Amerikan Militarizminin Sonu mu?

Saygıdeğer çevrelerde “önce Amerika” kavramı küfür ile aynı etkiyi yaratıyor. Bu ifade 1930’ların sorumsuzluğunun ve Biden’dan önce gelen başkanın cahilliğini hatırlatıyor. Aslında Amerika’nın önce gelmesini sağlamak, yani küresel olarak öncelikli konumunu sürdürmek, uzun zamandır Biden’ın resmi üyesi olduğu dış politika nizamının en önemli amacı sayılıyor. Belki de Birleşik Devletler içinde bulunduğumuz anı, bu önermeyi yeniden değerlendirmeye bir davet olarak görmeli.

Başkan Joe Biden dünyanın Amerika Birleşik Devletleri’nin değişmekte olduğuna, üstelik önemli ölçüde değişmekte olduğuna inanmasını istiyor. Geçtiğimiz ay BM Genel Kurulu’nda Amerika’nın savaşa olan tutkusunun son bulduğunu söylemiş, artık Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri gücünü “dünyada farkettiğimiz her soruna çözüm” olarak görmeyeceğini de eklemişti. Başkanın mesajının ana ekseninde, son yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nin gücü “son çare”de başvurulacak bir araç olarak sınıflandırmadığının kabulü vardı. Bilakis, gücü gelişi güzel kullanması Amerikan devlet yönetiminin ayırt edici bir özelliği oldu. Buna istinaden “daimi savaş” ve “sonsuz savaş” gibi ifadeler de gündelik siyasal söylemde sıklıkla kullanılmaya başlandı. Biden, bu yeni dönemde ABD’nin küresel liderliğinin önemini koruduğunu söylüyor ve Birleşik Devletler’in “sadece güç örneği” değil, “aynı zamanda örnek güç” olarak liderlik edeceğini de ekliyor.

 

Başkanın söylediklerinde ciddi olduğunu varsayalım. Buna ilaveten Pentagon’un, ABD istihbarat organlarının ve askeri-endüstriyel kompleksin (Kongre ve medyadaki müttefikleriyle birlikte) başkomutanla aynı fikirde olduğunu da farz edelim. Biden’ın görüşleri nasıl gerçeğe dönüşebilir? Bu görüşler nasıl bir fark yaratabilir? Bu bağlamda Biden’ın gücü “son çare” aracı olarak anması bazı soruları yanıtlıyor ancak diğerlerini yanıtsız bırakıyor. Başkanın söyledikleri gücün ne zaman kullanılacağı (pek yakında değil ama galiba tam zamanında) konusunda geniş ama pek yardımcı olmayan ve güç kullanımını meşru kılacak şeyin ne olabileceğine dair herhangi bir şey söylemeyen bir kılavuz niteliğinde. En can alıcı sorudan da tümüyle sıyrılıyor: İçinde bulunduğumuz zamanda silahlı güç neye yarar?

 

Biden bu geçici doktrini somut bir şeye dönüştürmeyi istiyorsa sadece konuşmalarını değil, yönetimin politikalarını ve harcama tercihlerini de bunun etrafında inşa etmelidir. Örneğin Birleşik Devletler’in kendisi de oyunu diğer ülkelerin uymasını beklediği, güç kullanımını düzenleyen kurallara göre oynamalıdır. Dünyadaki militer izdüşümünü azaltmalı ve önümüzdeki birkaç yılda nükleer cephaneliğine harcamayı planladığı 1 trilyon doları yeniden düşünmelidir. Biden, Birleşik Devletler’in Trump’ın “Önce Amerika” döneminden tam olarak “geri” döndüğünün işaretini gerçekten vermek istiyorsa atabileceği adımların bazıları bunlar. Ama sadece Donald Trump’tan önce var olan (ve Trump’a zemin hazırlayan) statükoya geri dönmek yeterli olmayacak.

 

Uygulanan Kurallar

 

Başkan örnek olarak liderlik etme konusunda ciddiyse ABD, özellikle de 11 Eylül saldırılarının ardından gelen yıllarda rutin olarak kendini muaf tuttuğu ama önceden de var olan normlara uygun hale getirmelidir. Bu Washington’un önleyici savaş fikrini tamamıyla terk etmesi gerektiği anlamına geliyor. Başkan George W. Bush 2002’nin Mayıs ayında West Point’te yaptığı konuşmada 11 Eylül saldırılarının, Soğuk Savaş döneminin savaşı önlemek için askeri gücü geliştirme ve düşman kuvvetlerin veya zararlı ideolojilerin yayılmasını önleme politikası gütme ilkelerini geçersiz kıldığını açıklamıştı. Bush, tehditlerin tamamıyla hayata geçirilmesini beklersek “çok uzun süre bekleriz” diyerek uyarıda bulunuyordu.

 

Bunun üzerinden bir yıl geçmemişti ki Irak’ı işgal ederek Bush Doktrini olarak adlandırılan şeyi korkunç sonuçlarıyla birlikte uygulamaya koydu. Biden, önümüzdeki Ulusa Sesleniş konuşması gibi, halkın önüne çıkacağı önemli bir fırsatta Bush Doktrini’ni açıkça yürürlükten kaldırmalı ve caydırıcılığı ABD askeri politikasının mihenk taşı olarak yeniden yerine oturtmalıdır. Birbiri ardına gelen yönetimler uzunca bir zaman Amerikan ordusunu sorunları çözmenin, sakıncalı olduğu düşünülen rejimleri devirmenin ya da terörist olduğu iddia edilenleri veya Washington’un tehdit olarak gördüğü diğerlerini yok etmenin belki doğru olmayan fakat elverişli bir yolu olarak gördüler. Biden bu fanteziyi terk etmelidir. Amerika Birleşik Devleri’nin bugün harici düşman eksikliği çekmemesi, en azından kısmen —tabii ki tamamen değil— geçmişte askeri gücünü kötüye kullanmış olmasından kaynaklanıyor. Tahran ve Pyongyang’a ilişkin halihazırdaki zorluklar her ne olursa olsun bu konuda silahlı çatışmanın uygun maliyetli bir çözüm sağlaması pek mümkün değil.

 

Biden meşru müdafaayı —rejim değişikliğini, ulus inşasını ya da bir “etkisizleştirilecekler listesi”nde kötülük yaptığı varsayılanların üzerine çizik atmayı değil— ABD askeri gücünün kullanım gerekçesi olarak görülen diğer her şeyin üzerinde tutmalıdır.

 

ABD, uluslararası hukukun temellerini kabul etmemeye veya bunlara itibar etmemeye devam ettikçe Biden’ın “örnek olma gücü”ne ilişkin açıklamaları da inandırıcılığını kaybediyor. ABD’nin mevcut davranış örüntüsünü deşifre etmek zor değil: Washington zor kullanma serbestisine engel olacak herhangi bir uluslararası anlaşmaya karşı çıkma ya da bunları yok sayma eğiliminde. Biden BM Genel Kurulu’nda söylediklerinde ciddiyse bu da değişmek zorunda kalacak.

 

Sözde Uzlaşıdan Daha Fazlası

 

Örnek olarak liderlik etmek öylesine ve düşünmeden dile getirilmiş bir konuşmanın gelişigüzel ortaya atılmış bir ifadesinden fazlasını işaret ediyorsa, başkan bunun pratikte ne anlama geleceğinin ayrıntılarını vermelidir. Buna ABD Savunma Bakanlığı ile başlayabilir. Resmi adına rağmen Savunma Bakanlığı’nın varsayılan amacı savunma değil güç projeksiyonudur. Yani askeri gücünün uzak yerlerde operasyon yapabilmeye muktedirliğidir. Birleşik Devletler’in silahlı kuvvetleri Basra Körfezi, Doğu Asya ve Avrupa gibi uzak yerlerdeki olası tehditlerle ilgilenmeye hazır bekliyor. Son iki yılın açıkça ortaya çıkardığı üzere Amerikalıların yaşadıkları yerlerdeki anlık güvenliğine ve refahına zarar veren tehditler çoğu zaman sonradan akla geliyor. Pentagon için bu Güney Çin Denizi’nde seyrüsefer serbestisinin ülke içindeki yangınlardan, kasırgalardan, sellerden, salgınlardan ve delik deşik ülke sınırlarından daha öncelikli olduğu anlamına geliyor. Ara sıra yaşanan isyanları bastırmaktan bahsetmiyoruz bile. Bu işler bütçeleri ve kaynakları silahlı kuvvetlerin düzenli olarak faydalandığına kıyasla sönük kalan kurumlarının sorumluluğu oldu.

 

Burada söz konusu olan şey “ulusal güvenlik”in anlamı. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana bu terim aleni ya da gizli askerî harekâta dayanarak askeri tehditlerle baş etmeyi ima etti. Bunun bir sonucu olarak Pentagon ulusal güvenliğe ayrılmış kaynaklardan en büyük payı almaya alışkın. Dış politika nizamı içinde kaynakların bu şekilde —en çok kazanan Pentagon olurken diğerlerinin nispi artıklarla ayakta kalabildiği— dağıtımı biraz bile tartışmalı değildir. Biden; Sahil Güvenlik, Ulusal Sağlık Enstitüleri, Amerika Birleşik Devletleri Orman Hizmetleri ve Amerika Birleşik Devletleri Sınır Devriyesi gibi kurumlara daha fazla para ayırarak ve ordu, donanma ve hava kuvvetlerini biraz daha azla idare etmek durumunda bırakarak bu oransızlığı düzeltmekte ısrarcı olmalı.

 

Statükoya çokça yatırım yapmış olan askeri-endüstriyel kompleks ulusal güvenliğin standart kavramlaştırmalarından uzak herhangi bir hamleye karşı çıkacaktır. Dolayısıyla Biden kendini değişime adarsa yapması gereken işler var. Mevcut tertibata bağlı güçlerle uğraşmak için gerekli siyasal sermayeyi harcamaya istekli olup olmadığı da zamanla ortaya çıkacak. Örneğin Biden, Temsilciler Meclisi’nde kısa bir zaman önce 2022 için yeni askeri harcamalara 768 milyar dolar ayrılmasına —ki bu dolar bazında şimdiye kadar görülmüş olan en büyük askeri bütçeye karşılık geliyor— onay veren oylamaya karşı çıkıyor ise de bunu henüz halka açıklamadı.

 

ABD Deniz Aşırı Askeri Profilini Düzenlemeye Nereden Başlamalı?

 

Pentagon’un bütçesini kısmanın ABD silahlı kuvvetlerinin konumu ve ikamesi bakımından önemli sonuçları olması kaçınılmaz. Bu da Biden’ın gücü son çare olarak sınıflama ve zora dayanmayan liderlik yaklaşımlarını vurgulama konusunda ciddi olduğunu göstermesi için bir fırsat. Muazzam geniş bir coğrafyaya yayılmış ABD askeri operasyonlarını yöneten altı bölge muharip komutanlığından bir ya da bir kaçını kapatmak iyi bir başlangıç olabilir. Bu bağlamda Güney Amerika ve Karayipler’in tamamı üzerinde “sorumluluk” iddiasında bulunan Amerika Birleşik Devletleri Güney Komutanlığı (SOUTHCOM) ilk kapatılan olmalıdır.

 

Amerika Birleşik Devletleri’nin güney komşuları çeşitli sorunlarla karşı karşıya. Bunların başlıcaları ekonomik geri kalmışlık, kırılgan siyasi kurumlar, yolsuzluk, suç ve uyuşturucu ticaretiyle ilişkili iç sorunlar ve hiç de önemsiz olmayan iklim değişikliği. Birleşik Devletler’in bu sorunları hafifletmek için çaba göstermek zorunda olduğuna şüphe yok. Ancak askeri çözüm bu sorunlardan hiçbirine fayda sağlamaz. Bir orgenerale ya da oramirale istihdam sağlamanın dışında, SOUTHCOM günümüzün ulusal güvenlik meseleleriyle, önemli ABD limanlarına dağıtılmış kıyı topçu mevzileri kadar alakalı.

 

Daha genel anlamda, Biden yönetimi ülke dışında bulunan ABD denizaşırı üslerinin sayısını da azaltmalı. Halihazırda 80’den fazla ülkede 750 kadar ABD üssü var. ABD’nin deniz aşırı askeri profilini düzenlemeye nereden başlamalı? Avrupa’dan. İkinci Dünya Savaşı’ndan neredeyse seksen yıl ve Soğuk Savaş’tan otuz yıl kadar geçmişken ABD kuvvetlerinin Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık gibi kendilerini savunabilecek müreffeh demokrasilerde askeri garnizonlar bulundurması gerekmiyor artık. Biden yönetimi ABD’nin askeri ayak izini azaltmanın yanı sıra Amerika üretimi silah ihracatı da sınırlandırmalıdır. Silah ihracatı 2020 mali hesap döneminde rekor seviyeye çıkarak 175 milyar dolara vardı. Suudi Arabistan’a gelişmiş silahların satışını azaltmakla —şu haliyle yılda 3 milyar doları geçiyor— başlanabilir.

 

ABD nükleer saldırı gücünün süren modernizasyonu da militarizmden uzaklaşma yönünde bir değişim ve savunma harcamalarının daha acil önceliklere kaydırılması şansını yakalamak için uygun bir başlangıç olabilir. Nükleer savaş (ya da bir nükleer kaza) insanlığa yönelik en doğrudan tehditlerden biri olmayı sürdürüyor. Birleşik Devletler şu aralar, asgari bir toplumsal tartışmayla, uzun menzilli bombardıman uçakları, denizaltı balistik füzeleri ve karada konuşlanmış kıtalararası balistik füzelerden oluşan mevcut “stratejik üçlüsünün” tamamını yenilemekle meşgul. Bu proje muhtemelen önümüzdeki beş yılda tamamlanacak ve en az 1 trilyon dolara mal olacak. Halbuki Nükleer Silahsızlaşma Anlaşması’nın (NPT) imzacılarından biri olarak ABD, “müzakereleri iyi niyetle sürdürme” taahhüdüyle “nükleer silahsızlanmanın” önünü açacağı sözünü vermişti. Biden örnek olarak liderlik etme konusunda ciddi olduğunu göstermek istiyorsa sadece söylemekle yetinmeyip NPT uyarınca yerine getirmekle yükümlü olduğu taahhütleri yerine getirmeyi düşünebilir. ABD’nin nükleer cephaneliğini kaldırmak yerine cilalamak vaatlerin sözde kaldığını gösteriyor.

 

Dolayısıyla bununla birlikte düşman cephaneliğini ortadan kaldırmaya yönelik bir önleyici taarruz olarak ilk nükleer saldırıyı başlatma seçeneğinden de vazgeçmiş olacaktır. “İlk saldıran taraf olmama” güvencesi vermek, Amerika Birleşik Devletleri’nin nükleer bir saldırının hedefi olması halinde misilleme yapmasına engel olmayacaktır. Bununla beraber Amerika Birleşik Devletleri’nin, nükleer güçlerin Soğuk Savaş’ın ilk günlerinden bu yana insanlığın üzerinde sallandırdığı Demokles kılıcını kaldırma konusunda ciddi olduğunun işaretini vermiş olacaktır.

 

Yeni Bir Soğuk Savaş mı?

 

Biden’ın sözlerini eyleme geçirip geçirmediğini test edecek en iyi zemin Çin’dir. Eğer güç gerçekten son çare olarak başvurulacak seçenekse, Biden ABD’nin Çin ile giderek birbirine daha çok düşman olduğu ilişkinin topyekûn bir askeri rekabete dönüşmesini önleme gayretinde olacaktır. ABD-Çin ilişkisinin 1950’lerdeki ABD-Sovyet düşmanlığına benzer bir silah yarışı üzerine kurulmasına müsaade etmek düşüncesizliğin zirvesi olur. Ancak yakın bir tarihte duyurulan ve Avustralya’ya nükleer donanımlı denizaltı satılmasına yönelik Avustralya-Birleşik Krallık-Birleşik Devletler anlaşmasının da fikir verdiği gibi, Biden tam da bu doğrultuya girmekteymiş gibi görünüyor. Biden BM’de yaptığı konuşmada Birleşik Devletler’in “yeni bir Soğuk Savaş ya da katı bloklara ayrılmış bir dünya” istemediğini söyledi. Ancak söze değil icraata bakmak lazım. Şu ana kadar Biden ya yeni bir Soğuk Savaş’ın kaçınılmaz olduğunu kabul ediyor ya da böyle bir olasılığı memnuniyetle karşılıyor gibi görünüyor. Her iki durumda da denizaltı anlaşmasıyla Biden’ın Birleşik Devletler’in artık örnek liderlik etme niyetinde olduğu iddiasının güvenilirliğinin oldukça zayıf olduğu izlenimine varılıyor. Belki de Biden Çin’i daha yumuşak başlı yapmak için ABD’nin ikinci kademe müttefiklerinin askeri gücünü artırmaya bel bağlıyordur. Öyleyse çok büyük ve riskli bir bahse girdiği söylenebilir.

 

Saygıdeğer çevrelerde “önce Amerika” kavramı küfür ile aynı etkiyi yaratıyor. Bu ifade 1930’ların sorumsuzluğunun ve Biden’dan önce gelen başkanın cahilliğini hatırlatıyor. Aslında Amerika’nın önce gelmesini sağlamak, yani küresel olarak öncelikli konumunu sürdürmek, uzun zamandır Biden’ın resmi üyesi olduğu dış politika nizamının en önemli amacı sayılıyor. Bu müesses nizamın üyeleri Birleşik Devletler’in başka herhangi bir ülkenin sahip olmasına izin verilmeyen ayrıcalık ve imtiyazlardan faydalanması gerektiğini verili kabul ediyor. Amerika halkı da bu gibi ayrıcalık ve imtiyazları doğal hakları olarak görüyor ve buna razı oluyor. Belki de Birleşik Devletler içinde bulunduğumuz anı bu önermeyi yeniden değerlendirmeye bir davet olarak görmeli. En azından politika yapıcılar askeri gücün kötüye kullanımının yalnızca ABD’nin ayrıcalıklı statüsünden geriye kalanların israf edilmesine hizmet edebileceğini göz önünde bulundurabilir.

 

Bu yazı Foreign Affairs sitesinde yayınlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.