Hayatlarını Katliamların Şekillendirdiği Çocuklar

Televizyonlarımızdan ya da cep telefonlarımızdan izlediğimiz Gazzeli çocuklar sadece sayılardan ibaret değiller. Bu çocukların hayatının geri kalanını bu katliamdan doğan haklı nefretin şekillendireceğini anlamak içinse kâhin olmaya gerek yok.

filistinli çocuklar

Hatırladığım kadarıyla yağmurlu bir kış günüydü. 

 

Bir tüpün içine yerleştirilmiş mazot, yukarıdan aşağıya doğru sobaya damlıyordu. Suriye’de yaygın olarak kullanılan bu sobaların sönmesini işte bu küçücük mazot damlaları engelliyordu. Saniyede bir damla mazot düşüyordu sobaya. Dakikalar boyunca ateşi harlayan bu küçük damlaların sobaya tek tek düşmesini izledim. Her bir damla Ortadoğu’daki savaşlardan, işgallerden, toplu katliamlardan, cezaevlerinde yaşananlardan doğan nefreti simgelemişti o an. Sykes-Picot, dikta yönetimleri, İsrail’in işgali, Ebu Gureyb kâbusu, İran milislerinin yaptıkları… Ateşin asla sönmemesini sağlayan damlalardı. 

 

Fonda telsiz seslerine karışan nargile homurtuları ve elbette uçak bombardımanın boğuk gürültüsü vardı. Suriye’de bir köydeydik. Türkiye sınırına yakın bir bölgeydi, savaş ikinci yılını henüz tamamlamamıştı ve gazeteler “Şebbiha” kelimesini keşfetmişti. Manşetlerde “yakışıklı” duruyordu bu kelime. Şam yönetiminin kurduğu korku imparatorluğunun fedaileri miydi, yoksa öteden beri rejimin yanında durmalarından kaynaklanan kazanımları kaybetmemek için savaşa dahil olan çıkar çevrelerinin bodyguardları mı? Sanırım bu ikisi iç içe geçmişti. Şebbiha kelimesi bol kaslı, uzun boylu ve silah kuşanmış milislerin fotoğraflarıyla yan yana yazılıyordu ve nasıl ki dünyanın dört bir yanından insanlar Özgür Suriye Ordusu’na ya da başka örgütlere katılmak için yollara düşüyorsa, şebbiha olmak (ya da Suriye yönetiminin yanında muhaliflere karşı savaşmak) için Suriye topraklarına gidenler de vardı. Köyün muhtarının evindeydik. Muhtarın telefonu çaldı. Açtı, dikkatlice dinledi ve telefonu kapatıp karanlıkta dışarı çıkmak için hazırlandı. Silahlı muhaliflerin tuttuğu kontrol noktasında bir şebbihanın yakalandığını haber almıştı. O günler için fena bir haber sayılmazdı bu. Onunla gelip gelemeyeceğimi sordum. Muhtar düşünmeden kabul etti. 

 

Kısa bir yolculuğun ardından şebbihanın tutulduğu eve ulaştık. Karşımda üç kişinin zor zapt ettiği, kaçamasın diye el ve ayakları bağlanmış, birer metre kaslara sahip bir savaşçı beklerken soğuk havaya rağmen üzerinde mont dahi olmayan ve kış mevsiminden sadece küçük bir bereyle korunmaya çalışan, yüzü soğuktan kıpkırmızı olmuş ve mevsimden çok korkudan titreyen 13-14 yaşlarında bir çocukla karşılaştım. Silahlı muhalifler de şaşkındı. Bir süre sonra bu durumla alay da etmeye başladılar: Yakaladığımız şebbihayı görüyor musun arkadaşım?!

 

Çocukla biraz konuşmaya çalıştım. Türkiye’nin Suriye sınırındaki bir köyde yaşıyordu, anladığım kadarıyla abisi Suriye’ye (mezhepsel saiklerle) Esad yönetiminin yanında savaşa gitmişti ve bir süredir ondan haber alamamıştı. O da yola düşmüştü. Suriyeliler, çocuğun yaşadığı köyün muhtarının telefon numarasına ulaştılar. Bir saat sonra, onlar da kaçak yollarla Suriye’ye geldiler. Çocuğu alıp gittiler. Bunu haberleştirmedim. Çocuklar savaşın bir tarafı olamazdı. Üstelik mezhepsel fayın bu kadar hareketli olduğunun açıkça anlatılması gazetecilik anlayışıma uymuyordu. Çocuk bir daha denedi mi, denediyse başardı mı, başardıysa hâlâ hayatta mı bilmiyorum. Ama sanırım vazgeçmesi için gerekli şartlar, aradan geçen 10 yılın ardından bile ortadan kalkmadı.

 

Tanıdığım bir diğer çocuk İdlib kırsalında yaşıyordu. 2012 yılıydı. Savaş, Suriye’nin en önemli kenti Halep’e sıçramıştı. Tarihi şehir savaş uçakları ve helikopterlerinden atılan bombalarla yıkılıyordu. Sabahında Halep’e doğru yola çıkacağımız bir akşam vaktiydi. Ramazan ayıydı ve iftar sofrasını evin 15 yaşındaki çocuğu Abdulbasit kuruyordu. Önce havadan tiz bir ıslık sesi, ardından patlayan bombanın sarsıcı gürültüsünü duyduk. Abdulbasit, elindeki demirhindi şerbeti tepsisiyle yüzü bembeyaz kalakalmıştı. Bombanın nereye düştüğünü görmek için hızlıca yola çıktık. Ekmek sırası bekleyen yaklaşık 20 Suriyelinin öldürüldüğü bu saldırıda can verenler arasında Abdulbasit’in arkadaşları da vardı. Abdulbasit’i 2018 yılında bir kez daha gördüm. Üzerindeki kamuflaj ve sırtındaki kalaşnikofla tanımam mümkün değildi, kendisini o hatırlattı. O da silahlı muhalefete katılmıştı. Savaşın, çocukluğunu çalan Ortadoğu kalabalığının bir mensubu olmuştu. Dünya, ona başka seçenek bırakmadı.

 

“Kuş Ne Demek?”

 

Halep’te patlamaların sesinden bombanın cinsini anlayabilecek şekilde uzmanlaşan çocuklar da tanıdım, bir gün ailesinin intikamını alma hayaliyle yaşayan (aslında sadece gün geçiren) çocuklar da. Şam’daki cezaevlerinde doğan ve yıllarca o kâbusun içinde nefes alıp veren çocukların hikâyelerini de dinledim. O hikâyelerden birini, muhalif Suriyeli yazar Michel Kilo bir televizyon yayınında insanın aklına durgunluk veren bir şekilde şöyle anlatmıştı:

 

“Bir keresinde gardiyan gece üçte yanıma geldi. Tabii ki saatim yoktu ve saatin kaç olduğunu ona sordum. ‘Benimle gel’ dedi, ‘ama ses çıkarma’. Yavaşça ilerledik. Beni 40 metre kadar götürdü. Bir hücrenin kapısını açtı ve ‘Sen eğitimlisin. Bu çocuğa bir hikâye anlat’ dedi. Hücreye dikkatlice baktığımda 26-27 yaşlarında bir kadın gördüm. Kendi içine doğru kıvrılmıştı. Beni görünce korktu. Korkması gayet normal çünkü çok acı tecrübeler geçirmişti. Hamile bırakılmıştı ve doğumu hücresinde yapmıştı. Hücrede 4-5 yaşlarında bir çocuk vardı. Esmer ve güzel, ufak-tefek bir çocuktu. Güneşi görmediği için galiba yüzü şişmiş gibiydi. Kadına selam verdiğimde korkusundan cevap veremedi. Ona, ‘Kızım’ dedim (çünkü gerçekten kızım Şeza ile aynı yaştaydı), ‘benden oğluna bir hikâye anlatmamı istediler, ne anlatayım’ dedim. Hiçbir şey söyleyemedi. Çocuğa döndüm, ‘Bir kuş varmış’ dedim. Çocuk bana ‘Kuş ne demek’ dedi. Karşımda normal bir çocuk olduğunu düşünüyordum ve kuş, fare, güneş, nehir, kelebek kelimelerini kullanarak bir hikâye anlatmak istiyordum. Ama bana kuşun ne demek olduğunu sordu. Ben, ‘Kuş ağacın üzerinde uçuyordu’ dedim, bana ‘Ağaç ne’ dedi. Gardiyanın bana neden ‘Çocuğa hikâye anlat, sen eğitimlisin’ dediğini anlamaya başladım. Sonunda ne diyeceğimi bilemedim. Kendi kendime ‘Ona bir şarkı söyleyeyim’ dedim ve bir çocuk şarkısı mırıldanmaya başladım.”

 

Bugünlerde, bu hikâyenin yaşandığı Şam’a kuş uçuşu 280 kilometre uzaklıkta Gazze’den gelen görüntüleri izliyoruz. Bir avuç Gazzeli gazeteci, “İsrail polisi üzerimize lağım suyu sıktı” şımarıklığını ve tek tük düşen Hamas roketlerini savaşın tek fotoğrafıymış gibi bağırıp “son dakika” koduyla ekranlara taşıyan bazı meslektaşlarının anlamsız heyecanlarını asla yaşayamayarak ve şimdiye kadar 18’ini toprağa gömerek Gazze’deki soykırımı dünyaya duyurmaya çalışıyor. Yine ekranlarımızda sıra sıra dizilmiş cenazeler var. Henüz yaşayan bebekler korkudan kaskatı kesilmiş; yaşı biraz daha büyük çocuklar ise yerde yatan cansız bedenler içinde anne ya da babalarını arıyor. Defnedilmek için götürülen kız kardeşinin saçından bir tutam isteyen, hem annesini hem de babasını kaybeden, ölürlerse en azından cenazeleri teşhis edilebilsin diye kollarına isimleri yazılan çocukları izliyoruz günlerdir. Bu korkunç hikâyeden stratejiye, uluslararası dengelere ve savaşın bölgesel hale gelmesinin ekonomimizi nasıl etkileyeceğine ilişkin analizlere geçişimiz ise insanlığın vicdanını yaralayacak ölçüde hızlı oluyor. 

 

11 Eylül’ün İkinci Kuşağı

 

Televizyonlarımızdan ya da cep telefonlarımızdan izlediğimiz bu çocuklar sadece sayılardan ibaret değiller. Bu çocukların hayatının geri kalanını bu katliamdan doğan haklı nefretin şekillendireceğini anlamak içinse kâhin olmaya gerek yok. Gazze’de bu ölçüde bir katliam yaşanıyor.  Benzer katliamlar Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de yaşandı. 11 Eylül’ün ikinci kuşağı daha sert olacak. O çocuklardan biri, yıllar sonra bir paramotora binerek İsrail egemenliğindeki topraklara indikten sonra ona da “İslamcı terörist” denilecek ve başka çocukların katledilmesi için uluslararası basın yeni ve meşru gerekçeleri bir bir sıralayacak. Mazot nasıl o sobayı damla damla yakıyorsa, adil bir çözüm bulunmadığı takdirde bu katliamın kan damlaları da bölgeyi kavurmaya devam edecek.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.