 

Dolayısı ile, iki millet arasında kökleşmiş olan bu kırılma noktalarının kaynağını anlayabilmek ve günümüzde karşılaştığımız sorunları daha net idrak edebilmek için tarihin derin sularına ‘gözü açık’ bir dalış gerçekleştirmek faydalı olabilecektir.

 

Örneğin, Rus millî kimliğinin oluşmasında yaklaşık 300 senelik Türk-Tatar[1] hegemonyasının rolü yadsınamaz bir gerçektir.  Altın Orda İmparatorluğunun hüküm sürdüğü uçsuz bucaksız bozkırlarda yönetimi yerel Rus Knezler ile paylaşma yoluna giden Türk-Tatar Kağanları, gene kendileri adına Rus etnisitesinin ve Ortodoks nüfusun yoğun olduğu bölgelerde vali olarak yönetim hakkını Rus Knezlere devretmiş ve hatta Kağan adına vergilerin toplanması sorumluluğunu da Knezler ile paylaşmıştır. Dolayısı ile, Türk-Tatar Kağanları’ndan “Yarlık Almak – Ferman Almak” geleneği de Batu Han’ın Rus Knezi Aleksandr Nevski’ye “Yarlık Vermesi” ile bu dönemde başlamıştır.

 

Daha önce kendilerini yönetmesi için İskandinav kökenli Norman ve Vareg reislerinden Rurik’e ricada bulunan Kiev Slavları, İskandinav dillerinde ‘kürek çeken adam’ anlamına gelen “Rus” ismini bu şekilde 8 ve 9. yüzyıllarda edinmiştir. Ancak herhangi bir imparatorluk ve hatta yerleşik devlet tecrübesi olmayan Ruslar için Kıpçak Türklerinin merkeziyetçi sistemi ve orduya verdiği önem Rus devlet algısında çığır açmıştır.

 

Binaenaleyh, Türk-Tatar hakimiyetinde geçen 300 senelik dönem Rus tarih bilimcileri arasında da çatallaşmaya yol açmıştır. Söz konusu üç asır genellikle çoğunluğu oluşturan bir kısım Rus tarih bilimci ve edebiyatçı tarafından “Rusların en fazla aşağılandığı” dönem olarak lanse edilirken, buna karşılık Karamzin gibi “Rus tarihçiliğinin babası” olarak kabul edilen bir başka grup ise “Rusya’ya bütün ihtişamını veren ve devlet geleneği kazandıran Türk-Tatar’lardır” fikrini benimsemiştir.

 

Madalyonun diğer yanını ele aldığımızda, yani Türk tarafına döndüğümüzde ise 1552 Kazan ve 1556 Astrahan’ın Rus Çarlığına yükselen Korkunç İvan tarafından zapt edilmesi Türk-Rus hattında yeni bir dinamiğin başlangıcının sinyallerini vermekteydi. Bir diğer deyişle, Türkler, farkında olmadan kendisi aleyhine genişleme emellerinde olan bir milletin doğuşuna tanık olmaya başlamıştır.

 

Rus İmparatorluğunun durmaksızın Osmanlı toprakları üzerinde hak iddiasında bulunması ‘Rus ihtirasının’ belki de en ufak ve nispeten daha az zararlı parçasını oluşturmaktaydı. Daha köklü, derin, kalıcı, sürdürülebilir ve şiddetli olanı ise Rus milli kimliğinin oluşturulmasında Tatar-Türk tehdidinin ve nefretinin oynadığı hayatî roldü. Bu nefret ve tehdit algısı 18. ve 19. yüzyıllarda öyle boyutlara ulaşmıştır ki Rus diline eklemlenen ve günümüzde bile halen sıkça kullanılan deyimler ile gün yüzüne çıkmaktadır. Örneğin “Davetsiz misafir Tatar’dan bile kötüdür” deyimi Rusların Türk-Tatar algısını kavrayabilmek için yeterli donelerden sadece bir tanesini teşkil etmektedir.

 

Dahası, bizde “93 Harbi” olarak tarihe geçen ve sadece Osmanlı İmparatorluğu için değil uzun vadeli sonuçları itibari ile Rus İmparatorluğu için de ağır bir yenilgi ile sonuçlanan[2] 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşının en sert destekçilerinden birisi de dünyada edebiyatçı kimliği ile tanınmasına rağmen dönemin azılı Türk karşıtlarından olan romantik pan-slavist Dostoyevski’dir. Öyle ki, kendisi birçok defa bu savaşa girişmesi için Çar’ın yanına çıkıp ikna konuşmalarında bulunmuş ve halk arasında ‘Çar’ın etrafında Türk zulmündeki Balkan Slavlarını özgürleştirmek için birleşin’ çağrıları yaparak provokatif bir rol üstlenmiştir.

 

 

İmparatorluk dönemlerinin kapanması ile birlikte ise Türk ve Rus hattındaki ‘tarihi nefretler’ bir süreliğine unutulmuş ve/veya “yeni düşmanların” belirmesi ile öncelik sırasını başkalarına devretmiştir. Sovyetler Birliği için bu düşman önce Nazi Almanyası ve daha sonra da ABD liderliğindeki Batı Demokrasileri olurken Türkiye için ise daha yakın düşman olan Yunanistan ve ardından “topyekün” Sovyetler Birliği ve Komünist ideoloji olarak öne çıkmıştır. Soğuk Savaşın bitişi ile “derin dondurulmuş tarihi nefretlerin tekrar ısıtılacağını” kimse tahmin edememişti.

 

Eski Kimliklerin Gölgesinde Yeni Milliyetçilik

 

Etnik kimlik bilincinin yaratabileceği sosyal tabakalaşma ve siyasi ayrışmanın “çok uluslu totaliter” rejimler için “toplumsal sözleşme” ve “birlikte yaşayabilmek” gibi kritik öneme sahip varoluş hatlarına tehdit oluşturabilme potansiyeli yüksektir. Sovyetler Birliği de bu senaryoyu engellemek için yürüttüğü “alt etnik kimlikleri üst Sovyet Kimliğinde” eritme politikasını 1970’lere kadar uygulamaya gayret göstermiştir. Ancak, Brejnev döneminde yasalaşan “Kimlik Kartlarına Etnik Köken Bilgilerinin Eklenmesi” kararnamesi Sovyetler Birliği’nin kırılganlaşmaya başlayan vücuduna enjekte edilen ilk kanserli hücre niteliğini taşımıştır.

 

Gorbaçov döneminde ise Sovyetler Birliğinin maruz kaldığı ekonomik krizin etkisi ile “yasakçı ve tekel” devlet anlayışından “gevşeme” politikalarına dönüş yapılmış ancak bu beklenmedik bir “etnik milliyetçilik” tsunamisinin Sovyet sahillerini tehdit etmesi ile sonuçlanmıştır. Özellikle, 14 farklı Sovyet Cumhuriyetinde yaşayan sayısız etnik grup “sözde üst Sovyet Kimliğinin ve Kültürünün” Komünizm adı altında dayatmacı bir “Rus üst kültürü” olduğu tezini savunmaya başlayarak Sovyet yapısındaki kanserli hücrelerin çoğalmasına ve nihayet metastaz yapmasına yol açarak Sovyet İmparatorluğunun sonunu getiren en önemli unsurlardan birini teşkil etmiştir.

 

Dolayısı ile, Sovyetler Birliğinden bağımsızlığını elde etmek için girişilen mücadelede eski Sovyet cumhuriyetlerinin yeni siyasi elitleri de enstrüman olarak Milliyetçi retoriği tam da bu sebepten ötürü tercih etmişlerdi. Sovyetler Birliği içindeki etnik kimliklerin ön plana çıkarılması “unutulan düşmanlıkların tekrar ve daha şiddetli hatırlanması” adına adeta bir domino etkisi yaratmış ve agresif doğu milliyetçiliği ideolojisinin temel dayanaklarından biri olan “cepheleşme için düşmanlaştırma” kuramının her üye ülkenin fikir birliğine vardığı “ortak günah keçisi” ise Rusya ve Ruslar olmuştur.    

 

Kendilerini 14 ülke tarafından “sırtından bıçaklanmış” olarak hisseden Ruslar ise 1990’larda yaşanan geçiş dönemi, askeri darbeler, yapısal bozukluklar, yolsuzluklar ve ekonomik buhran sırasında “İmparatorluğunu kaybetmiş” bir millet olarak dünya tarafından “hor görülmeye” başlanan, kendileri ile “alay edildiğine” inanılan, kısacası aşağılanmış hissettikleri bir döneme girdiler.

 

Böylesine çalkantılı bir dönemde hiç kimse 2000 yılına girilen gece gerçekleştirilen canlı yayında “Başkan” olarak lanse edilen genç bir figürün reaksiyoner Rus milliyetçiliğinin başını çekeceğini öngörememişti.

 

Seçilmiş Liderlerin Kozmokrasi Sendromu

 

İlk yıllarını Batı ile uyum içerisinde geçirmeye çalışan Putin bu bağlamda ABD’nin Afganistan’da giriştiği “uluslararası terör ile savaşına” da destek verdiğini açıklayarak “askeri üs kullanımında” ABD’ye kolaylık sağlamıştı. Çok vektörlü dış politika uygulamasını hayata geçirerek Rusya’yı Devletlerarası İlişkilerde “vazgeçilmez” bir aktör olarak pozisyonlandırmayı amaçlayan Rus lider bu bağlamda alternatif askerî ve ekonomik koalisyon arayışlarına da hız vermiştir. Yeni Rus stratejisine paralel bir şekilde 2000’li yılların başında “AB ile tam entegrasyon” sürecini devam ettiren ve fakat Doğu vektöründe yeni filizlenmeye başlayan Rusya ve Çin gibi ülkeler ile ekonomik ve siyasi opsiyonlarını artırarak Türkiye’yi “Batı’ya bağımlılıktan Batı’ya bağlılık” düzlemine konumlandırmayı amaçlayan  dönemin başbakanı Erdoğan “doğal partner” olarak öne çıkıyordu. “çok vektörlü” dış politika uygulamasını başarılı bir şekilde uygulamayı hedefleyen , iki ülke birbirlerinin “aşil tendonu” olarak gördükleri “Çeçen ve Kürt” gruplara karşılıklı olarak desteği keseceklerini taahhüt etmelerinin ardından Rus-Türk ilişkilerindeki “muhteşem on yıl” dönemini başlatmış oldular.

 

Ekonomik ilişkilerin ve iki ülke vatandaşları arasındaki evliliklerinin patlama yaptığı 2000’li yılların Türk-Rus ilişkilerindeki öforizm atmosferi Rusya’nın Gürcistan’ı işgal etmesiyle ilk ciddi kırılmasını yaşadı. Kafkaslardaki Rus yayılmacılığının ve “Rus üstünlük kompleksinin” yeniden canlandığını gören dönemin “siyasi nepotizm’den henüz nasibini almamış teknokratlarının oluşturduğu Türk Güvenlik Bürokrasisi” Kafkasların Rusya tarafından hala “arka bahçe” olarak görüldüğünü saptamakta zorlanmadı. Bu durum, Türk-Rus ilişkilerinde “güvenlik ikilemi” ve/veya “karşılıklı şüpheleri” körüklemenin yanı sıra Türkiye’yi de yakınlaşmakta olduğu Rusya ve iç içe geçtiği Batı ülkeleri arasında ilk tercihini yapmaya zorladı.

 

Bu süre zarfında, Batı ülkeleri Rusya ile olan ilişkilerinde “fabrika ayarlarına” dönmüş ve iki taraf açısından da “birbirlerine uyumlanabilme” ve “birlikte var olabilme” temelleri üzerine kurulu çok vektörlü dış politika stratejisi çökmüştü. Türkiye ise bir taraftan reel-politik gelişmeler nedeniyle bir seçim yapmaya zorlanırken diğer taraftan da kendisinin ikili ilişkilerinde herhangi bir kırılma yaşamadığı Batı ile Rusya’nın çatışmasının kendi çok vektörlü dış politikasını çökertmesinin şokunu yaşamaktaydı. Sonuçta, Türkiye rasyonel siyaset ile romantik hedeflerin arasında bir tercih yapmaya zorlanmaya başlamıştı.

 

 2011 yılında Rusya’da başlayan “oligarşi ve yolsuzluk” karşıtı protestolar kısa zamanda Putin etrafında odaklanmaya başlamış ve kitleler Putin’in başkanlık süresini uzatma kararını “otokrasi’ye geçiş” perspektifinde değerlendirerek sokaklara inmişti. 2012 yılında protestolara aldırmayarak kendisini iki dönem daha başkan seçtiren Putin yeni konsolidasyon aracı olarak siyasi mucitliğinin becerilerini tarihin DNA’ları ile oynama alanında göstermeye karar vermişti. İlk adım olarak da tarihi kusurlarından “arındırılmış, saflaştırılmış ve mükemmelleştirilmiş” Rus kimliğine vurgu yaparak “Hayali Rus Cemaati” milliyetçiliğini Rusya’nın ana akım ideolojisi haline dönüştürmüştü.

 

Bu bağlamda, “Rus Dünyası, Yeni Rusya, Rus-Avrasya Hakimiyeti” gibi herhangi bir akademik değeri olmayan konseptleri Aleksandr Dugin ve benzeri “psödo-Rus entelijensiyası” eliyle yaymaya başlayan Putin Rusya’sı gelecekte izleyeceği “irredentist” politikalarının da temelini atıyordu. “Saf ve Mükemmel Rus Kimliği” tezinin yaşam kaynağını oluşturacak ve onun doğruluğunu sürekli besleyecek olan anti-tez ise Batı ve Avrupa’nın “şeytanlaştırılması” ile oluşturulmuştu. Bu yeni düşmanın algılarda yerleştirilmesi için Rus “ana akım medyası” devlet ideolojisine hizmet edecek bir aparatçik’e dönüştürülmüş ve Rusya da Batı ile olan ilişkilerinde “fabrika ayarlarına” dönüşünü tamamlamıştı. Artık, yeni Rus yayılmacılığının ve “Rus Cihan Hakimiyeti” kompleksinin Kozmokrat’ı (Cihan Hâkimi – Çar) olarak da Putin lanse edilmeye başlanmıştı.

 

2013 yılına geldiğimizde ise Rus Kozmokrasi Sendromu ilk sınavını trajik bir şekilde Rusların “kardeş millet” olarak gördüğü Ukrayna üzerinde verecekti. Böylece, Ukrayna’nın Avrupa Birliği lehinde yapmış olduğu tercih neticesinde cepheleşmelerini tamamlayan Rusya ve Batı Avrupa ülkeleri arasındaki “sessiz savaş” yerini “savaş çığlıklarına” bırakmış oldu.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Ukrayna’nın bu tercihinin arka planını ise Rusya tarafından kendilerinin “ülkesi bile olmayan” ya da “Ruslar olmadan hiçbir önem teşkil etmeyen” bir millet olarak görülmesi ve küçümsenmesi neticesinde Ruslara karşı biriktirdikleri “tarihi nefretleri” körüklemişti. Daha da önemli olan ise Ukraynalıların “Sovyet artığı Rus” yönetim sistemi olarak adlandırdıkları ve fakirliğin, az gelişmişliğin ve geçmişte totaliter rejimin yarattığı korku toplumunun bir benzerinin şimdi de “illiberal Rus oligarşisi” tarafından oluşturulmaya çalışıldığı inancıydı.

 

Dolayısı ile Ukrayna’nın bütün problemlerinin ana kaynağı olarak gördüğü Rus Agresifliği Ukraynalılar arasında söz konusu bu Rus etki alanı kuşatmasını “yarma” hareketi eğilimlerini güçlendirmiş ve çözüm olarak da Batı ile entegrasyon görülmüştü. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki etnik ve kültürel bağların yakınlığına benzer bir dinamiği olan Rus-Ukrayna bağları Ukrayna’nın ekonomik kalkınma, özgürlük, uygarlaşma ve medeni bir toplum olabilmek için Avrupa ile bütünleşme tercihi sebebiyle artık tamamen kopmuştu.  Dahası, Kırım’ın işgali ve Donbas bölgesinde Rus destekli ayrılıkçıların başlattığı savaş sebebiyle “iki devlet bir millet” olan Ukrayna ve Rusya arasında bir “kan davası” da başlamıştı.

 

Aynı dönemde benzer retorik ve siyasi dizayn eğilimleri Türk İç ve Dış siyasetinde “Yeni Osmanlıcı” romantizminin kozmokratik versiyonu olan “Osmanlı Cihan Hakimiyeti” tezlerinin dillendirilmesine neden olmuştu. Rusya-Ukrayna örneğinde olduğu gibi Türkiye de bu alandaki ilk ve en önemli sınavını “ümmet kardeşliği” bağlarının olduğu Orta Doğu ülkelerinde verecekti. Özellikle Arap Baharı olarak başlayan fakat çok kısa bir süre sonra “Arap Kışına” dönüşen Ortadoğu’daki değişim rüzgarlarına 90’ların başında Özal ve Demirel’in Orta Asya ile ilişkilerini belirleyen tarzına benzer üstten dayatmacı Türk modeli uygulaması neticesinde “Rol Model” Türkiye “Örnek alınmaması gereken” Türkiye’ye dönüşmüştü. Kendi çizgisine yakın ve dini hassasiyetlerin öncelikli olduğu gruplar ile homojen bir “demokratik” yapı oluşumuna ek olarak Tunus, Mısır ve Fas gibi ülkelerde AKP benzeri partilerin kurulmasını destekleyerek  Orta Doğu’da bir “etki alanı” oluşturmayı hedefleyen Türk siyasi elitleri’nin söz konusu bu hamleleri ters teperek Ortadoğu halkları arasında Türkiye nefretinin kritik boyutlara ulaşmasına sebebiyet vermişti.. Bu olgunun bir yansıması olarak Mısır-İsrail-Yunanistan-GKRY-Ürdün gibi bir araya gelebilmesi düşünülemeyecek ülkeleri “ortak bir neden” etrafında birleştiren sebeplerden en önemlisinin “Türkiye karşıtı pakt” olmasıdır. Geçmişte yapılan hataları pragmatik ve rasyonel bir strateji ile onarmak yerine romantizm kaynaklı hatalar yapılmaya devam edilmesi akıllara Putin Rusya’sının ‘Kozmokrasi Sendromunun analojilerinin Erdoğan Türkiye’sinde de olabileceği sorusunu getirmektedir.

 

Önlenemez Dekadans

 

İki liderin benzerliği birçok yazı ve analizde ele alındı. Genellikle “otokrasi” hattından incelenen bu benzerlik şemasında “kişisel ihtiraslar” ve “kozmokratik” eğilimlere ise pek değinilmedi. Daha açıklayıcı olabilmek adına otokratlar ile kozmokratlar arasındaki yapısal farklılıkların altını çizmek gerekmektedir. Otokratlar ellerinde bulundurdukları alan ve tebaa üzerinde mutlak hakimiyet şartıyla kendi yetki alanlarını sınırlandırabilirken kozmokratlar bütüncül bir yaklaşımla somut ve soyut her olgu üzerinde hak iddia ederek sınırsızlığın iddiasındaki liderlerdir.

 

2015 uçak krizi sonrası yaşanan fevrî çıkışlar ve aynı fevrîlikteki barışma süreci, Suriye krizi çerçevesinde vesayet unsurları üzerinden birbirlerine karşı sürdürülen savaş, Libya meselesinde devam eden rekabet ve son olarak Dağlık-Karabağ krizinin ısınmasıyla ortaya çıkan farklılıklar iki lider arasındaki “zorunlu evlilik” ve “şiddetli geçimsizlik” noktalarını açığa çıkarmıştı. En ufak bir kriz sonrasında Rus medyasında “Türkiye’ye nükleer bomba atılmalı mı?” tartışmalarını çıkartan, “turist ve domates diplomasisini” ısıtıp ısıtıp tekrar Türkiye’nin önüne koyabilen, “uygar ve nazik retorik” yerine geçmiş nefretlerin günümüz versiyonu olan “vahşi ve agresif” davranışların temelinde yatan neden ise Ukrayna ve Ortadoğu örneklerinde gözlemlediğimiz gibi kozmokratlarına megaloman yapılarının yenilgiyi kabullenebilme erdemlerini engellemesidir.

 

Türk-Rus ilişkilerini işbirlikçi rekabet düzleminde değerlendirmek bir yere kadar açıklayıcı olabilir. Ancak, Türk-Rus ilişkilerini tam anlamıyla bu konsept üzerinden açıklamak yetersiz kalacaktır. Örneğin, Çin-Rus ilişkilerinin ve Türk-İran ilişkilerinin “işbirlikçi rekabet” anlayışını daha net yansıtmasının sebebi bu ülkeler arasında var olan rekabet unsurunun işbirliği unsurundan daha az etkili olmasıdır. Bütün bu gerçekler ışığında ise Türk-Rus ilişkilerini gözleri mendil ile kapalı oynanan “körebe” oyununa benzetmek daha rasyonel olacaktır. Türkiye ve Rusya arasında oynanan bu oyunda hangi aktörün gözünün kapalı hangi aktörün gözünün açık olduğu ise tamamen konjonktürel gelişmelere bağlı kalmaktadır.

 

Sonuç olarak, İmparatorluklar döneminde Çarların ve Sultanların belirlediği “devlet ideolojisi” dönemleri artık akımların ve ideolojilerin belirlediği Çarlar ve Sultanlar dönemine evrilmiştir. Dolayısı ile her iki lider de kendi yarattıkları ideolojilerin akıntısına kapılmış gözükmektedir. Her iki liderin önlenemez dekadans’ı ve dolayısı ile Türk-Rus ilişkilerinin engellenemez “fabrika ayarlarına” dönüşü ise kozmokratların yarattıkları akımların ve ideolojilerinin hayatta kalma süresi ile simetrik olacaktır.

__

[1] 1241-1552 yılları arasında Rusya’yı fiilen yöneten Tatar kelimesi Rus vakanüvislerinde (letopisi) Moğollar ile birlikte gelen Kıpçak Türkleri için kullanılmaktaydı.

[2] Ordusu büyük zayiata uğrayan ve Balkan Slavlarını özgürleştirmek adına herhangi bir toprak kazanımı elde edemeyen Rus İmparatorluğunda 1917 Bolşevik devriminin temelleri bu savaşın sonuçları ile atılmıştır.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.