“Gençler, Nereye?”: Çok Konuşup Az Duyanlara
Gençleri anlatmıyor; onları gerçekten dinliyor ve bizim de dinlememizi sağlıyor. Bu kitapta gençler birer “sorun alanı” değil, birer hak sahibi özne olarak karşımıza çıkıyor. Gitmek isteyen gidemiyor, kalmak isteyen kalamıyor. Gençler kayıp değil, sessiz de değiller.
Bazen bir kitabı elinize aldığınızda, karşınızda duran şeyin bir metin değil, sizi usul usul ama kararlı bir biçimde derin bir kuyunun dibine çeken görünmez bir rüzgâr olduğunu fark edersiniz. Bu rüzgâra direnmek istemezsiniz. Çünkü merak, tam da orada başlar. Okudukça yerçekimi artar, her sayfayla birlikte biraz daha aşağı inersiniz. Bir noktadan sonra yazarın sesi geri çekilir, metnin boşluklarından başkalarının sesleri sızar. Artık yalnızca okuyan değil, dinleyen olursunuz.
Gençler Nereye: Bir Kuşağın Peşinde tam olarak böyle bir kitap. Araştırmacı gazeteci-yazar Tuğçe Tatari, kısa süre önce Literatür Yayınları’ndan çıkan bu çalışmasında gençleri anlatmıyor; onları gerçekten dinliyor ve bizim de dinlememizi sağlıyor. Aradaki fark, bugün her şeyden daha kıymetli.
Kitap bana imzalı ve şu cümle eşliğinde ulaştı: “Sevgili Menekşe, Gençleri çok konuşuyor, ama yeterince duymuyoruz.”
Daha kitabı açmadan, meselenin kalbine dokunan bir cümleydi bu. Çünkü gerçekten de öyle yapıyoruz: Gençler hakkında saatlerce konuşuyoruz ama gençlerle, onların diliyle, onların temposunda konuşmaya pek niyetimiz yok.
Bugün “gençlik” denince herkesin hazır bir yorumu var. Gençliği bir bütün sanıyorlar; farklı zorluklar karşısında aynı dayanıklılığa sahip bireyler olduklarını düşünüyorlar. “Umutsuzlar” deniyor. “Sabırsızlar” deniyor. “Ah şu kuşak çatışması” deniyor. “Biz o yaşlarda böyle vurdumduymaz mıydık” deniyor. Gençlik yerden yere vuruluyor. Üstenci bir dille kendini yüceltenler yeni nesli kötülüyor. “Ekrana gömülmüş, hayalsiz, ülkeyle bağını koparmış” bir kuşak diye tarif ediliyorlar.
Veya salt bir demografik kategori olarak görülüp, kuru istatistiklere ve lansmanları şaşalı otellerde yapılan koca koca raporlara konu ediliyorlar. Edilgenleştiriliyorlar. Sürekli yargılanıyorlar.
Konuşulan Değil, Dinlenen Bir Kuşak
Oysa ne güzel der Jean-Paul Sartre, Duvar adlı öykü kitabında: “Sizi sürükleyen dalgadır. Yaşam bu; ne yargılanabilir, ne anlaşılabilir.”
Tatari ise bu kolaycı etiketlerin hiçbirine sığınmıyor. Yargılamıyor, anlamaya çalışıyor. Onun kitabında gençler birer “sorun alanı” değil, birer hak sahibi özne. Duyguları var. Gerçek deneyimleri var. Çaresizlikleri var. Hayalleri var. Umutları var. Toplumla çatışmaları var. Beklentileri var. Yalnızlıkları var. Göçme arzuları var, kuşlar misali…
Rap müzikten arabeske, film festivallerinden müzikallere dek çok renkli bir hayat sürmek varken birçoğu açlık sınırının altında yaşıyor. Kimisi sokakta… Kimisi de karın tokluğuna razı.
Tatari, kitap için yaşları 15 ile 29 arasında değişen çocuklar ve gençlerle konuşmuş. Ve gençlerin sorunlarının sadece gitmek ile kalmak arasında bir sarkaçta hareket etmekten ibaret olmadığını biz yetişkinlere bir kez daha anımsatmış. Çünkü, genç yoksulluğu aynı zamanda; beslenememek, regl yoksulluğu, her köşe başında açılan üniversiteler yüzünden diplomaların değersizleşmesi, nitelikli eğitime erişememek, “hami”si olmadığı için istihdam edilememek, imkân eşitsizliklerine karşı adaletsizliği yaşamak da demek.
Kimi gitmek istiyor, kimi kalmak. Gitmek isteyen gidemiyor, kalmak isteyen kalamıyor. Kimi Kilis’te gördüğü İngilizce eğitimin büyük şehirlerde görülenle aynı olmadığını anlatarak “eğitimde fırsat eşitliği yok” diyor. Çoğu da gitmeyi “süreç” olarak görüyorlar. Gidip görmeyi, kendilerini geliştirmeyi ve mutlaka geri dönüp ülkelerini güzelleştirmeyi istiyorlar.
Kimi sırça fanusta yaşıyor, okuldan şoförle alınıyor ve Bebek’te kapuçinosunu yudumlarken kafenin kapısında sekiz yaşından beri yanından ayrılmayan şoförü bekliyor. Kendisinden “marka bir evlilik” yapması umuluyor. Ama bu gencin hayat pratikleri can kulağıyla dinlendiğinde, onun aslında Türkiye’de şanslı bir aileye doğmasından dolayı içine düştüğü yüzeysel ve yerinde sayan hayattan sıkıldığını ve samimi bağlar kurmak üzere yurtdışında yaşamaya başladığını anlayabiliyoruz. Çünkü orada kimse onu, soyadı veya babasının holdingi üzerinden değerlendirmiyor ve bu sayede kendisini daha değerli hissediyor.
Kimi “Bırak abla fırsat eşitliği filan laflarını, ben sana yaşam hakkı eşitsizliğinden söz ediyorum” diyor ve o cümle okurun kalbinin orta yerine tüm ağırlığıyla yerleşiyor. “Okuyan mucizedir bu koşullarda” diye ekliyor aynı genç.
Etnik kimliğinden dolayı çocukluğundan beri dışlanmış olan bir diğeri “Türkiye bana rahat olma hakkı vermiyor, diken üzerinde yaşatıyor beni” diyor. Kimisiyse yeni bir cep telefonu alma hayalini bile kuramadığından dert yanıyor.
Aynı Kuşak, Farklı Hayatlar
Kimi “Burada kalırsam boğulurum” diyor, kimi “Gitmek de kurtuluş değil” diye ekliyor. Kimi moda tabiriyle “ev genci” (ne eğitimde ne istihdamda), yani kendi ayakları üzerinde duramıyor.
Kimi iki üniversite mezunu ama kuryelik yapıyor. Kimi “Gün gelecek ülkemizde değer göreceğiz” diyerek ümidini koruyor. Kimi 13 yaşında MESEM’e başlamış, sabahın dört buçuğunda fırında iş başı yapıp 50 kiloluk un çuvalı taşımaktan elleri su toplamış, nasır bağlamış…
Eşitsizlikler iliklerine dek işlemiş olan yoksul bir gencin ülkeden gitmek fikrini “imkânsız” görmesiyle, orta sınıftan bir gencin “Belki bir burs bulur, giderim birkaç sene” diyebilmesiyle, zengin bir gencin “Kesin giderim, Londra’da vur patlasın çal oynasın yaşarım” özgüveni arasında dağlar kadar fark var.
Gençlere saha temelli bir şekilde yaklaşıldığında, onlarla diyalog kurulduğunda, aynı kuşağın içinde bile ne kadar çok çelişki, ne kadar çok kırılma olduğunu görüyoruz.
Ortak bir his var ama: Yorgunluk ve yoksunluk. Çok erken yaşta büyümüş olmanın yorgunluğu. Avrupa’daki akranlarıyla yaşam standartlarını kıyasladıklarında yaşadıkları yoksunluk duygusu. Kuraklaşan bir siyasi iklimde kendini ifade edememenin, yeterince özgür olamamanın verdiği yoksunluk da var elbette.

Göç Bir Hayal mi, Mecburiyet mi?
2021 yılında Hacettepe Üniversitesi ile Konrad-Adenauer Stiftung’un yaptığı ortak araştırma sonucuna göre gençlerin yarıdan fazlası “Türkiye’nin geleceğini iyi görmüyor”, 10 gençten 7’si “fırsat verilse başka bir ülkeye gitmeyi” düşünüyor.
Friedrich-Ebert-Stiftung’un 2024 Gençlik Araştırması ise, gençlerin ülkedeki eğitim kalitesinden memnun olmadıklarını, yaşam memnuniyeti ve gelecek beklentileri açısından araştırmaya konu olan diğer Güneydoğu Avrupa ülkelerine göre en kötümser grubu oluşturduklarını, Kuzey Makedonya ve Arnavutluk’tan sonra Türkiye’deki gençlerin göç etme arzusunun en yüksek üçüncü ülke olduğunu göstermişti.
Bu ve son dönemde yapılan nice araştırma, gençlerin yurt dışında yaşama isteğinin iki ana motivasyonu olduğunu ortaya koyuyor: Yaşam koşullarını iyileştirme ve daha özgür bir ortam.
Tatari’nin bu kitap için konuştuğu bir gencin şu sözleri gözümün önünden gitmiyor: “Gençlere yapılan en büyük haksızlık, onların hayal kurma hakkını elinden almak. Biz daha kim olduğumuzu bile anlamadan, kim olamayacağımızı öğretiyorlar. ‘Sen fakirsin, sen işçisin, sen bir hiçsin.’ Küçücük yaşta bu cümleleri o kadar çok hissediyorsun ki, o kadar çok hissettiriyorlar ki, bir yerden sonra sen de inanıyorsun, normalin oluyor. Zengin hata yapınca ‘gençtir, yolunu bulur’ diyorlar; biz hata yapınca ‘daha şimdiden kaymış’ diyorlar. Birine ikinci, üçüncü şanslar veriliyor; bize ilk yanlış şansı bile tanınmıyor.”
Kendilerine ait olmayan krizlerin faturasını ödemekten, gelecek planı yapmanın bile cesaret hâline geldiği bir belirsizlikte yaşamaktan yorulan, hayal kurmanın dahi “lüks” sayıldığı bir iklimde hayata tutunmaya çalışan bir kuşağın sesi bu…
Tatari’nin dili tam da bu yüzden güven veriyor. Ne didaktik ne de ahkâm kesiyor. Ne ajite eden bir öfke var satırlarda ne de soğuk bir mesafe. “Z kuşağı da böyle işte!” kolaycılığına asla kapılmıyor.
Anlamaya dayalı bu dili sokaklarda yaşayan, uyuşturucu kullanan, alkolik, hayata tutunamayan gençlerle konuşurken de devam ettiriyor Tatari. Birçok gencin, çocuklukta yaşadıkları ihmali, ana-babasından alamadığı onayı toksik arkadaş çevrelerinde doldurmaya çalıştığını ve hayatın dış çeperine sürüklendiğini gösteriyor onların ağızlarından, en saf ve duru ifadelerle…
Gazeteciliğin belki de en zor yerinde duruyor: Can kulağıyla dinleyerek yazmak… Gençlerin cümlelerine kendi doğrularını ve değer yargılarını yamamıyor boşluk bırakıyor. Susulması gereken yerde susuyor. “Su küçüğün, söz büyüğün” diyerek büyütülen bugünkü yetişkin dünyasının en çok unuttuğu beceri bu değil mi zaten?
Tatari’ye göre, Türkiye’de genç olmak “biyolojik bir gelişim süreci” değil, siyasal kararların, ekonomik kırılganlıkların ve toplumsal tercihlerinin şekillendirdiği başlı başına bir inşa. Normalde hataya, taşkınlığa, saçmalamaya ve rengârenk ihtimallere açılması gereken bu dönem, ülkenin içinden geçtiği siyasi, ekonomik ve sosyolojik sarsıntılarla birlikte gençlerin üzerine çöken ağır bir kasvet bulutuna dönüşmüş durumda. Örneğin uyuşturucu bağımlısı iki gençle de bu kitap için konuşan Tatari’ye, “Bizi yeniden iş bulabilecek, hayata kazandıracak şeyler yapılmalı” deniyor.
Bu kitap aynı zamanda yetişkinlere tutulmuş bir öz-eleştirel ayna. “Bu gençler neden böyle?” diye soranlara sessiz ama sarsıcı bir cevap veriyor. Belki de asıl sorunun yönünü değiştirmek gerekiyor: Bu ülke gençlerine ne sunuyor? Güven mi, imkân mı, sabır mı? Yoksa sadece beklenti mi? Biz bu gençlere bakıp onları görüyor muyuz? Peki bizi gençken doğru anladılar mı? (Bu da başlı başına ayrı bir kitap konusu olur)
Bir Sorudan Fazlası: “Gençler Nereye?”
“Gençler nereye gidiyor?” sorusu kitap ilerledikçe anlam değiştiriyor. “Gençler neden burada duramıyor”a, “Neden kendilerini ait hissedemiyor”a dönüşüyor. Ve en sonunda, imza cümlesine geri dönüyoruz: Çok konuşuyoruz ama duymuyoruz.
Kitabın son kısmında gençlik denildiğinde akla ilk gelen isimlerden olan sosyolog Demet Lüküslü ile çok kıymetli bir söyleşi de var. “Gençler Türkiye’den ne bekliyor” sorusuna verdiği yanıt çarpıcı: “Bu ülkeden en çok görmek istedikleri şey kale alındıklarını bilmek. İnsan yerine koyulmak, hak verilmek, onaylanmak, önemsenmek, görülmek, duyulmak.”
Lüküslü, gençleri yargılamak yerine duymak ve anlamak gerektiğini çok hoş bir bakış açısıyla anımsatıyor söyleşisinde: “Toplumu toplum yapan şeylerden biri de ciddi dezavantajlar yaşayanlara, ‘Madem düştün, o zaman bir tekme de ben vurayım’ demek değil de ‘ben seninle nasıl dayanışabilirim’ diye sormak olmalı. “Bu sorununu beraberce nasıl çözebiliriz” diye yaklaşmalıyız.”
Bunun için de güvenilir veriye ve tarafsız saha çalışmalarına dayanan, gençleri dinleyen araştırmalar ışığında gençlerin iyi olma halini güçlendiren devlet politikaları şart.
Ne güzel diyor Tatari kitabında:
“Üniversitelerin özerkliğinin kaybolduğu, liyakatin sözcük anlamının bile unutulduğu ve öğrenci temsiliyetinin zayıflatıldığı bir ülke düşünün. Kampüsler, kulüpler ve festivaller olmadığında gençliğin düşünme, tartışma, yaratıcılık, farklı bakış açıları geliştirme ve üretim alanları da daralıyor. Toplantı-gösteri alanlarının fiilen kısıtlanması, kültür sanat etkinliklerinin “yasak/iptal” politikalarına takılması, ifade özgürlüğünün olmaması, hepsi tek tek bir gencin gündelik yaşamına, hatta var olduğu kişiliğe kadar sızıyor ve onu şekillendiren unsurlara dönüşüyor. Kısır kalmış, alması gerekeni alamamış ve düzene ayak uydurmak için kendini baskılamış yetişkin kalabalıklar olarak karşımıza çıkıyorlar.
“Gideyim mi, görünür mü olayım, kalayım mı, susayım mı? Sorularını henüz kafalarında çözemeden, başa çıkmak zorunda oldukları başka meseleler var: Hukukun güvenilirliğini yitirmesi, sosyal devletin kapsayıcılığından uzakta olmak, barınma krizi, yetişme-yakalama telaşı, parasızlık, eşitsizlik, işsizlik, mobbing, zorbalık, sosyal medya yarışı…”
Tatari’yi duygusal olarak hiç beklemediği kadar yormuş bu kitap. “Çiçek açmasına yardım etmemiz gereken nesillerin üzerine asit döktüğümüzü bu derece çıplak gözle ve yaşayan örneklerde görmek” onu da bizi de hırpalayan bir süreç zaten…
Bugünlerde Avustralya Açık’ta tarih yazan Zeynep Sönmez gibi “yıldız” gençlerimiz de var. Maç arasında Descartes okuyor Zeynep. “Ruhun Tutkuları”nı… Ve oradan bir cümle gözümün önünden gitmiyor: “Madde 49: Hakikatin bilgisi olmaksızın ruhun gücü yeterli değildir.”
Hakikatin bilgisi, gençlere dair saha bilgilerimizden beslendikçe doğru ve proaktif stratejiler geliştirip uygulayabiliriz.
Kitabı bitirdiğimde zihnimde kalan şey bir çözüm listesi veya kupkuru politika önerileri olmadı. Daha zorlayıcı, ama daha gerçek bir şey kaldı: Dinleme ve anlama sorumluluğu. Gençler kayıp değil. Sessiz de değiller. Sadece hakikatin bilgisini bize kendi ifadeleriyle aktarıyorlar. Sadece çok uzun zamandır, onlara gerçekten kulak veren pek az kişi oldu. Tuğçe Tatari onlardan biri. Şimdi sıra bizde.
MENEKŞE TOKYAY