1945 Dünyanın Sıfır Noktası mıydı?

İkinci Dünya Savaşı gezegenin her köşesini etkiledi. Peki oldukça geniş bir biçimde paylaşılmış olan bu deneyim çatışmadan sonra bizi etkilemeye nasıl devam ediyor? 

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

İkinci Dünya Savaşı insanlık tarihinin en büyük toplumsal olaylarından biriydi. 1937 ve 1945 yılları arasında 100 milyondan fazla erkek ve kadın seferber edilerek silahlı kuvvetlere katıldı. Bunun yanı sıra yüz milyonlarca sivil de -fabrika işçisi, gıda tedarikçisi, eğlence sektörü çalışanı, mahkûm, köle- iş gücü veya hedef olarak çatışmaya sürüklendi. Gezegenin her köşesi, çatışmanın uzağına düşenler bile, bu küresel felaketten etkilendi.

 

Peki oldukça geniş bir biçimde paylaşılmış olan bu deneyim savaştan sonra bizi nasıl etkiledi? Ortak bir anlayış gelişmesine yol açtı mı ve eğer böyle bir ortak akıl oluşumuna neden olduysa bu kendini nasıl dışa vurdu? Kısacası, İkinci Dünya Savaşı’nın hafızası dünyayı nasıl değiştirdi?

 

Savaş’ın sonu genellikle idealist bir zaman olarak hatırlanır. Avrupa’da Zafer Günü ve akabinde Japonya’ya Karşı Zafer Günü’nde, Londra ve Paris’te çılgın kutlamalar vardı, Kremlin’in üzerinde havai fişekler patlıyor, denizciler New York’un Times Meydanı’nda hemşireleri öpüyordu.

 

 ABD’de Başkan Truman halka tekrar tekrar yeni bir dünyanın eşiğinde olduklarını ve “savaş dünyası”nın ölümüyle yeni bir “barış dünyası”nın doğduğunu söylüyordu. 16 Ağustos 1945’te, Japonya’nın teslim olmasından bir gün sonra, dünyaya “yeryüzü’nün özgürlük tarihinde yeni bir başlangıca tanıklık etmekte” olduklarını ilan etti.

 

Bu duygular o zaman sahici olsa da, savaşın son bulmasına eşlik eden duygu dalgasına dair oldukça seçme bir bakış açısı sunar. Sevinç ve kutlamanın yanında her türden farklı tepkiler de vardı. 1945’te dünyanın pek çok yerinde ağırlıklı duygu öfke ve utançtı. Batı Avrupa’da bedenini düşmana vermiş olan kadınların başları tıraşlı halleri hem Avrupa hem de Asya’da düşmanla işbirliği yapanlara karşı şiddetli intikam dalgalarının güçlü bir sembolü olmuştu.

 

En çok yıkıma uğrayan alanların pek çoğunda, özellikle de mağlup olan ülkelerde, insanlar genellikle umutsuzluğa – savaş muhabiri Janet Flanner’in belirttiği gibi “tam bir fiziksel bozgunun yalnızlığına” – yenik düşmüştü. Zafer kazanan ülkelerde dahi duygular hatırlayacağımız kadar açık değildi. Eski bir İngiliz istihbarat görevlisi olan John MacAuslan şöyle hatırlamıştı: “Sadece kısmen hislerimi kaybettim gibi gelmişti. Oldukça uzun bir zamanın kaybolduğunu ve bu zamanın yerini doldurulabilecek hiçbir şeyin olmadığını anlıyordunuz… Her şey bitmişti.”

 

Bu nedenle, 1945’in yeni bir umut döneminin şafağı olarak hafızada yer etmesi oldukça seçimli bir tercih. Yine de bu hatıra, savaş sonrası düşünsel yapının nüvesinde yer alıyor. Bunun çok güçlü olmasının nedenlerinden bir kısmı savaşın sona ermesinin neredeyse her yerde haber verilme biçimiydi. Bunun önde gelen sorumlusu ise ABD’ydi.

 

Amerika 1945’te savaşın tartışmasız galibi olarak ortaya çıkmıştı. Sadece Sovyetler’in rekabet edebileceği en büyük donanmaya, en geniş hava kuvvetine ve orduya sahipti. Söz konusu dönemde dünyanın tek nükleer gücüydü. Aynı zamanda savaşla önemli ölçüde zenginleşmişti de: 1939 ve 1945 arasında Amerika’nın ekonomisi neredeyse iki katı büyümüştü ve savaşın bitmesiyle Gayri Safi Millî Hasıla’sı dünyanın yaklaşık yarısına karşılık geliyordu.

 

Amerika’da önemli figürler hali hazırda ‘Amerikan Yüzyılı’ olarak adlandırmakta oldukları şeyin şafağını ilan ettiklerinde sadece övünmüyorlar aynı zamanda şimdi usandıkları korkutucu sorumluluğu kabullenmeye çalışıyorlardı. Birden bire dünyanın polisi, finansörü ve hayırseveri oldular. Çabaları sayesinde dünyanın daha iyi bir yer olacağına kendilerini ve diğerlerini ikna etmeyi dilemiş olmaları oldukça doğaldı.

 

Savaşın diğer büyük galibi, SSCB ve dolayısıyla genel olarak Komünist Parti’ydi. Komünistler daima devrimi düşlüyordu ve İkinci Dünya Savaşı onlara tam olarak bunu sağladı. Savaş Doğu Avrupa’da Demir Perde’nin çöküşüne kadar, 1985’te Arnavutluk Savunma Bakanı Prokop Murra’nın söylediklerini alıntılarsak, “kapitalist sisteme telafisi olanaksız bir darbe vuran dünya tarihindeki en büyük olaylardan biri” olarak anılmaktaydı.

 

Komünizmin savaş nedeniyle dev bir popülerlik dalgası yakalamış olduğu inkar edilemez. Savaşın sona ermesinin ardından gelen üç yılda 900 binden fazla Fransız, bir milyondan fazla Romanyalı, 1.4 milyon Çekoslovakyalı ve 2.2 milyon İtalyan komünistlere katıldı. Genişleyen bu destek, komünistlerin bir süre sonra ülke yönetimini devralacağı Çin’e; komünist partiye üye olanların sayısının 1939 ila 1947 arasında beş kattan fazla yükseldiği Latin Amerika’ya ve hatta Komünist Parti’nin 1942 ve 1945 arasında savaşın neden olduğu kayıplara rağmen neredeyse yüzde elli büyüdüğü Sovyetler Birliği’nin kendisine bile yansıdı. Litvanya asıllı Fransız filozof Emmanuel Levinas’ın partinin bu dönemdeki muazzam büyümesine ilişkin olarak 1950lerde ifade ettiği gibi, “Bu hareketin içinde kaderin ayak seslerini duymaya alışmıştık.”

 

Cesur yeni dünya çağrıları belki de savaş sırasında büyük yıkımlar yaşamış olan ülkelerde en güçlü biçimde yapılmıştı. Avrupa’nın çoğunda hükümetler öfke ve umutsuzluk duygularına müsamaha göstermeyi başaramadı. İşleri kontrolü ele geçirmek, istikrarı yeniden kurmak ve yeniden inşa oldu. Kıtanın tamamında polis güçleri tasfiye edildi, işbirlikçiler tutuklandı ve mahkemeler kuruldu. Ama hükümetler öfkeli ve demoralize olmuş halklarına umutlanacakları bir şey vermek zorundaydı.

 

Charles de Gaulle “kurtuluş yolculuğuna başlama” sözü verirken, Yugoslavya’nın Mareşal Tito’su “yeni bir kardeşlik ve birlik yaşamının görkemli vizyonu”nu sundu. Britanya’nın savaş sonrası İşçi Partisi Hükumeti ise ‘Yeni Kudüs’ü oluşturma sözü verdi.

 

Yenilgiye uğrayan ülkelerde de umutsuzluğa kapılmanın cazibesine direnç gösterilmeliydi. Almanya’da 1945 ‘Sıfır Yılı’ ilan edildi. Bu durum sadece ülkenin bombalanarak taş çağına döndüğü gerçeğini yansıtmıyor aynı zamanda ulusun temiz bir sayfa açarak yeni bir başlangıç sağlayabileceği umudunu da gösteriyordu.

 

O esnada Japonya da kendine ve dünyaya Hiroşima ve Nagazaki’nin nükleer ışığından yeniden doğmuş olduğunu söylüyordu. Atom bombasından sağ kurtulan Takashi Nagai, daha sonra dönemin en önemli Japon filmlerinden birinde yeniden üretilecek olan çok bilindik bir konuşmada, memleketini sadece Japonya’ya değil aynı zamanda tüm dünyaya yeni bir hayat veren bir şehit olarak sunmuştu. Nagai 1945 Kasım’ında “Nagasaki’nin tümden yanan bir kurban olarak seçilmiş olmasına şükredelim. Bu fedakarlıkla dünyada barışın sağlanacak olmasına şükredelim” diyordu.

 

Şiddettin oldukça uzağında kalan ülkeler bile savaşın ortaya çıkardığı devrimci değişim ve yeniden doğuş atmosferinden etkilenmişti. Latin Amerika’da yeni bir demokrasi dalgası kıtayı kapladı. Ekvator, Venezuela, Guatemala ve Bolivya’da askeri diktatörlükler bowling kukaları gibi yıkıldı. Peru 1945’te ilk özgür seçimini yaptı. Savaştan kısa bir süre sonra yayınlanan yıllık bir araştırmaya göre: “1944 ve 1945 yılları Latin Amerika ülkelerine 19. yüzyılın bağımsızlık savaşlarından sonraki herhangi bir yıldan daha fazla demokratik değişim getirdi.”

 

Asya’nın çoğunda da değişime yönelik susuzluk savaştan sonra dindirilemez görünüyordu. Hindistan’ın gelecekteki başbakanı Cevahirlal Nehru sıkça, İkinci Dünya Savaşı’nı ülkesinin bağımsız bir ulus olarak yeniden doğuşundaki önemli etkenlerden biri olarak anmıştı. 1946 yılı Aralık ayında Hindistan Parlamentosu’ndaki konuşmasında “Dünya Savaşı’ndan henüz çıktık ve insanlar belirli belirsiz ve daha ziyade vahşice yaşanacak yeni savaşlardan bahsediyorlar. Böyle bir anda Yeni Hindistan uyanmış, canlı, korkusuz olarak yeniden doğuyor.” demişti.

 

Endonezya’nın gelecekteki başkanı Sukarno ise yakın zamanda yaşanan şiddet yılları için Tanrı’ya şükredecek kadar ileri gitmişti. Ona göre bu yıllar “savaş ateşinde tavlanmış özgür Endonezya”’nın doğuşuna sebep oldu. Bu ülkeler ve Asya için ve Afrika’daki pek çokları için 1945 yeni bir dönemin şafağını temsil ediyordu.

 

Tüm dünya savaştan sonra bu radikal değişim ve idealizm zihniyetini benimsemişse, nedeni bunun herkese bir şekilde uymasıydı. Kısa süre içinde tüm genel görünüm biçimleri geleceğin idealist vizyonları olarak yerleştirilmekteydi. Merkezi planlama savunucuları sağlık, eğitim ve zenginliğin daha eşit bir biçimde paylaşılabilmesi için coşkulu bir biçimde endüstriyi millileştirme, kolektif tarım, finansal sistemleri regüle etme ve toplumları örgütleme hakkında konuşuyordu.

 

Bu tür vizyonlar sadece sosyalistlerden değil aynı zamanda Hristiyan Demokratlar’dan da geliyordu; sadece Avrupa’da değil Asya, Afrika ve Latin Amerika’da da destek bulmaktaydı. “Planlama neredeyse evrensel oluyor” diye yazmıştı savaş sırasında sürgünde olan Avusturyalı sosyolog Otto Neurath: “Bir savaş tedbiri olarak planlama, ekonomide durgunluğa çare olarak planlama, mimarlar için bir zevk olarak planlama ve toplumumuzun yeni modelinin karakteristiği olarak planlama.”

 

En coşkulu vizyonerlerden bazıları Avrupa’nın harap olmuş şehirlerini yeniden inşa etmekle görevli kent planlamacılarıydı. Mimarlar 1945’te sıklıkla, ironi yapmaksızın, yıkımın nasıl bir ‘nimet’ olduğu konusunda konuşurdu. Coventry, Hamburg ve Varşova’yı, harap olan eski derme çatma kasabalarından daha iyi, daha şaşalı ve daha modern, küllerinden doğmuş anka kuşları gibi gördüler. Britanya’daki planlamacılar Amerikalı benzerlerini gizli bir kıskançlığa düşürecek kadar hevesliydiler. Amerikalı iskan uzmanı Catherine Bauer 1944’te “Blitz* bunu yaptıysa, bu durum Amerikalı pek çok liberalin derinlerde hissettiği, böyle bir deneyimin kaçırılmış olduğuna dair gizli suçluluğu açıklar” diye yazmıştı.

 

Diğerleri ise bilimi insan oğlunun kurtarıcısı olarak gördüler. Savaş süresince yaratılan hayret uyandırıcı teknolojik araçlar – özellikle nükleer gücün ortaya çıkması – savaş sonrası nesli bugün hayal etmesi zor bir huşu ile doldurmuştur. Time dergisinden Gerald Wendt gibi gazeteciler ”bilimin insan ırkını sadece hastalıktan, kıtlıktan ve erken ölümden değil yoksulluktan ve çalışmaktan da kurtaracağı” bir gelecek düşlemeye başlamıştı.

 

Tüm dünyada ”nükleer enerjiyle çalışan arabalar” ve “bitmez tükenmez enerji”ye ilişkin fantastik hikayeler görülmeye başlanmıştı. Bir Berlin gazetesi insanları sadece 3 saat 27 dakikada aya götürebilecek uzay aracının ortaya çıkışını öngören bir haber yayınlamıştı. Hindistan’da yayınlanan Illustrated Weekly 1946’da, Bombay – Kalküta arasını sadece bir saatte alabilen hızlı tren ile çöllerin vahaya ve kuzey kutbunun bir tatil yerine dönüştürüldüğüne dair hayalleri çizmişti.

 

Tüm bunların belki de en gösterişli tasarısı küreselleşme planıydı. Savaş sırasındaki müttefiklerin işbirliğine dayanarak savaşın ardından düzinelerce yeni kurum oluşturulmuştu. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası, Amerikan tatil kasabası Bretton Woods’ta 1944 yazında toplanan bir konferansta, sadece üç haftada kurulmuştu. Pek çok ülkenin– toplamda 44 – böylesi kısa bir süre içinde dünyanın mali sisteminin tam olarak revize edilmesi konusunda uzlaşabilmiş olması, her birinin entegre ve belirli kural ve yasalara göre idare edilen bir küresel ekonomi oluşturma düşüncesinin ne denli önemli olduğunu kavradığının bir kanıtıydı.

 

Bir yıl sonra, savaş sonlanıyorken, San Francisco’da Birleşmiş Milletler kuruldu. Bunu bir dolu başka kurum izledi: Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), Avrupa Ekonomik Topluluğu (EEC), NATO, Varşova Paktı, Bağlantısızlar Hareketi, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması vs. – görünüşe bakılırsa bu liste oldukça uzun. Büyük tasarılar bollaşmıştı ve havacılıktan küresel posta sistemine kadar her şey hakkında uluslararası anlaşmalar yapılıyordu. Dünya Sağlık Örgütü, tüberküloz, sıtma ve çiçek gibi küresel olarak görülen öldürücü hastalıklarla mücadele etmek için bir dizi uluslararası kampanya başlatmıştı.

 

Bu kurumların neredeyse tümü kendilerini “İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden doğmuş” örgütler olarak ifade ediyordu. Sahiden de Birleşmiş Milletler’in Güvenlik Konseyi salonunda, devasa boyutta resmedilmiş, bir savaşın küllerinden yükselen anka kuşu freski vardır.

 

İkinci Dünya Savaşı’na ilişkin pek çok farklı duyguları olsa da, tüm dünyada insanlar 1945’ten sonra bu fikirlere sarılmıştı. Bunları benimsememiş olanlar dahi onları desteklemeye hazırdı. Ultra muhafazakar Britanyalı tarihçi Arthur Bryant 1945’te üzülerek “İstesek de, artık olmadığı için, 1939’un sosyal ve ekonomik yapısına dönemeyiz.” diye yazmıştı. Bugün tarihçilerin pek çoğu onunla hemfikir. Ian Bruma “[Savaştan sonra] dünya aynı olamazdı,” diye yazıyor: “Çok şey oldu, çok şey değişti.”

 

Bunlarla birlikte pek çok konuda süreklilik de vardı. Faşistleri ve işbirlikçilerini Avrupa kurumlarından temizlemeye ilişkin retoriklerine karşın, savaş sonrası kurulan hükümetler özellikle bu konuda başarılı değildi. Örneğin savaş sonrası Almanya’da kamu hizmetinde görevli – katliamlar ve mezalimleri yöneten Rhineland-Palatinate Polis Amiri Wilhelm Hauser gibileri de dahil olmak üzere – pek çok eski Nazi vardı.

 

Avrupa’da yeniden inşanın ekonomik gereklilikleri, cezalandırma ihtiyacını sürekli olarak gölgede bırakıyordu. 1946’da işbirlikçi davaları her yerde sessiz sedasız düşürüldü ve suçu kanıtlanmış olanların cezaları affedildi. 1950lerin ekonomik mucizesi bu temel üzerine inşa edilmişti.

 

Aynı şey Japonya için de geçerliydi. Savaş suçlarına nasıl ve ne ölçüde katılmış oldukları fark etmeksizin, ülkenin önde gelen endüstri liderlerinin hiçbiri duruşma salonu görmedi. Sonuç olarak, savaş suçu konusu hiçbir zaman doğru düzgün ele alınmadı. 21. yüzyılda bile Mitsubishi, Mitsui ve Nippon Steel gibi Japon şirketleri hala İkinci Dünya Savaşı sırasında sorumlu oldukları iddia edilen davranışları nedeniyle açılmış olan davalarla başa çıkmak zorundaydılar. 

 

Yeni küresel kurumların tümü, görünmeye çalıştıkları gibi oldukça yeni değildi. Birleşmiş Milletler, Milletler Cemiyeti’nin biraz değiştirilmişi olarak yeniden sunumundan fazlası değildi. Hatta aynı kadro, aynı kanunlar ve kuruluşları da (Uluslararası Çalışma Örgütü gibi) kapsıyordu. 1945’in gerçek idealistleri BM’yi savaş sonrası umutların bir ifadesi olarak değil, bu umutlara bir ihanet olarak görüyordu. 1945’te Emery Reves “Dünya hükümetine doğru atılmış bir ilk adım söz konusu değil. Dünya hükümeti ilk adımı.” diye yazmıştı.

 

Pek çokları için en güzel savaş sonrası balonlarının patlaması uzun sürmedi. Atom konusunda çalışan Otto Frisch gibi bilim insanları nükleer enerjiyle çalışan arabalar gibi hayallerin imkansızlığına dikkat çektiler: “Böyle bir arabada sadece birkaç dakikalık gezinti sizi öldürmek için yeterli olacaktır.”

 

 1960larda kentsel planlama, Jane Jacobs ve Oscar Newman gibi yazarlar bunun nasıl farkında olunmadan anti-sosyal davranışla bozulan distopik şehirler yaratmış olduğuna ilişkin olarak yazdıklarında, gözden düşmüştü. 1980lerde endüstrinin millileştirilmesi gibi büyük merkezileştirme projeleri tersine döndürülüyordu. Ronald Reagan gibi siyasetçiler “Hükümet sorunları çözmez; onlara destek sağlar.“ fikrine inanmaya başlamıştı.

 

1945’ten sonra ortaya çıkan uluslararası ve küresel projelerin pek çoğu da başarısızlığa uğramaya başladı. İlk düşen Bretton Woods’da kurulan küresel mali sistem oldu. Bu sistem ABD 1970’lerde altın standardından ayrıldıktan sonra çöktü. BM, Güvenlik Konseyi’nin daimi çekirdeğini oluşturan ülkeler tarafından rutin bir biçimde görmezden gelinmesine rağmen, aksamakta. “İkinci Dünya Savaşı’nın ateşinden doğan” belki de en başarılı uluslararası kurum Avrupa Birliği bile son zamanlarda daralmaya başladı.

 

Bugün savaşa ilişkin olarak ifade edilmesi en muhtemel duygular artık savaş sonrası zihniyetin karakterize ettiği idealizm, komünalizm, uzmanlara ve kurumlara güven değil. Bunların yerine, dünyada gazetelerin manşetlerinin açığa vurduğu gibi, 1945 yılında bastırılmış olan duygular, kızgınlık, utanç ve korku olma olasılıkları daha yüksek.

__

* II. Dünya Savaşı sırasında Birleşik Krallık’ın Nazi Almanyası tarafından 7 Eylül 1940 ile 16 Mayıs 1941 tarihleri arasında aralıksız bombalandığı döneme verilen ad. (Ç.N.)

 

Bu yazı 14 Ağustos 2020 tarihinde Historyextra  sitesinde yayınlanmış olup Evrim Yaban-Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Son

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.