Diziler, Hayat, Siyaset ve Müzakere

Dizilerin bu kadar gündem olmasının, hatta kimilerine göre yerel seçim gündeminden daha çok konuşulmasının bir sebebi de müzakere alanı ihtiyacını son dönemlerde akademi, medya, sivil toplum ve siyasetten daha iyi karşılamaları, yani mecra olabilmeleri…

İlk bölümünden beri ilgiyle izlenen, bir o kadar da tartışılan Kızıl Goncalar dizisinde sıra dışı bir mürit olan Cüneyd karakteri, hele de son bölümdeki çocukluğuyla ilgili sahne, bana Zafer Ekin Karabay’ın aşağıdaki dizelerini hatırlattı:

 

Kentin baskısı kaldı bize

ve ışıkları trafiğin ya da kazası

Oysa biz hep bir düş kazasında

yitirdik arkadaşlarımızı

Karşıdan karşıya geçerken

eli bırakılan çocuklardık

O insan kalabalığındaki

son gülümsemesiydi annemizin

Sonra hangi tarafa geçsek karşıda kaldık!” 

 

Ve tabii ardından “Yerleşik Yabancı’ydım her yere Metin Abi… Sen yanarak öldün ve ben ne yangınlar geçirdim sana ulaşabilmek için. Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama?” cümlelerinin de olduğu bir mektup bırakarak 29 yaşında intihar eden şairin kendisini. “Yerleşik Yabancı”, halimizi o kadar güzel anlatan bir kavram ki… Çok az kimsenin gerçek anlamda yerleşebildiği bu topraklarda… Gücü eline geçirenin kendini ‘yerli’ diğerlerini ‘dışarlıklı’ kıldığı bu devranda…

 

Bu hatırlatmalar-çağrışımlardır belki de bizi dizilere bağlayan… Her bir sahnesi gündelik hayatımızdaki tartışmaların bir parçası olduğundan veya bir yerine dokunduğundan… Kızıl Goncalar’da tek isteği okula gitmek olan ama kader olarak çocuk yaşta evlilik uygun görülen Zeynep’in ilk kez salıncakta sallanırken hissettiği özgürlük, “Bu kuyudan çıkamam” derkenki çaresizliği, küçük dağları ben yarattım kibriyle dolaşan Doktor Levent’in Meryem’e “İnsanın üzerinden yük alınması güzel bir şeymiş” derkenki müteşekkirliği; Bahar dizisine ismini veren, evliliğiyle birlikte hayatta silikleşen Bahar’ın yeniden doğar gibi hayatını ele almasına onun kadar sevinen Zeynep’in dayanışması; İnci Taneleri’nde hep sarhoş gezen Tayfun’un nihayet birisinin içten bir şekilde ızdırabının sebebinin sormasıyla ayılması… Daha nice sahne, nice duygu, nice hatırlatma… Gündelik hayatımızda olan ama bitmeyen bir kutuplaşmayla kamusal alanda anca dizilerde karşılaşabildiğimiz hikâyelerimiz kısacası…

 

Müzakere Alanı Olarak Diziler

 

Aileden topluma, ilişkilerden gündelik hayata, kimi zaman da geçmiş tanıklıklara diziler kamusal hayatın müzakere alanı bu yönüyle. Kızılcık Şerbeti, Kızıl Goncalar, Ömer, Bir Başkadır bu kamusal hayatın tabu konularından biri olan dindarlar ve sekülerler arasındaki gerilimi merkeze alıyor. Din, dindarlar ilk kez temsil edilmiyor tabii bu mecralarda. Ama bu yapımların geçmiş dönemlerde bir tür tragedya mantığıyla karikatürleştirerek yapılan kötüleme ya da hidayet filmlerinden ayrılan özelliği; karşılaşma ve temsillerin gündelik hayatın içinde deneyimlendiği gibi canlandırabilmesi oldu. Tam da bu yüzden eleştiriliyor her kesim tarafından. Çünkü çoğu kişi kendisine yakın hissetmediği dünya görüşü veya hayat biçimi olan birisinin temsilinin yakınlık duyacak şekilde resmedilmesini istemiyor. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse doğrusu, yanlışı, zaafı, açmazları olan bir insan olarak görmektense; hiçbir duyguyu uyandırmayan ya da sadece keskin ayrımları hissettiren bir şekilde resmedilsin istiyor.

 

Tartışmalara sebep olsa da bu dizilerin siyasetin ürettiği kutuplaşmayı gidermede, hem mekânsal hem de içeriksel olarak gündelik hayatı ayrışan kesimlerin birbirleriyle bir nebze de olsa tanış olmasına vesile olacağını düşünenlerdenim. Bir süre sonra reyting veya başka kaygılarla içeriksel kalitelerinde düşüş yaşanıp klişe melodramlara ya da tekrarlara düşseler de bu diziler açtıkları hat sebebiyle önemli yapımlar. 

 

Yeni Bir Siyaset Tarzı Mümkün mü?

 

Dizilerin bu kadar gündem olmasının, hatta kimilerine göre yerel seçim gündeminden daha çok konuşulmasının bir sebebi de yukarıda bahsettiğim müzakere alanı ihtiyacını son dönemlerde akademi, medya, sivil toplum ve siyasetten daha iyi karşılamaları, yani mecra olabilmeleri… Siyaset alanında kutuplaşma ve içeriksizleşme arttıkça toplumun bir tür apati yaşaması kaçınılmaz. Toplumsal muhalefet ile kurumsal muhalefet arasındaki makası önceki yazılarda sıklıkla dile getirmiştim. Mayıs seçimleri ve içinde bulunduğumuz yerel seçim sürecinde muhalefet partileri arasındaki tartışmalar, aday mimarisi ve etrafında yaşanan çekişmeler de uzaklaşmayı artırıyor. 

 

Ama bir yandan da kurumsal siyasette başka bir yerin kıyısında olduğumuzu hissettirecek gelişmeler yaşanmıyor değil. 28 Şubat’ın yıldönümünde Nasuh Mahruki’nin arkaik ‘türban’ çıkışına cevap veren Sevgi Kılıç’a partisi içinden gelen destek misal. Özak Tekstil direnişiyle tanıdığımız Funda Bakış’ın Emek Partisi’nden Haliliye’de, Bingöllü imam Tekin Aras’ın Arnavutköy’de CHP’den aday olması. Ve bu adaylıklara karşı toplumda oluşan teveccüh… İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Eyüpsultan’da karşılaştığı ve kendilerini ötekileştirmediği için teşekkür eden başörtülü kadınlara söylediği “Kime baksam benim yuvamda bir karşılığı var” cümlesi keza. “Başörtülü arkadaşım var”, “Benim babaannem de başörtülü”, “Alevi-Kürt-Ermeni komşularım var” gibi yakınlık içerse de tanış hissettirmeyen karşılaşmalardan sonra bizi siyasi olarak kuşatan tüm kutuplaşmalara karşı sahici bir hat olabilir bu tutum. CHP’nin Fatih adayı Mahir Polat’ın, Nihal Bengisu Karaca ile yaptığı röportajda kurduğu ve Mevlana’nın “Dünle beraber gitti cancağızım/Ne kadar söz varsa düne ait/Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” sözlerini hatırlatan “Batı da Doğu da bitti, yeni bir ‘biz’ inşa edebilirsek insanlığa yeni bir ufuk çizeriz” cümleleri de yeni bir siyaset tarzının mümkün olabileceği hissini güçlendiriyor.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.