Muhalefetin Kritik Kararı ve Türkiye’nin Geleceği

Bugün muhalefetin Türkiye’yi bir krizden diğerine sokan iktidar bloğunun karşısında olması gereken güçte gözükmemesinin temelinde, her bir partinin kendi siyasetleriyle, inşa edilmesi gereken ortak siyaset arasında yaşadığı ikilemlerin olduğunu görmek gerekiyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Ellen Lust ve David Waldner, bugün artık küresel bir olgu ve tehlike haline gelmiş olan demokratik gerileme ve otoriterleşme sürecini anlamlandırmaya çalıştıkları makalelerinde, altı farklı kuramı inceleyerek demokrasinin bugünkü çöküşüne kapsamlı bir açıklama getirmeye çalışıyor. Aktörlerden siyasi kültüre, kurumlardan politik ekonomiye, toplumsal yapıdan uluslararası faktörlere odaklanan literatürdeki tüm kuramları ele alan yazarların en sonda ulaştıkları sonuç, yaşadığımız hikayeyi anlamak için bu kuramların hiçbirinin tek başına yeterli olmayacağı ve mutlaka bunlar arasında sentetik bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu yönündedir.

 

Lust ve Waldner’ın vardığı bir başka sonuç ise nihayetinde hangi teoriyi kullanırsak kullanalım, benzerlik ve farklılıklarıyla birçok farklı bağlamda gerçekleşen otoriterleşme sürecinin temelde değişen güç dengelerinin bir sonucu olarak açıklanabileceği gerçeğidir. Buna göre bir ülkede otoriterleşme en basit anlamda, çıkarlarını o ülkenin otoriterleşmesinde gören aktörlerin oluşturduğu koalisyonun çoğunluğun rızasını alması sonucunda mümkün olabiliyor.

 

Bu bütüncül yaklaşım, Türkiye’de olan biteni anlamak için de bir hayli işlevsel. 70 yıldır sivil-popülist otoriterlik, askeri vesayet ve görece çoğulcu yarı demokratik dönemler arasında salınan Türkiye siyasetinde kimi zaman kültür ve kurumlar, kimi zaman ise ekonomi ve uluslararası koşullar daha belirleyici olsa da özellikle AKP ve Erdoğanlı yılları anlamak için, Lust ve Waldner’ın işaret ettiği “çoğunluk oluşturabilen koalisyon” kuramının epey açıklayıcı olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim siyasi hayatı boyunca çeşitli birçok kişi, grup ve hareketle birlikte hareket eden ve bu birliktelikleri kendi siyasi bekası için en etkili biçimde kullanmayı başaran Erdoğan’ın bu yönü, onu 25 yılı aşkın süredir bir şekilde siyasetin zirvesinde tutan belki de en önemli özelliği.

 

 

Türkiye’nin son 6-7 yıldır yaşadığı hayli sert otoriterleşme sürecine bakarsak bunu daha net görebiliriz. Özellikle 2015 yılının ortasından itibaren oluşan siyasi ortamın koşulları, bugünkü iktidar bloğunun irili ufaklı ve birçok yönüyle de birbirine benzemez bileşenlerinin bir araya gelip, ortak çıkarlarına uygun olarak Türkiye’yi hızla otoriterleştirecek adımlar atmalarına imkan sağladı. Bu bloğun siyasi ortamdaki karşılığı olan Cumhur İttifakı, son olarak 2018’de oluşturmayı başardığı çoğunlukla Türkiye’yi demokrasiden alabildiğine uzaklaştırdı.

 

“Çoğunluk oluşturabilen koalisyon” kuramı, sadece otoriterleşme süreçlerinin nasıl gerçekleştiğini değil, aynı zamanda yeniden demokratikleşmenin mümkün olması için temelde nelere ihtiyaç duyulduğunu da anlatıyor. Şöyle ki çıkarları Türkiye’nin demokratikleşmesinde birleşen siyasi aktörler – mevcut koşullar altında iktidara muhalefet eden bütün siyasi oluşumları bir şekilde buraya dahil edebiliriz – bu amaç doğrultusunda bloklaşıp, çoğunluk oluşturabilecek siyasi adımlar atmadıkça Türkiye’de otoriterleşme sürecinin geri çekilmesini beklemek gerçekçi değil.    

 

Oyları Artmayan Bir Muhalefet Nasıl Çoğunluk Oluşturabilir?

 

İktidar bloğu, özellikle son iki yılda meydana gelen ve çoğunluk oluşturma kabiliyetini ciddi olarak tehdit eden siyasi ve ekonomik krizlere rağmen sürdürdüğü varlığını, muhalefetin halen ortak bir programa dayanan ve çoğunluk oluşturabilecek bir blok haline gelememiş olmasına borçlu. İktidarın kaybettiği ama muhalefet henüz tam anlamıyla kazanamadığı için varlığını sürdürdüğü ve artık yaygın kullanılan metaforla “eski Türkiye’nin öldüğü yenisinin ise henüz doğamadığı” bir durum söz konusu. Tam da bu sebepten ötürü, iktidarın zayıflaması toplumun otomatik olarak muhalefete dönmesiyle sonuçlanmıyor ve toplum muhalefete dönmedikçe, iktidar bir şekilde varlığını sürdürüyor.

 

31 Mart ve 23 Haziran seçimleri, kimlikleri bir tarafa bırakıp toplumun iktidardan memnuniyetsizliğini merkeze alan bir siyaset ile birbirine epey mesafeli toplumsal kesimlerin yerelde aynı adayın etrafında bir araya gelebileceğini göstermişti. Bugün ise muhalefetin performansı halen partilerin tek başlarına anketlerde görünen oyları üzerinden değerlendiriliyor. Birçok analist, muhalefet partilerinin üst üste krizlerin geldiği bir ortamda, iktidarda neredeyse 20 yıl geçiren bir siyasi oluşum karşısında oylarını yükseltemiyor olmalarını mutlaka incelenmesi gereken bir anomali olarak değerlendiriyor. Halbuki 2019 yerel seçimleri, mevcut gidişattan gayri-memnun olan seçmenin iktidar karşısında şu veya bu siyasal partiye değil, tam tersi tek bir siyasi partinin tek başına oluşturamayacağı genişlikte bir tabanın desteklediği ve dolayısıyla çoğunluk oluşturabilecek bir alternatife yönelmeyi tercih ettiğini göstermişti.

 

Dolayısıyla bugün kimi anketlerde yüzde 30’lara yaklaşan kararsızların kendilerini tek bir siyasi partiyle özdeşleştirmemiş olduğu gerçeğini, muhalefetin geleceği ve Türkiye’nin yeniden demokratikleşme şansı açısından varoluşsal bir sorun olarak değil de, iktidar bloğunun ülkeyi sıkıştırdığı otokratik çıkmazın yarattığı olağanüstü durumun bir yansıması olarak değerlendirmek, klişeleşmiş tabirle fakat kelimenin tam manasıyla, büyük fotoğrafı görebilmemiz açısından çok önemli.

 

Burada tek tek partilerin anketlerdeki durumundan çok daha önemli olan, iktidarın yaratığı olağanüstü duruma karşı, muhalefetin de olağanın ötesinde, yaratıcı ve bütüncül bir strateji geliştirilebilmesi gereğidir. Bu yazıda ele alınan bağlamda bu strateji, programatik önceliği demokratikleşme olan bir bloğun inşa edilmesini ve bu bloğun hem niteliksel hem de niceliksel anlamda çoğunluk oluşturabilmesini hedefleyen bir siyasetin inşasına dayanıyor. Eğer bu başarılabilirse, tek bir siyasi partide aradığını bulamayan ve Türkiye’de neredeyse ikinci en büyük siyasi grup olan kararsızların yönelebileceği, makul ve de iddialı bir siyasi alternatifin nihayet oluştuğuna tanık olabiliriz. 

 

Muhalefetin “çoğunluk oluşturma” yarışında galip gelebilmesi için iktidarın izlediği ve yıllardır başarıyla uyguladığı kutuplaştırma stratejisini boşa çıkarması gerekiyor. Cumhur İttifakı’nın, seküler-muhafazakâr fay hattı, Kürt meselesini ve milli güvenliği araçsallaştırarak kurguladığı siyaset arenasına karşılık muhalefet bloğu, kendi alternatif siyasi tablosunu, mevcut koşullarda gerçek kutuplaşmanın nasıl olması gerektiğini de tarif ederek seçmenin önüne çıkarmalı. Öyle ki rant ve yağma düzeninin karşısına sosyal adaleti, güçler birliği karşısına hukuk devletini, tek adam rejiminin karşısına parlamenter demokrasiyi koyarak kutuplaştırmanın yönü ve içeriğini dönüştüren bir siyasi blok, yarattığı alternatif ile kararsızların da desteğini alarak önümüzdeki ilk seçimden itibaren çoğunluk oluşturmaya en yakın siyasi oluşumdur.

 

“Partimiz mi Ülkemiz mi?”: Muhalefet Partilerinin Yapısal İkilemleri

 

Muhalefet, son yıllarda kazandığı ittifak deneyiminin tümünü siyaset oyununu toplumsal taleplere ve günün şartlarına adapte edebilecek esnekliği gösterebilmesine borçlu. Dolayısıyla bu deneyim, otoriterleşme karşıtı böylesi bir bloklaşmanın altyapısını oluşturma potansiyeline hiç şüphesiz sahip. Öte yandan, birçoklarına göre muhalefet, iktidar bloğunun Türkiye’yi sürüklediği katmerli krizlere rağmen bir sonraki seçimlerdeki olası performansıyla ilgili yeteri kadar sağlam bir görüntü veremiyor. Bu yetersizlikte, siyasi beceriksizlikten ziyade muhalefet aktörlerinin hemen her birinin içinde bulunduğu kendine has ikilemlerin önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum. Bu ikilemleri, muhalefet partilerinin Türkiye’de dengeleri değiştirecek kolektif bir siyasi çıkış yapmasını engelleyen yapısal sorunlar olarak düşünebiliriz:

 

Bir yıla yakın süredir siyasi arenada yer alan DEVA Partisi ve Gelecek Partisi, siyasi ittifak, ortak seçim stratejisi gibi konulara halen oldukça mesafeliler. Bunda görece haklı olduklarını söyleyebiliriz; çünkü henüz örgütlenmelerini tam olarak tamamlamamış partiler olarak bu aşamada, eski partileri AKP’nin ezeli rakiplerinin kurduğu bir ittifaka bağlanmanın yaratacağı riskleri henüz almak istemiyorlar. Öte yandan bu partiler, mevcut sistemde bir ittifaka dahil olmaksızın dengeleri değiştirecek bir adım atmanın mümkün olmadığının da gayet iyi farkındalar. Hele ki iddia edildiği gibi hususi olarak bu partileri hedef alan yeni bir seçim düzenlemesinin gündeme gelmesi durumunda bu zorunluluk daha da artacak. Pandemi koşullarında bir erken seçimin pek de olası olmadığı düşünce ve beklentisiyle şimdilik örgütlenme ve tanıtım süreçlerine odaklansalar da DEVA ve Gelecek partileri er ya da geç bu ikilemi ele almak durumunda kalacak.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Ancak her durumda kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa, o da Türkiye’nin 2015 yılından beri yaşadığı otoriterleşme süreci ve iktidar bloğunun bu uğurda uyguladığı kutuplaştırma stratejisi sebebiyle, yeni bir siyasi partinin tek başına görece konsolide olan seçmen gruplarında devasa bir kopma yaratıp, ihtiyacı olan çoğunluğu tek başına oluşturamayacağıdır. Dolayısıyla, özellikle “Neden yeni bir parti kurdunuz?” sorusuna verilen cevaplarda sıkça vurgulanan “tek başına iktidar olma hedefi”nin bu şartlar altında fiili bir karşılığının olmadığı gerçeği göz önünde bulundurularak, vakit kaybetmeden önümüzdeki dönemde uygulanacak stratejilerin belirlenmesi daha anlamlı olacaktır.

 

Birçok analize göre geniş tabanlı bir muhalefet bloğunun oluşmasının önündeki en büyük mesele, İYİ Parti ve HDP’nin aynı platformun parçası olmasının hem imkansızlığının hem de zorunluluğunun yarattığı ikilemdir. Macaristan ve Polonya örneklerinin de gösterdiği gibi, popülist otoriter ülkelerde muhalefet partilerinin oluşturduğu demokrasi bloklarında, iktidarların kullandığı toplumsal fay hatlarını yatay kesen tabanlara sahip hareketlerin varlığı, amaçlanan başarı açısından hayati önem taşıyor. Dolayısıyla hem İYİ Parti’nin hem de HDP’nin aynı resmi ittifakta olmasa da aynı blokta yer almasının sağlanması gerekiyor. Bu sebeple iki partinin de şimdiye kadar büyük oranda sürdürdükleri özverili ve esnek tutumu, özellikle muhalefet bloğunun ortak seçim stratejisinin belirlenme sürecinde de devam ettirmesi gerekiyor. Bu durumun daha sürdürülebilir olması için, muhalefet bloğunun ilk etapta maksimalist değil minimalist demokratikleşme hedeflerinde anlaşması daha gerçekçi olacaktır (bu gerçekçi gerekliliğin Kürt meselesi özelinde ne anlama geldiğini bir önceki yazımda ele almıştım).

 

[İlgili Okuma: Türkiye için Yeniden Demokratikleşme Sahiden Mümkün mü?]

 

Tüm bu karmaşa içinde CHP’nin yaşadığı ikilemin de aslında diğerlerininkinden aşağı kalır yanı yok. CHP, iktidarın uyguladığı tüm parçalama taktiklerine karşı muhalefet bloğunu korumaya ve kontrollü bir şekilde genişletmeye çalışırken, bu çabaların parti içinde yarattığı “Neden partimizi değil de ittifakı güçlendiriyoruz?” sorgulamalarıyla karşı karşıya kalıyor. Dahası enerjisinin önemli bir bölümünü buna kanalize etmesi, toplumun CHP’den gerçek ve uygulanabilir gelecek vizyon talebini de ortadan kaldırmıyor. Sonuç olarak, CHP tüm bunları istikrarlı ve başarılı bir şekilde yapmakta zorlanıyor.

 

Ancak, otoriterleşme karşıtı bloğun bir arada durabilmesi kadar, çoğunluk oluşturabilecek programatik bir vizyona yaslanması ve bu vizyonu siyaset kanalıyla topluma anlatabilmesi de önemli. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TBMM’deki bütçe görüşmelerinde yaptığı konuşmanın yarattığı yankı, tabandaki demokrasi bloğunun ancak ve ancak Türkiye’yi geleceğe taşıyabilecek bir siyaset ile bir arada durabileceğini gösterdi. Dolayısıyla, demokratik bloğun ve bileşenleri olan siyasi partilerin “siyasetsizlik” tuzağına düşmemeleri bir hayli önemli.

 

Sonuç: Tek Çıkış Yolu

 

Belirli konularda söylemsel düzeyde anlaşmalarına rağmen muhalefet partileri, halen kendi kurumsal yapılarını önceleyip iktidar bloğundaki düşüşten nasıl faydalanabileceklerine odaklandıkları için kısmen rekabet halinde siyaset yapıyorlar. Memleketin içinde bulunduğu halin gerektirdiği siyasal reflekslerin verilmesini geciktiren, zorlaştıran ve bazen imkansız kılan bu durum, muhalefet bloğunun ortak ve belki de en büyük ikilemi. Üstelik demokrasilerin en önemli kurumları olsalar da, siyasi partiler özellikle bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu ortak siyaseti rahatlıkla kurgulayabilecek esnek yapılara sahip değiller. Popülist otoriter iktidarların yarattığı zorlama kurumsal yapılar (Türkiye’de başkanlık sistemi, Macaristan’da dar bölge seçim sistemi gibi) bu ikilemi muhalefet lehine hafifletse de, muhalefet bloğunun öncelikler, hedefler ve bu hedeflere ulaşmak için izlenecek stratejilere ilişkin bir mutabakat oluşturmak amacıyla 2021 yılında çalışmalarını hızlandırması şart.

 

Sonuç olarak, bugün muhalefetin Türkiye’yi bir krizden diğerine sokan iktidar bloğunun karşısında olması gereken güçte gözükmemesinin temelinde, her bir partinin kendi siyasetleriyle, inşa edilmesi gereken ortak siyaset arasında yaşadığı ikilemlerin olduğunu görmek gerekiyor. Öte yandan, partiler bu ikilemlerin kısa vadede ortadan kalkmayacağını göz önünde bulundurarak diyalog kurma ve strateji belirleme süreçlerinde empati ve özveri konusunda cömert davranmaya devam etmeli. Zira hem bir arada toplumsal yaşamın hem de kendi partilerinin bekası için tüm aktörlerin gerekli fedakârlığı göstermesi gerekiyor.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.