Önyargının Sosyolojisi ya da Önyargıda Biriken İktidar

İncil, “Yargılamayın, yargılanırsınız” demiş ama buradaki muhatap doğrudan doğruya kişiler değil de gücün kendisinde temerküz ettiği devlet ve bu devlet de parti devletiyse, o zaman iş tümden değişir. Bu durumda mesele ahlakın ve tıbbın konusu olmaktan çok hukuk ve demokrasinin konusu haline gelir.

türkiye yargı

Yargılamayın ki yargılanmayasınız. Çünkü neyle hüküm verirseniz onunla yargılanacaksınız. Ve hangi ölçüyle ölçerseniz onunla ölçüleceksiniz. Ve neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği görmezsin?”

MATTA, Bap 7/1-3

 

Matta İncili böyle söyler: “Yargılamayın ki yargılanmayasınız”. İyi güzel de hangimiz yargılamıyoruz ki. Hepimiz yargılıyoruz. Ben de öyleyim, bütün vaktimi yargılamakla geçiriyorum. Emin Maalouf, Doğu’dan Uzakta isimli o enfes romanında buna değinir:

 

“Gözlerini sahte bir dehşet ifadesi içinde açıp, ‘Yoksa beni yargılıyor musunuz?’ diyen insanlara çok kızarım. Tabii ki yargılıyorum sizi, hem de durmadan yargılıyorum. Vicdanı olan her varlık, yargılama yükümlülüğüne sahiptir.”

 

Evet, hepimiz yargılıyoruz. Yargılamıyoruz demek duyarlılığımızı, vicdanımızı; insan olan her şeyimizi kaybettik demektir. Oysa ben vicdanımla, olumlu ve olumsuz tepkilerimle insanım. O benim varoluşumun bir parçası, zorunlu bir devamı. Süreğim benim. Onunla var oluyor, onunla kendi habitatımı inşa ediyor veya bulunduğum yerden göç ediyorum.

 

Güzel, bunların hiçbirine bir diyeceğimiz yok, olamaz. Hatta takdir bile edilebilir. Demek ki her birimizin yargıları, önyargılarının olması kadar doğal bir şey yok. Zaten bu kaçınılmaz bir şey, toplumsal bir miras, zorunluluk. İyi de bunun da bir sınırı, serhaddi yok mu? Var tabii ki, olmalı da.

 

Araştırmalara göre anne sadece anne ve babası tarafından değil, karnında taşıdığı çocuk tarafından bile belirlenirmiş. Buna göre anne karnındayken bebeğin hücreleri annenin kan dolaşımında göç eder ve ona yeni bir can daha verirlermiş. Gençleşirmiş anne.

 

Sadece gençleşme de değil, çocuk doğduktan sonra da bu hücreler annede kalır ve onun hem cildi ve dokularında hem de kemikleri ve beyninde kalıcı izler bırakırlarmış. Muhtemelen duygular ve sezgilerde de müşterek bir birliktelik bu yolla devam ediyordur.

 

Bu böyledir de o dönemde ceninde meydana gelen bir enfeksiyon veya rahatsızlık da aynı şekilde anne sağlığında kalıcı etkiler bırakmaz mı? Elbette bırakır.

 

Ya Toplumsal Hücreler

 

Anne organizması nasıl kendinde çocuktan izler bırakır ve onlarla yaşarsa, toplum da içindeki bireylerin tüm izlerini bünyesinde taşır. Bu izler de toplumu tıpkı annede olduğu gibi gençleştirir. Fakat bu süreç doğal âlemdeki tüm süreçler gibi tek düze ve doğrusal bir şekilde değil, derin bir tesalüp zinciri içinde olumlu ve olumsuz yanlarıyla birlikte işler.

 

O kadar ki, bazen pozitif bir diyalektik, bazen de negatif bir diyalektik eşlik eder bu süreçlere. O yüzden de hiçbir süreç doğrusal bir biçimde işlemez. Öyle olduğu için de buradan düz hatta işleyen tarihsel bir determinizm çıkmaz. Bu ister Marx’ın ekonomik, maddi determinizmi; isterse Newton’un varsaydığı mutlak doğal düzenlilik determinizmi olsun; sonuç değişmez. 

 

Toplumlar da böyledir. Orada da toplumun emzirdiği çocukların bir kısmı ona taze bir kan, hücre gibi hayat verirken, bir kısmı da sebep olduğu mutasyonlarla toplumu hastalıklara sürükler. Bunların tamamına kısaca kültür dense de kültürün içinde de kültür, onun içinde de başka bir kültür vardır ve bu çoğalma sonsuza kadar devam eder.

 

Ne demişti Büyük Yunus: “Süleyman içinde Süleyman vardur.

 

Yargı veya onun yapısallaşmış hâli olan önyargılar da böyledir. Onlar da sürgit devam eden özlerden ibaret değildir. Ve bunlardan hiçbiri mutlak bir değer olmadığı gibi her birinin de kendine özgü bir sosyolojisi, soykütüğü ve tarihselliği vardır. Böyle olduğu için ahlak ve vicdan kriterleri de mutlak bir veri değil, toplumsal konvansiyonlara göre her devirde ayrı bir anlam kazanan parantez içindeki değerlerdir.

 

Ne ki böyle olsa bile, tıpkı biyosferin tarihinde olduğu gibi burada da kitlesel felaketler ve yıkım çağları olabilir. Bu sefer, toplum topyekûn çürüdüğü için ya yıkılır ve bu yıkıntıdan yeni dallar filizlenir ve hayatı yeniden kurar veya ölü birer sosyal fosil hâlinde sonsuza kadar taşlaşmış bedenler olarak derin bir uykuya dalar, yok olur gider.

 

Tarihte kültürel canlılığını kaybederek birer nekropol hâline gelmiş sayısız yaşantı biçimi vardır. Bunun örneklerine en olmadık dağ zirvelerinde bir deniz yaratığının fosilleri olarak rastlayabileceğimiz gibi, yer kabuğunun hareketleri sonucu dün denizin dibi olan bir kara parçasının bugün Alplerin zirvesi olarak karşımıza çıkmasında da rastlayabiliyoruz.

 

Hayat da böyledir. Orası da tıpkı C. L. Strauss’un hayalinde canlandırdığı Brezilya gibi, “değişik yapıları gizleyen birbirine dolaşmış palmiyeler demeti gibi canlanır”. Fakat bu yapılar ve ögeler bile bilincimize olduğu gibi gelmez. Onları kabul edebilmemiz için de dönüştürülmeleri gerekir.

 

Bu dönüştürülmelerin de bir tarihi ve sosyolojisi; bunları anlamanın da bir bilimi ve usulü vardır. Gerçi bir yeniyetme 48 saatte bu kadar girift meseleleri hiçbir bilimsel yöntem ve tarih bilgisine başvurmadan çok basit bir klişeyle açıklayabilir.

 

Bugün bu tarz yorumlara televizyon ekranları ve sosyal medyada sıkça tesadüf edebiliyoruz. Bakışlarına, sizi bağnazlık ve dar kafalıkla suçlar bir tarzda, “normali de bu değil mi” der gibi bir şaşkınlık ifadesi takınarak, “ama ben böyle düşünüyorum, bu benim fikrim; ya siz” diye sahte bir anlam yükleyen tipler bugün hayatın kendisi haline gelmiş bulunuyor.

 

Ben “akılcı bircilik” (monisme rationaliste) akımına inanan biri olmadığım için, önümüze gelen her şeyi “dönüştürerek” makulleştirdiğimizi kabul ederim.

 

“…İlk bakışta tutarsız gibi görünen bütünün içindeki düzen ne tesadüfi ne de keyfidir. Jeologların ve psikanalistlerin tarihi, tarihçilerin tarihinden farklı olarak, fiziki ya da psişik evrenin bazı temel özelliklerini, sanki biraz, canlı bir resim gibi zaman içinde yansıtmaya yönelir.”¹

 

Strauss bunları söyledikten sonra “Mekân dışında” der, “hiçbir şeyle kısıtlanmış saymadığımız bu insanlık, jeolojik geçmişin yeryüzü yuvarlağında yarattığı dönüşümlere yeni bir anlam kazandırmıştır: Adı unutulmuş toplumların eserlerinde, toprağın gücü gibi binlerce yıl boyunca yok olmayacak emek ve psikologlara ayrı ayrı vakalar sunan bireylerin düşünceleri”.

 

Düşünür, buradan hareketle etnografyaya ulaşırken, ben de bir zihniyet tarihçisi olarak dünya görüşleri, inançlar, kabuller, mitler, destanlar, akıl yürütmeler, değerler, ritüeller, yargılar, davranış biçimleri, eğilimler, alışkanlıklar ve dürtüler şeklindeki farklı kalıpların tarih içindeki evrimine, oradaki sonsuz devinime ulaşıyorum. 

 

Böyle olunca da herkesin tek bir biçime sığdırdığını zannettiği mutlak referans setleri, kurulu ve örgütlü rasyonellik kalıpları; benim için sadece kendi bağlamı içinde anlamlı olan yapboz tahtaları haline geliyor. Bir tür süper-rationalism de denilebilecek bu tarz bir akıl yürütme, insanı bir anda kendi kurduğu derme çatma kulübeden çıkartarak, insan kardeşlerimizin inşa ettiği rengârenk evrene, o büyük nehre ulaştırıyor.

 

İktidarın Yargısı

 

Yukarıdan beri tasvir etmeye çalıştığım dünya, tekdüze bir yargının dünyası değil, sırrına hiçbir zaman tam olarak eremeyeceğimiz evrenin ve bu evren içindeki insan ruhunun gizemi, onun ta kendisidir. Bu o kadar öyledir ki gerçeklik denilen şey kendisini, sınırları belli bir paradigma şeklinde değil, “bir ruhun derinliklerinde nelerin barındığını hiç kimsenin kesin olarak bilemediği” bir sır, bir enigma şeklinde sunar.

 

Sadece ruhta değil her şeyde tasavvur edilemez renkler kadar girdap ve fırtınaların da tohumları barınabilir ve biz bunları hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz. Ruh böyledir de toplumsal ruhun kolektif bir vicdan olarak efkâr-ı âmmede, kabuller olarak da saf iktidarın kendisi olan devlette temerküz ettiği durumlarda durum çok daha karmaşıktır. Hele bir de iktidar bir Molok tarafından ele geçirilmiş ve yetki tek bir merkezde toplanmışsa, orada kül rengi bulutların ne zaman patlayacağını kimse kestiremez. 

 

Yazının başında yargılamanın normalliği ve insani bir eylem oluşundan bahsederken kastettiğim, bu süreçlerin de tıpkı diğer doğa olayları gibi kendiliğinden işleyen tabii süreçler olduğunu anlatmak içindi. Vicdanı olan herkes için yargılama sadece doğal bir süreç değil, aynı zamanda bir sorumluluktur da. 

 

Ama benim verdiğim yargılar “sanıkların” varoluşunu etkilemiyor. “Takdir ediyorum veya takdirimi geri çekiyorum. Nezaket ayarı yapıyorum, ek kanıtlar ortaya çıkıncaya kadar dostluğumu askıya alıyorum, uzaklaşıyorum, yakınlaşıyorum, yüz çeviriyorum, cezayı tecil ediyorum veya öyleymiş gibi yapıyorum. Muhataplarımın çoğu bunun farkına bile varmıyor.

 

Hükümlerimi bildirmiyorum, kimseye ders verecek değilim, insanları gizlemek bende sadece bir iç diyaloğa, kendi kendimle girdiğim sonu gelmez bir diyaloğa neden oluyor.

 

Fakat bu bile göründüğü kadar masum değildir. Bu tarz bir iç konuşma bile haddi aştığı durumlarda ahlaki ve marazi bir sorun olarak sadece kişiyi değil, ilişkili olduğu diğer bireyleri ve toplumu ilgilendirmeye başlayacağı için sadece ahlak ve tıbbın konusu değil, hukuk ve sosyolojinin de konusu haline gelebilir.

 

İktidarın yargısına gelince iş bambaşkadır. İncil, “Yargılamayın, yargılanırsınız” demiş ama buradaki muhatap doğrudan doğruya kişiler değil de gücün kendisinde temerküz ettiği devlet ve bu devlet de parti devletiyse, o zaman iş tümden değişir. Bu durumda mesele ahlakın ve tıbbın konusu olmaktan çok hukuk ve demokrasinin konusu haline gelir.

 

Son zamanlarda anayasayla güvence altına alınmış hakları Devlet Denetleme Kurulu gibi kurumlarla tek bir kişinin iradesine bırakmak anlamına gelebilecek yasal düzenlemeler de böyle bir yargı ve hükmetme gücünün kamu rızasına değil, keyfi bir otoriteye bırakılması anlamını taşır ki asıl kaçınılması gereken yargılama türü de bu tür yargılardır.

 

__

¹Strauss, C.L. (2016), Hüzünlü Dönenceler, (çev) Ömer Bozkurt, YKY, İstanbul, s. 59.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.