Salgınla Mücadelede Bilgi Paylaşımının Önemi

Detaylı bilgi vermenin hem toplum hem de devletler açısından pek çok avantajı var. Bu bilgiyle toplumun farklı kesimleri, işbirliği sayesinde farklı hayatta kalma mekanizmaları yaratabilir. Yerel yönetimler ve sivil toplum örgütleri mobilize olarak devletin yetişemediği alanlarda faaliyet gösterebilirler. Bilgi paylaşmak mutlaka bir zaaf yaratmaz, tam tersine yönetenlerin üzerindeki sorumluluğu ve yükü hafifletir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye’de, 10 Mart 2020’den bu yana Covid-19 hastalığına ilişkin veriler her gece Sağlık Bakanı tarafından basın toplantısıyla paylaşılıyor. 28 Mart’tan bu yana verilere Sağlık Bakanlığı’nın web sayfası üzerinden ulaşılabiliyor. Sağlık Bakanlığı’nın verdiği bilgilere paralel olarak diğer ülkelerdeki verileri görebildiğimiz platformlar da güncelleniyor. 22 Mart’tan bu yana, vaka tespiti için yapılan testlerin sayısının artmasıyla, verilere bu sayılar da eklendi. Ölümle sonuçlanan vakaların ileri yaş ve kronik hastalığı olan gruplardan oluştuğu detaya girmeden verilen bilgiler arasında.

Türkiye’de vakalara ilişkin kamuoyuyla paylaşılan veri seti test yapılan kişi sayısı, toplam Kovid-19 hastası sayısı ve ölümle sonuçlanan vakalardan oluşuyor. Bakanlığın kamuoyuyla paylaşmadığı en sıradan bilgiler ise, Covid-19 semptomlarına sahip şüpheli vaka sayısı (ve testlerin şüpheli vakaların kaçına yapıldığı) ile pozitif ve ölümle sonuçlanan vakaların cinsiyet, yaş, şehir ve bölge bazında dağılımları. Bakan Fahrettin Koca, bir basın toplantısında, koronavirüs vakalarının görüldüğü şehirlerin verisi açıklandığı takdirde, hastalığın görüldüğü bölgelerde daha fazla tedbir alınabileceğine değindi. Ancak, hükümetin kararının, İtalya ve Fransa gibi ülkelerde olduğu gibi, vatandaşların vakaların çok olduğu bölgelerden az olan bölgelere seyahat etmesi tehlikesini önlemek için, bu veriyi kamuoyuyla paylaşmamak olduğunu açıkladı. 27 Mart’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarını takiben İçişleri Bakanlığı ve Valiliklerin aldığı kararlarla şehirlerarası seyahatler kısıtlanmış olmasına rağmen, bu yazının yayınlandığı güne kadar şehirlere ilişkin bir vaka dağılımı bilgisi henüz paylaşılmadı.

Bilgi paylaşımının kısıtlı tutulmasına ek olarak, sosyal mesafe ve izolasyon kurallarının uzun süre gevşek tutulması, daha sıkı ve zorlayıcı tedbirlerdense telkinlerle yetinilmesi ve salgının ilk aşamalarında vaka görülen ülkelerden gelenlerin ciddi bir tetkikten geçirilmemesi ve takibe alınmaması salgınla mücadele politikalarına yönelik kuşkular yarattı. Test yapılan vakalar dışında, şüpheli vaka sayılarına, yani salgının ülke sınırları içerisinde ne kadar yaygın olduğuna dair bilginin kısıtlı olması ve sosyal medyada aktarılan duyum ve tanıklıkların ürettiği tedirginlikler toplumsal kaygı düzeyini artırdı.

Kendi yaşadığımız şehirde salgının ne kadar yaygın olduğu bilgisine ulaşamazken, dünya üzerindeki pek çok şehir hakkında, yaş ve cinsiyet dağılımlarını da içeren ayrıntılı bilgilere kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Örnek olarak,Wordometers adlı web sayfasının “Küresel Koronavirüs Salgını” ile ilgili sürekli olarak güncellediği sayfanın en altında tüm ülkelere ilişkin verilerin kaynaklarına baktığımızda pek çok ülkeye dair ayrıntılı bilgilere ulaşabiliyoruz. Almanya, Finlandiya, İsveç, Singapur, Hollanda, Danimarka, Belçika, Portekiz ve Lübnan gibi pek çok ülkede yaş ve cinsiyete göre hangi bölge ve şehirlerde kaç şüpheli ve teyit edilmiş Covid-19 taşıyıcısı ile karşılaşıldığına ilişkin bilgiye ulaşmak mümkün. İsveç, Singapur ve Lübnan’da Covid-19’un taşındığı kaynak ülkesi bilgisi de mevcut. Brezilya’da eyaletlere göre; İsviçre’de kantonlara göre, Avusturya’da şehirlere, İspanya’da bölgelere, İngiltere’de şehirlere göre vaka durumlarının kümülatif dağılımları yapılıyor. Çin, Singapur, Güney Kore ve İsrail gibi ülkelerde vakanın temas ettiği kişilere ilişkin sayılar da paylaşılan veriler arasında.

Bilgi Paylaşımında Yönetimin Tutumu

Türkiye’de salgınla ilgili bilgi tekeline sahip olan hükümetin, detaylı veriyi kamuoyuyla paylaşmamakla ilgili tutumunun veri toplama konusunda bir kapasite eksikliğinden kaynaklanıyor olması düşük bir ihtimal.

Bu tutumun, Türkiye’de mevcut hükümet dahil, hükümetlerin, hiçbir şekilde yönetme zaafı anlamına gelecek bir duyguyla özdeşleşmeme eğilimine sahip olmasından kaynaklanıyor olması ise yüksek bir ihtimal. Küresel bir tehdit olması ve bütün dünyanın benzer şekilde yönetme zaafları ve yetersizlikleri göstermesi karşısında, Türkiye’nin bu zaaflarla yüzleşememesi çok tanıdık bir durum. Türkiye’de yönetim anlayışını en iyi tanımlayan “ataerkillik” ve reform çabalarına rağmen yönetimlerin kapalılık ve kapsayıcılık konusunda aşamadığı zihinsel, ideolojik ve siyasi refleksler, bilgi paylaşımı konusunda tutukluk, isteksizlik ve kapalılık olarak kendini gösteriyor.

Toplumun ve ülkenin menfaati için hangi verinin paylaşılabilir olduğu otorite tarafından belirleniyor ve karara bağlanıyor. Salgının gerçek ve ayrıntılı resminin bulanık olması ve kamuoyu ile sınırlı bilgi paylaşımı, öngörülemeyen bir toplumsal tepki olasılığını ve bunu yönetememe riskini en aza indiriyor.

2000’li yılların başından bu yana, özellikle AB üyelik süreci, Türkiye’de yönetim reformlarını hızlandırdı ve katılımcılık, kapsayıcılık ve hesap verebilirlik ilkeleri güven temelli bir vatandaş-devlet ilişkisi için yol gösterici oldu. Bu süreçte, sadece vatandaşın iyi yönetişim prensipleri doğrultusunda bilgi edinme hakkı değil, edindiği bilginin doğruluğu ve güvenilirliğini kontrol edebileceği kaynakların (örneğin akademi, medya ve sivil toplum) varlığı ve niteliği de önemliydi. Bu süreçlerdeki inişler ve engeller, bilgiye erişim kadar ve bilginin doğrulandığı mecralardan nitelikli şekillerde faydalanılamamasını beraberinde getirdi. Bugün bütün ülkeleri etkisi altına alan küresel bir krizle mücadele ederken, Türkiye’de yine benzer bir hikayeyle karşılaşıyoruz: bilgiye ulaşamama ve elde edilen bilginin doğruluğunu soruşturup, denetleyecek kaynaklardan yoksun olma.[1]

Veri Paylaşımına Basit Bir Örnek: Portekiz

Worldometer’da ülkelerle ilgili verilerin elde edildiği kaynaklara bakarken, Portekiz Sağlık Bakanlığı’nın her gün güncellediği raporlar dikkatimi çekti. Raporlarda gün be gün, 1 Ocak 2020’den itibaren tüm şüpheli vakaların; bunlar arasında tanı konanların; henüz tanı konulmayanların ve laboratuvar sonucu bekleyenlerin; tedavi edilenlerin, ölümlü vakaların ve Sağlık Bakanlığı tarafından gözetim altında tutulan vakaların kontak kurduğu kişilerin sayıları veriliyor. Bu bilgilerden kimlere ne kadar test yapıldığını ve vakaların temas ettiği ilişki ağının takip edildiğine emin olabiliyoruz. Raporlarda, tüm bu verilerin, yaş, cinsiyet, coğrafi bölge ve şehirlere göre dağılımları hakkında da bilgi sahibi oluyoruz.

Buna göre kadınlar ve erkekler arasında en çok 40-49 yaş arasında teyit edilmiş vaka var. Ölümle sonuçlanan vakalara ilişkin paylaşılan yaş ve cinsiyet bilgisine göre, erkek ve kadınlarda ölümlerin hepsi 50 yaş üstünde; ölümlerin erkeklerde en çok 70-79 arasında ve 80 üstü vakalarda; kadınlarda ise 80 üstü vakalarda görüldüğü raporlanıyor.

Aynı raporda, teyit edilmiş vakaların koranavirüsü hangi ülkelerden taşıdığı bilgisi de mevcut. Yine hastaneye yatırılan vaka sayısı ve bu vakalarda görülen semptomların (ateş, kas ağrısı, öksürük, baş ağrısı, genel halsizlik ve nefes zorluğu) sıklık yüzdesine de raporlarda yer veriliyor.

Portekiz’i örnek olarak almamın sebebi, elindeki bilgiyi açık ve şeffaf bir şekilde paylaşan ve görece az gelişmiş bir Avrupa ülkesi olması. İsrail, Çin, Tayvan ya da Güney Kore gibi ülkelerde, çeşitli mobil uygulamalar aracılığıyla, kişilerin lokasyon bilgilerine ulaşılarak tanı konulan vakalara yakınlık ve temas ihtimali izlenebiliyor ve kişilere bildirim bu doğrultuda gönderilebiliyor. Amacım bu seviyede bir bilgi paylaşımını örnek göstermek değil. Zira bu tür gözetleme tekniklerinin halk sağlığı ile kişisel bilgilerin güvenliği arasındaki dengeyi nasıl etkileyeceği ve kişi hakları ve güvenliği açısından olumsuz sonuçları önemli bir tartışma konusu.

Sustainable Governance Indicators 2019 (“Sürdürülebilir Yönetişim Göstergeleri 2019”) verilerine göre, 10 üzerinden yapılan puanlandırmada, “Yönetişim” alanında Türkiye 4,39, Portekiz 5,9; “Ekonomik Performans”ta Türkiye 5,2, Portekiz 5,7; ve “Sosyal Politikalar”da Türkiye 5,1 ve Portekiz 5,9 puanlamaya sahip. Bu başlıklarda makas çok fazla açılmıyor. Ancak “Demokrasi kalitesi” başlığında Türkiye 2,7 iken Portekiz 7,5 ve “Yürütme kapasitesi” başlığında Türkiye 4,6 iken Portekiz’in 6,0 olarak puanlanıyor. Demokrasi üst başlığının altındaki sorularda, hükümetlerin politikaları ile ilgili kamuoyuyla iletişimleri Türkiye’de 4, Portekiz’de 8 olarak puanlanıyor.

Demokrasi ve yürütme kapasitesi konularında, iki ülke arasındaki açık ara farkı, koronavirüsü ile ilgili veri paylaşımı gibi bir örnek üzerinden yorumlamak mümkün.

Bilgi Paylaşımı ve Bilginin Kullanımı

Detaylı bilgi vermenin hem toplum hem de devletler açısından pek çok avantajı var. Devlet tekelinde olan bu bilginin, şeffaf şekilde kamuoyuyla paylaşılması demokratik bir yaklaşım. Bu bilgiyle toplumun farklı kesimleri farklı işbirlikleriyle, farklı hayatta kalma mekanizmaları yaratabilir.

Bölgelere, şehirlere, vatandaşlık bilgisine, yaş ve cinsiyete göre verilen bilgiler, devletin yetmediği yerlerde yerel ve ulusal sivil toplum örgütlerinin ve yerel yönetimlerin mobilize olmasını ve devletin yetişemediği alanları kapsayacak şekilde faaliyet sunmasını sağlar. Halihazırda, yardımlaşma ve dayanışma kampanyaları dışında, koronavirüsün yarattığı ve daha da artması beklenen sosyal, ekonomik ve psikolojik tahribatın ve ihtiyaçların tespitine, onarılmasına ve telafi edilmesine yönelik sivil toplumun aktif rol ve katılımından söz edemiyoruz.

Bilgi paylaşmak mutlaka bir zaaf yaratmaz, tam tersine yönetenlerin üzerindeki sorumluluğu ve yükü hafifletir. İşbirliğinin yolunu açar. Bilgi paylaşılmamasının yarattığı kuşku ve güvensizlikler, halihazırda evde kalma, okulların ve işyerlerinin kapalı olması ve hane gelirinin azalması gibi sosyal, ekonomik ve psikolojik dezavantajlarla birleştiğinde ortak aklın ve ortak iradenin oluşmasını geciktirir.

Bilginin daha etkili ve şeffaf olarak paylaşıldığı ülkelerde toplumun bütün tedbirlere harfiyen uyduğunu ya da ülkelerin salgını daha iyi yönettiğini de söyleyemeyiz. Bilgi paylaşmak hükümetlerle vatandaşlar arasındaki güven ilişkisini ve işbirliğini artırması açısından önemli bir şart ama tek başına yeterli değil. Bu bilgi üzerinden yapılan tartışmalara alan açılması, eleştirilerin kamusal alanda yer bulması, çeşitli çıkar çatışmaları ve ideolojik hırslar nedeniyle kötüye kullanılmaması da bir o kadar önemli. 

_________

[1] Onora O’Neill, Güven Meselesi isimli kitabında bilgi ve güven konusunda şunları söyler: “Güven besleyip beslememek dağlar dolusu bilgiye değil (daha fazla her zaman daha iyi demek değildir), belirli bazı bilgi ve vaatleri doğruluğunu ve güvenilirliğini kendimizce kontrol edebildiğimiz birtakım kaynaklar ile ilişkilendirebilmemize bağlıdır. […]Bilgi kaynaklarını ve referanslarını soruşturmak veya denetlemek adına yapabileceğimiz hiçbir şey olmadığında çoğu zaman ve haliyle güvenmemeyi ve hem inancı hem de inançsızlığı askıya alarak alaycılığı ve dudak bükmeyi yeğliyoruz.” (sayfa 60-61, 2002, Pasifik Ofset, Çev. Defne Orhun)

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.