Suriye: Tedirgin Sevinç Dalgası Hüzünle Karışırken…
Sürdürülebilir olmayan, zoraki desteklerle ayakta kalan Esed rejiminin dış konjonktürün değişimiyle ve iç dengelerinin bitişiyle birlikte çöküşü, hem mülteci durumuna düşürülen muhalif kitlelerde hem de Şam rejimi kontrolünde yaşayan kitlelerde geniş bir sevinç dalgası oluşturdu. Bu dalganın üzerinde Şam’a taşınan HTŞ iktidarı da İdlib’de edindiği tecrübe sayesinde süreci mümkün olduğunca intikamsız, kansız ve itidalli yürütüyor. Ancak bu itidal hassas dengeler üzerine kurulu…
61 yıl önce, 8 Mart 1963’te ülkedeki çok partili hayata son verip askeri darbe ile yönetime el koyan Baas cuntası 8 Aralık 2024 itibarıyla çöktü. Baas rejimi içerisinde darbe yapan Hafız Esed Suriye’yi 1970’ten 2000’e, yani ölene dek demir yumrukla yönetecek, 2000’den itibaren de yerine geçen oğlu Beşşar Esed aşiret-mezhep-parti hiyerarşisi üzerine kurulu babadan kalma diktatörlüğü sürdürecekti.
Ülkenin Dinî Yapısı
– Yüzde 75 Sünni Arap, Kürt ve Türkmen
– Yüzde 10 Alevi Nusayri Arap
– Yüzde 10 Hristiyan Arap ve Süryani/Ermeni
– Yüzde 3 Dürzi
– Yüzde 2 Şii
1970-2011 Statükosu
Rejim (Nizam) ana hatlarıyla üç ayak üzerine inşa edilmişti. En üstte tek adam. Onun altında Esed ve (kız tarafı) Mahluf aşiretleri. Bu aşiretlerin mensup oldukları Arap Alevi (Nusayri) azınlık. Tek adam-aşiret ve mezhebe hizmet eden Baas Partisi askerî bürokrasisi.
İç içe geçmiş bu yönetim yapısı, dışarıdan Rusya ve İran rejimleri tarafından, içeriden de kendisine biat ettirilen ve toplumsal rıza işlevi gördürülen Hristiyan ruhbanları ve Sünni/Sufi ulema tarafından desteklendi. Hafız Esed’in kurduğu bu iç-dış denge sistemi Beşşar tarafından da sürdürülmeye çalışılsa da 15 Mart 2011’de başlayan ve temelde minimum insan hakları talepleri içeren sivil halk hareketi sistemi sarsmaya başladı.
2011-2018: Rejim Dengesini Kaybetti
Korkutma/devlet terörü üzerine kurulu bu “zoraki rıza” dengesindeki psikolojik eşiğin aşılması, 2011 Mart’ından Ağustos’una kadar ağır devlet terörü ile bastırılmaya çalışıldı. Bu altı aylık süreçte barışçıl yapısını koruyan muhaliflerin savunma amaçlı silahlanmaya başlaması, ordunun alt ve orta kademelerindeki Sünni askerlerin ayrılarak Riyad Esad önderliğinde Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) kurmaları, olayların çatışmaya evrilmesine yol açtı. 2012’ye gelindiğinde İran’dan gelen Kasım Süleymani danışmanlık hizmeti ile rejim, çatışmayı diktatörlük-siviller çatışmasından Şii/Alevi-Sünni savaşına dönüştürme stratejisini devreye soktu. Bu doğrultuda Suriye, Şebbiha (Hortlaklar) olarak adlandırılan rejimin paramiliter unsurlarının Sünni sivillere yönelik hunharca katliamları ile tanıştı. 2012’de ÖSO’nun yanısıra Ahraru’ş-Şam, Ceyşu’l-İslam ve Nusra Cephesi gibi İslamcı ideolojik örgütler iç çatışmaya dahil oldu. 2013’te Suriye’yi işgal etmeye başlayan IŞİD ise hem Rusya ve İran’ın Suriye’deki varlığını hem de ABD’nin Suriye ve Irak’taki varlığını meşrulaştıran bir işlev gördü. Ama en büyük işlevi Suriye muhalefetinin belini kırmak oldu. IŞİD sayesinde Şam rejimi ilerleme kaydederken, ağır darbe yiyen muhalifler ideolojik yapılarından kaynaklanan sorunlu bakış açılarından dolayı birbirlerine düştüler. İç savaş içinde iç savaş yaptıkça daha da zayıfladılar. Bu durumu fırsata çeviren Şam güçleri, İran-Hizbullah kara güçleri ve Rusya hava desteği ile 2014’ten 2018’e dek aşamalı olarak muhalifleri önce Şam kırsalından sonra da Humus ve Halep’ten çıkartmayı başardı. Tabii bu “başarı” bugün Gazze’de tanık olduğumuz kuşatma, aç bırakma, katliam yaparak sürgüne zorlama taktiği ile sağlanmıştı. İran/Kasım Süleymani yönetimindeki saldırılar muhaliflere “öl ya da git” derken Rusya yönetimindeki saldırılarda muhaliflere “öl ya da işbirliği yap” deniyordu ki bu model daha önce Çeçenistan’da başarılı olmuştu. Bu doğrultuda Rus etki alanı olan Dera bölgesindeki birçok muhalif milis grup saf değiştirerek hayatiyetlerini sürdürdüler.
Suriye muhalefetinin diasporada kalan kısmı ise Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK/İtilâf) çatısı altında örgütlendi. SMDK’nin işlevi muhalefetin dünya çapında diplomasi yapması oldu.
2018 itibarıyla ortaya çıkan durum şöyleydi: Muhalifleri destekleyen milyonlarca sivilin yurt dışına mülteci olarak sürgünü. Ayrıca takriben 5 milyon sivilin İdlib bölgesine sıkıştırılması. Bu durum Soçi-Astana süreçlerinde Türkiye-Rusya ve İran arasındaki uzlaşı ile de kabullenilmiş, denge haline getirilmişti. 2018’de İdlib bölgesi bu denge durumunda yeni bir tecrübe ile tanıştı. Nusra Cephesi kendisini El Kaide’den ayrıştırmış ve Suriye’nin Hamas’ı olmaya çalışıyordu. Yani yerel bir milli-İslamcı kurtuluş hareketi olarak… Bu yolda önce kendini feshederek bölgede kendine yakın gördüğü diğer yerel unsurlarla bir Heyet-platform kurdu: Hey’etu Tahrîri’ş-Şâm (Şam’ın Kurtuluşu Heyeti. Kısaltma: HTŞ, Suriye’de: Hey’et). Bu süreçte daha az çatışma ama daha çok yönetim tecrübesi kazanan HTŞ İdlib’de sivil bir hükümet kurdu. 2013’ten 2018’e dek yaşananlardan dersler çıkartan HTŞ yönetimi diasporadaki SMDK’ye karşı alternatif bir yerel sivil muhalefeti inşa ediyordu: “Suriye Kurtuluş Hükümeti”. Bu arada Türkiye, Arap dünyası ve Batı ile diplomasi yeteneklerini de geliştirirken Türkiye kamuoyunun İdlib’e ilgisizliği son yaşanan gelişmelere dair bir şaşkınlık olarak yansıyacaktı.
2018-2024: Çöküş Dönemi
2011-2018 arasındaki dönemde rejimin düzenli ordusunun parçalanması, Hafız Esed’den miras kalan statükonun yitirilmesine, devlet otoritesinin zayıflayarak kontrolün İran ya da Rusya ile çalışan yerel milislere geçmesine yol açtı.
2018’de Pirus zaferini ilan eden Şam yönetimi, İran’dan ve Rusya’dan aldığı milyarlarca doları ülkenin imarına değil kendi elitlerini güçlendirmeye, uyuşturucu üretimine harcadı. Ülkenin yüzde 70’i deprem enkazı halindeyken Arap Birliği ile normalleşmenin de getirdiği özgüvenle de facto olarak askıya alınan iç savaşın taraflarıyla barış yerine İdlib’i havadan ve karadan bombalamaya devam etti. Şam rejiminin elindeki bölgeler sefaleti yaşarken İdlib’deki sivil yönetim, alternatif bir yaşam alanı haline geldi. Ülke nüfusunun yarısı mülteci, yarısı sefalete mahkûm edilmiş haldeyken Şam rejiminin Rusya ve İran’a yaslanan durumu gittikçe erozyona uğruyordu. Tahran rejiminin 7 Ekim 2023 sürecinde bölgede büyük bir nüfuz kaybına uğraması, Hizbullah’ın tepe kadrosunu kaybetmesi/beyin ölümünün gerçekleşmesi, Rusya’nın 2018’den bu yana zaten ABD ile bir denge uzlaşısına varmış olması gibi faktörler 8 Aralık 2024’te Esed rejiminin içine çökmesi ile sonuçlandı. Putin’in Wagner’i tasfiye etmesi ve Ukrayna’ya odaklanmasının yanı sıra İran rejiminin hem Filistin hem de Lübnan’daki vekil güçlerini yalnız bırakmasının ardından müttefiki Şam’a olan desteğini çekmesinin de sebepleri var. Tahran’ın yüksek maliyetli savaş ekonomisini karşılayacak gücünün kalmaması ve kâr-zarar hesabında kendi ulusal sınırlarına doğru çekilmek zorunda kalması göz önünde bulundurulabilir.
Esed rejiminin içe çöküşünü Romanya’da Çavuşesku diktatörlüğünün ya da Sovyetler Birliği’nin çöküşüne benzetebiliriz. Rejim içeriden o denli yozlaşmıştır ki dış dengelere bağlıdır ömrü. Öyle ki o dış destek/payandalar kalktığında dışarıdan güçlü gibi gözükse de iskambil kâğıtlarından yapılmış bir kule gibi en ufak dokunuşta çöker.
27 Kasım: Sonun Başlangıcı
HTŞ birlikleri 2023 Aralık ayında düzenlemeyi planladıkları “Saldırganlığı Caydırma” taarruzunu 7 Ekim 2023’te Hamas’ın başlattığı “Aksa Tufanı” operasyonu sebebiyle bir yıl erteleme kararı aldı. HTŞ’nin amacı, 2018’den bu yana sistematik olarak İdlib’e düzenlenen ve çok sayıda çocuğun da yer aldığı sivil ölümlerine yol açan hava-kara saldırılarına karşı atağa geçmekti. Saldırganlığı Caydırma’nın hedefinde Halep’e çatışarak girmeye çalışmak ve Halep kırsalında mevzi genişletmek vardı. Ancak rejimin askeri kadrolarında yaşanan psikolojik yılmışlık, İran güçlerinin karada, Rus güçlerinin havada geri cepheden çekilmesi rejimin çöküş sürecini başlatmış oldu. Halep’i çatışmasız biçimde ele geçiren HTŞ güçleri, Türkiye destekli SMO güçleriyle PYD unsurlarını da geriletti. Öte yandan çöküşü gören güneydeki ÖSO unsurları da çatışmaya dahil olunca rejimin Şam’a giden Hama-Humus yolundaki tüm savunma hatları çöktü. Şam’a giren güneydeki ÖSO güçleri ile HTŞ sayesinde rejim resmen devrilmiş oldu. Kuzeyden güneye ilerleyişteki en büyük pay HTŞ’ye ait olduğu ve olası bir çatışma görüntüsü vermemek için güney güçleri HTŞ’nin Şam hâkimiyetini kabullendi.
HTŞ unsurları yaşça genç (18-25 aralığı) silahlı kişilerden oluşuyor. Mobilize hareket ediyorlar. Rejim memurlarında ve halkta yaşanan yılmışlık sebebiyle de geniş alanları kontrol etmede halktan destek görüyorlar. Tabii bu taban desteğinin yanı sıra halkla ilişkiler konusunda İdlib’de tecrübe kazanıldığı görülüyor. Azınlıklarla, farklı hayat tarzlarıyla ilişkilerde dayatmacı ve üstenci tutumun en azından HTŞ’nin ana stratejisinde kabul görmediği söylenebilir.
Suriye’de gözlemlenen toplumsal psikoloji, hüznün, öfkenin ve sevincin karmaşık biçimde sokaklarda, meydanlarda açığa çıkmış olması. Tüm çürümüşlüğüne rağmen ayakta kalan bir rejim ve yenilmiş bir muhalefet vardı. 1 milyondan fazla insan can vermiş, yüz binlerce insan cezaevleri ve istihbarat sorgu merkezlerinde işkencelerden geçirilmiş, ülke nüfusunun yarısı mülteci durumuna düşürülmüştü. Alt ve üst yapısı insan eliyle deprem enkazına dönüştürülmüş, ülkedeki binaların en az yüzde 70’i yaşanmaz hale gelmişti.
Bu da geniş halk kitlelerinde umutsuzluğa, ödenen bedellerin boşa gittiğine dair bir yılgınlığa yol açmıştı. Benzeri bir umutsuzluk rejim yandaşlarında da mevcuttu. Her ne pahasına olursa olsun Esed-Mahluf aşiretlerinin çıkarı için neden bunca bedel ödüyorlardı? Ülkede İran rejiminin demografik mühendisliği de eklenince rejim yanlısı Arap milliyetçisi sekülerler arasında ciddi bir rahatsızlık oluşmuştu. İşte tüm bu karamsarlığın ortasında yaşanan zafer-çöküş, ülke genelinde büyük bir sevinç dalgası doğurdu. Sednaya başta olmak üzere hapishaneler ve muhaberat merkezlerinden siyasi tutsakların kurtarılması, insanlığa karşı işlenen suçların dünya kamuoyunun önüne saçılması, sevinçle eşzamanlı bir hüzün ve öfkeyi beraberinde getirdi. 61 yıldır insan muamelesi görmeyen, onuru kırılan geniş halk kesimlerinin bir de bunun üzerine ülke içinde ve dünya sathında horlanan, aşağılanan, ırkçılığa maruz kalan mültecilere dönüşmesi ve bu durumun ortadan kalkmış olması sevinci besliyor. Suriyelilerin geneli için “Kaldır Başını Sen Özgür Suriyelisin” ezgisinin adeta bir milli marşa dönüşmesinin sebebi de bu.
Uçurum Kenarında Umut Yürüyüşü: Esed Sonrası Riskler
HTŞ lideri Ahmed Eş-Şâra 8 Aralık Devrimi sonrası de facto Suriye liderine dönüştü. İdlib’deki sivil Kurtuluş Hükümeti’nin kadrolarını Şam’a taşıdı ve geçici başbakan olarak bu hükümetin başbakanı Muhammed el-Beşir’i atadı. Şâra’nın gerek rejim bürokrasisi ile uzlaşması gerek halktan ciddi destek görmesi gerekse de İdlib tecrübesini hızla Şam’a taşıması, Aralık ve Ocak itibarıyla ülkede ciddi bir kaosun yaşanmasını engelledi. Ancak Şam, Halep, Hama, Humus, Lazkiye gibi büyük kentlerin yönetimi İdlib’den çok daha zor. Çünkü hem demografik yapıları hem coğrafi alanları tüm bu bölgelerde belediyecilik ve güvenlik hizmetlerini yürütmek için çok sayıda personeli gerektiriyor. Bu durum da HTŞ’nin kapasitesini aşıyor.
Bu noktada halen ciddi riskler devam ediyor.
1. Risk: Devrik Rejim Unsurları ve Alevi-Sünni Çatışması
Esed rejimi 8 Aralık’ta çökse de rejimden beslenen unsurlar devrimin sıcaklığı sebebiyle saklanmayı ve yer altına çekilmeyi seçtiler. İran rejiminden yapılan açıklamalar da Tahran’ın Suriye sahnesine bir ihtimal geri dönme umuduyla ülke içindeki mezhepsel ve etnik fay hatlarını kırmaya yönelik çalışacağını gösteriyor. Ülkede Aralık itibarıyla Lazkiye ve Humus’ta buna dair orta düzey çatışmalar yaşanmış olsa da süreklilik arz etmedi.
Arap Aleviliği (Nusayri) Suriye’de halen feodal bir toplum yapısına sahip. Asıl soyadları “Vahşi” olan aile sonraları bunu “Esed” (Arslan) olarak değiştirdiler. Dört büyük Nusayri aşireti bulunuyor: Haddadin, Hayyatin, Kelbiye, Matavirah. Hafız Esed Kelbiye eşi Enise Mahluf ise Haddadin aşiretine mensup.
Nusayri aşiret ağalarının Esed ve Mahluf aileleri ile olan işbirliği, rejimin ayrıcalıklarından yararlanmalarını sağlarken alt sınıflardan Alevilerin ise diğer kesimler gibi ezilmelerine yol açtı.
1980’lere gelindiğinde siyasal yaşamdaki değişikliğe paralel olarak Nusayri topluluğundaki sosyo-siyasal ve ekonomik değişimlere bağlı olarak devletleşen ve devlet kademelerinde görev alan asker ve sivil memurlar ve aileleriyle birlikte nüfus sahil bölgesi dışından daha önce tarihsel olarak varlığının bulunmadığı Lazkiye, Humus, Şam gibi büyük stratejik şehir merkezlerine de yayılmaya başladı.
Baas yönetimi altında Nusayrilerin sosyal hareketliliğinin karşılığı Nusayri topluluğunun Esed rejimine koşulsuz bağlılığıydı. Bu yapı 2018 sonrası değişmeye başladı. Çöken ekonomi ve ülkenin gittikçe Rusya ve İran’a bağımlı, hatta manda haline gelmesi Aleviler arasında da rahatsızlığa yol açmıştı. 2023’te Aleviler arasından çıkan “10 Ağustos Hareketi” rejime reform çağrısı yapmış, aynı tarihlerde Özgür Alevi Subaylar Hareketi adıyla yayınlanan bildiride İran’ın Suriye’den çekilmesi, geçiş adaletinin kurulması, savaş suçlularının, ‘kan ve din’ tüccarlarının sorumlu tutulması talebinde bulunulmuştu. Peki Nusayriler arasından bu damarın sebebi neydi? Beşşar Esed 23 sene önce iktidara geldiğinden bu yana, Alevi mezhebinin ana destekçisi ve Alevilere en çok işveren haline gelen kuzeni iş insanı Rami Mahluf’un gerek sahibi olduğu Syriatel şirketinde gerekse Şam’daki ekonomik projelerde rolü arttı. Ancak savaştan önce binlerce Alevinin istihdam edildiği, askerî bir milis gücüne dönüştüren Al Bustan Yardım Derneği kuruldu. Derneğin üyeleri 2011 itibarıyla rejimi savunmak için silaha sarıldı.
Rami Mahluf’un rolü, ekonomik ve sosyal düzeylerde büyük ölçüde arttı. Silahlı milisler ve onu satın alan bir siyasi parti (Suriye Nasyonal Sosyalist Partisi) ile güçlü ekonomik kurumları mevcut hale geldi. Mahluf ailesinin tarihsel olarak bu partiye mensup olduğu biliniyor.
2020’de aniden Rami Mahluf fenomeninin ortadan kaldırılmasına karar verildi. Parasına el konulurken partisi ise feshedildi. Al Bustan Derneği’ne el konurken Mahluf ise zengin ve nüfuzlu bir iş adamından basit bir Facebook karakterine dönüştü. O tarihin ardından Alevi bölgeleri ise korkunç bir ekonomik çöküşe, Mahluf’un yokluğundan kaynaklanan mali boşluğa tanık oldu.¹
Tüm bu bilgiler aslında bize şunu anlatıyor. 1970’ten beri, yani 54 yıldır rejimin ana unsuru olan Nusayrilerin dengesi alt üstü oldu. Yeni döneme adapte olmak ile ülkeyi kaosa sürüklemek arasında bir tercih yapmaları gerekiyor. Ağır baskılar altında yaşayan geniş halk kesimlerinin Nusayrilik ile devrik rejim arasında ayrım yapabilecek olgunluğu göstermesini beklemek ise zor. Bu sebeple bu iç içe geçmiş ilişki geçmişinden arınma sorumluluğu Nusayri kanaat önderlerinde.
Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) savaş suçu işlemiş, katliamlarda ve işkencelerde rol almış 16.200 rejim görevlisinin (6.724’ü subay, asker ve şebbiha, 9.476’sı yardımcı güç-milis) isim listesini BM’ye ve UCM’ye bildirdi. Bu liste suçlular ile sivilleri birbirinden ayırt eden somut kayıtlara işaret ediyor. Bu kişilerin çoğunluğunun Nusayri aşiretler tarafından saklandığı ve korunduğu göz önüne alındığında HTŞ güçlerinin bu kişileri gözaltına almak istediğinde karşılaştığı direniş zaman zaman çatışmaya dönüşüyor. Nusayrilerin yeni döneme uyum sağlaması için bu kişileri teslim etmesi gerekiyor. Ülkeyi kaosa sürüklemenin aynı zamanda Alevi toplumuna zarar vereceği muhakkak. Kaldı ki geçiş sürecinde Alevileri temsil eden figürlerin devrik rejim elemanlarınca suikastlar ile ortadan kaldırılabileceğini hatırlatmakta fayda var.
İşte tam da bu noktada karşımıza devrik rejim unsurları olarak genel bir tanımlama ile ifade edilen gruplar çıkıyor. Bu milisler Humus kırsalından Lübnan’a uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan mafyatik yapılar. Bunlardan biri de eski 7. ve 121. Tümen Komutanı Şeyh Salih Mansur. Lazkiye ve Banyas arasındaki Ceble bölgesini kontrol ediyor. Bu ve benzeri grupların sivillere yönelik silahlı saldırıları ya da aralarında çatışmaları Türkiye ve Batı kamuoyuna “Alevi Katliamı” ya da “Hristiyan Katliamı” olarak yansıtılmaya çalışılsa da yeni Şam yönetiminin idaresinde sistematik katliam stratejisinin olmadığı, aksine bu tip olayları soruşturma ve gücü nispetince cezalandırma yoluna gittiği de aşikâr. Ayrıca bu tip bir katliam politikası yeni yönetimin çıkarına da değil. Aksi bir durumu 2011-2018 arasında Esed rejimi ve ortakları İran-Hizbullah güçleri uygulamıştı. Bu tip bir katliam politikası kitlesel mülteci hareketlerini tetiklemişti. Günümüzde ise böyle bir kitlesel Alevi-Hristiyan göçüne şahit olmuyoruz.
Hama-Humus kırsalında yaşanan kimi çatışmaların mezhep temelli olmadığı, bazı kişisel husumet ve intikam alma vakalarının yanı sıra Sünni ya da Alevi fark etmeksizin rejimin eski görevlilerine yönelik de halktan çeşitli saldırı vakaları rapor edilmekte. Bunun yanı sıra rejim çatısı altında özerk olan grupların yeni dönemde başına buyruk hareket etmeleri/İran-Hizbullah unsurları tarafından provokasyonlarda kullanılmaları da başka bir etken.
2. Risk: HTŞ’nin Otorite-Otoriterleşme İkilemi
Çalışmamızın başında elde edilen kazanımın HTŞ tarafından planlanmadığını, halk nezdinde doğaçlama oluşan destek dalgasının ortasında HTŞ’nin kendi kapasitesini de aşan bir durumla karşı karşıya olduğunu belirtmiştik. İdlib tecrübesinden hareketle esnek bir çizgide yürüse de çok parçalı Suriye’de otoritesini tesis etmek için tüm ipleri elinde tutmaya çalışıyor. Oysa Suriye Devrimi’nin HTŞ dışında birçok figürü var. Üsame Rıfai ve Râtib Nablusi gibi muhaliflerin safında yer alan Sünni alimler, sürgündeki aydınlar, sanatçılar ve siyasetçiler, İslamcı, sosyalist ve liberal siyasi partiler, SMDK gibi muhalif çatı yapılanmalar bu figürlerin başında yer alıyor. Eş-Şâra, Suriye’deki tüm kesimlerin geçiş sürecine dahil olacağını ifade etse de bugüne kadar bu unsurlara yer vermemesi endişe kaynağı. Örneğin Suriye İslam Konseyi Başkanı Üsame er-Rıfai ülkenin en tanınan Sünni dinî otoritesidir. Rıfai yurt dışındayken muhalifler tarafından Suriye Müftüsü seçilmiş HTŞ bu ilanı tanımamıştı. Hatta Rıfai 2018’de diğer grupların HTŞ ile savaşmasının caiz olduğuna dair fetva bile yayınlamıştı. Devrim sonrası Rıfai, HTŞ’ye rağmen Şam’daki merkezi Rıfai Camii’ne görkemli bir karşılamayla döndü. Eş-Şâra ise olumlu bir adım atarak Rıfai’yi camisinde ziyaret ederek alnından öptü. Bu barışma geleneksel ulemanın toplumsal gücünü ve Eş-Şâra’nın bir örgüt lideri gibi değil devlet adamı olarak hareket ettiğini gösteriyor.
Eş-Şâra ipleri herhangi bir güvencesi olmadığından bırakmak istemiyor. Ülke halen uluslararası yaptırımlara tabi. Eş-Şâra da örgütü de halen uluslararası terör listesinde. Kendisine uluslararası güvence verilmediği sürece yetkilerini paylaşmanın sonunu getireceğini hesaplıyor olabilir. Bu sebeple dışarıdan Türkiye ve Katar’dan destek arasa da, Körfez ülkeleri ile iletişim kursa da, AB ülkeleri ve en önemlisi Trump yönetimi ile nasıl bir ilişki kurulacağı halen muğlak. Eş-Şâra’nın bu sebeple iç dengeleri gözetmekle bu dengelere hâkim olmak arasındaki gerilimi sürüyor. Örneğin Dürzilerin kendilerinin aday gösterdikleri kişileri vali ve vali yardımcısı olarak atamayı reddetti. SMDK’nin üyelerinin bireysel dönüşlerine izin verse de Koalisyon’un Şam’a kurumsal olarak dönmesine de -en azından şimdilik- izin vermiyor. Bireysel olarak dönüşlere ses çıkartmayan ancak rakip gördüğü kurumsal dönüşleri dışlayan bu tutum, Eş-Şâra’nın siyasi geleceği için olumlu bir durum değil. Parçalanma ve otoriterleşme risklerini artırıyor.
3. Risk: Parçalanma
Eş-Şâra, Lazkiye-Tartus hattındaki silahlı eski rejim unsurları, Süveyda’daki Dürziler ve Kuzeydoğu’daki PYD ile baş etmek zorunda. Bu üç kesimle de savaş cephesi açmak hem ülkenin geleceği açısından büyük yaralar açacaktır hem de ülke savaş yorgunu olduğundan en fazla HTŞ’ye ve Sünni Araplara zarar verecektir. Dolayısıyla öncelikle çatışma yerine müzakere en doğru seçenek olarak önüne duruyor. Süveyda’yı kontrol eden Livâ el-Cebel ve Hareketu’l Ricâl el-Kerâme yeni kurulacak Suriye Ordusu’na katılmaya hazır olduklarını beyan eden bir açıklama yaptı. Ancak bunun için öne sürdükleri şartlar İslam hukuku/şeriat değil “Hukuk Devleti”, yeni ordunun mezhepçi/tek bir mezhebe dayalı olmaması. Muhatap olarak HTŞ’nin değil tüm Suriye devrimcilerinin görüldüğü de belirtildi. Bu ifadeler Dürzilerin kendilerini güvence altında görene dek silah bırakmayacakları anlamına geliyor.
PYD de federasyon ve özerklik talebinde ısrarcı. HTŞ, PYD ile doğrudan savaşmak istemese de Türkiye ve ona müzahir SMO, PYD’ye baskı yaparak hem egemenlik alanını daraltmayı hem de masada zorlamayı hedefliyor. Bu durum HTŞ’nin de çıkarına. Çünkü zayıflamış bir PYD geçiş sürecinde daha az problem çıkartabilir.
4. Risk: İç Çatışma-Darbe Riski: Ahmed Avde ve Güney Komutanları
HTŞ’nin ülkenin tümünde otorite sağlayacak düzeyde askeri kapasitesinin olmaması, rejim içine çökerken HTŞ’ye yardım eden diğer silahlı unsurların nasıl davranacağı da önemli bir husus. Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu (SMO) ülkenin kuzeybatısını kontrol ederken asıl risk ülkenin güneybatısı Dera’daki Ürdün bağlantılı güçler. Eş- Şâra bu grupların liderleriyle 11 ve 20 Aralık’ta iki toplantı düzenledi.
Busra kasabasından Ebu Hamza lakaplı Ahmed el-Avde 8. Tugay’ın komutanı. El-Avde pragmatist bir milis lideri olarak önce Esed rejimine karşı savaştı. Ardından diğer muhalifler 2016’da İdlib’e sürgün edilince Dera’da kalıp Rusya ile işbirliğini seçti. 8. Tugay Rusya’nın himayesindeyken dahi özerk hareket etti ve zaman zaman Esed ve İran güçleriyle çatıştı. Geçen yıl Rusya’nın güçlerini azaltması ile beraber tekrar muhaliflerin safına geçen el-Avde ve milisleri 8 Aralık’ta Şam’a/Emevi Meydanı’na ilk giren grup oldu. O gece Merkez Bankası’nı yağmalayan ve rejimle bağlantılarını imha etmek için bazı binaları basarak ateşe verenler de 8. Tugay milisleriydi. 8. Tugay unsurları “Güney Operasyonları Birimi” adını aldı ve Şam’ın bazı mahalleleri ile Golan sınırındaki Dera bölgesini kontrol ediyor.

Eş-Şâra güç dengesinde üstünlüğünü kaybetmemek için 11 Aralık’ta bu grup yönetimi ile toplantı yaptı. Ahmed el-Avde (Ebu Hamza) ve yardımcıları Ali El-Sabah el-Mikdad (Ali Baş) ve Mueyyed el-Akra (Beni Hayyan) Güney Operasyon Odası’na bağlı. Golan Tepeleri sınırındaki Nevâ kentini kontrol ediyor. Eş-Şâra “Şam’ın Fatihi” olarak görülse de bu başarıda Güney Operasyon Birimi’nin de payı büyük. Bu sebeple bu güçlerle iyi geçinmeye çalışıyor. El-Avde’nin Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından desteklendiği, sınır ticaretinden pay aldığı iddiaları gündemde. En önemli finansörü Kayınbiraderi Halid el-Mahamid BAE’de yaşayan bir iş insanı.
El-Avde HTŞ’nin mesafeli durduğu Râtib Nablusi ve Üsame er-Rıfai gibi alimleri ziyaret ederek korumalığını da sağlıyor. Böylece Şam içerisinde İdlib’den gelen değil bölgenin yerlisi olma avantajını kullanıyor. Nasib’i kontrol eden İmad Ebu Zreyk 20 Aralık toplantısına katıldı. O d el-Avde gibi 2018’de Rusya ile anlaşıp rejim saflarına geçmiş, rejim zayıflayınca da tekrar taraf değiştirmişti. Bu süreçte Nasib sınır kapısından kaçakçılık yaptı. Rejimin Dera komutanı Louis el-Ali’yi Ürdün’e kaçırdığı iddia ediliyor. 20 Aralık toplantısına katılan bir diğer isim de muhalifken 2018’de Louis el-Ali’nin komutası altına giren Dera’dan Ebu Mander el-Dahani, Ebu Hasan Masalmeh ve Ebu Şerif Muhammed. Asvad milisleri lideri Ebu Ömer el-Zağlul ise Ürdün’den yeni dönmüş bir komutan. BAE ve Ürdün istihbaratıyla bağlantılı olduğu iddialar arasında.
Enes el-Salkhdi (el-Za’im) el-Nuayme kasabasından. “Güney Operasyon Odası”nın kıdemli komutanı. 20 Aralık’taki toplantıya katıldı. 6 Aralık’ta, Güney Suriye’deki Sünni milislerin başkent Şam’a doğru ilerleme ve rejimi devirme niyetlerini duyurdu. Diğer kaynaklara göre, “Şam’ın Fethi Harekât Odası” örgütünün komutanı oldu (görünüşe göre süreç ilerledikçe gerçekleşti). Başkente giren ve ana mekânlarını ele geçiren ilk kişi oydu. Sednaya Hapishanesi’nin ele geçirilmesi üzerine, orada tutuklu yakınlarını bulup serbest bırakma çabasıyla hapishaneye yapılan kitlesel saldırıyı düzene sokmaya çalışırken görüldü. Suriye televizyonunda verdiği bir röportajda, Suriye’deki tüm kesimler ile etnik ve dinî gruplar arasında ortak ve değerli bir gelecek için birlik çağrısında bulundu. Ülkede istikrarı yeniden sağlamak için mevcut hükümet kurumlarının desteklenmesi gerektiğini belirtti. Eş-Şâra, Ürdün-BAE bağlantılı bu gruplarla iyi geçinmeye çalışıyor, çünkü aksi, güneyde kontrolü kaybetmesi demek. Bu gruplar ayrıca Dera/Houran bölgesidneki yerel aşiretler tarafından da destekleniyor. Dolaysısıyla HTŞ’nin Güney Operasyon Odası ile çatışması demek Şam’daki hâkimiyetini de kaybetmesi anlamına geliyor. Güney Operasyon Odası Sözcüsü Albay Nesim Ebu Arra HTŞ’nin silahları teslim etme çağrısına olumsuz cevap verdi.
Bu milis gruplar geçmişlerindeki sabıkalar ve taraf değiştirmeleri sebebiyle Suriye kamuoyunda olumsuz bir imaja sahip olsalar da Şam’ın düşmesindeki payları büyük. Ayrıca HTŞ’nin gücünü dengelemeleri açısından da önemli bir askeri güç durumundalar.

Suriye’deki egemenlik alanları
Müttefik güçler: SMO (Açık Sarı), HTŞ Geçiş Yönetimi (Kahverengi), Güney Operasyon Odası (Sarı), Görece HTŞ egemenliğindeki insansız bölgeler (Kahverengi çizgili).
Müttefik güçler: PYD (Mor), ABD Tanaf Üssü (Açık Mavi), İsrail Golan işgali (Mavi).
5. İsrail- Batı Cephesinin Baskı Riski
Eş-Şâra’nın güvence arayışının altında Batılı devletlerin HTŞ yönetimine olan güvensizliği yatıyor. Batı açıkça HTŞ’nin geçmişine ve İslamcı, ideolojik kimliğine işaret ederek yeni yönetimin laik ve seküler olması gerektiğini vurguluyor. AB’nin ikilemi ise göç sorunu ile nasıl başa çıkacağı meselesi. Avrupa devletleri göç yükünün hafiflemesini ve kendilerine yönelen terör tehdidinin en azından Suriye ayağını bitirmek istiyorlarsa Suriye’de istikrarın sağlanması için çaba göstermeliler. Bu da mevcut yönetimi esnetmek için ona güvenceler sağlamakla mümkün. Konuyu sadece azınlık haklarına ve sekülerizme indirgemek geçiş sürecini sabote etmek anlamına gelebilir. Demokratik çoğulcu bir sistemin inşası için HTŞ’ye alan açmak ve elini rahatlamak, bunun karşılığında da statüsünü güvenceye almak gerekiyor.
İkinci husus ise İsrail. Gazze’de toprak ve nüfuz kazanımı elde eden Netanyahu hükümeti, iç siyasetindeki ordu-siyaset geriliminde elini güçlendirmiş durumda. 7 Ekim’den bu yana Lübnan’da Hizbullah’ın beyin kadrosunu imha etmeyi başaran İsrail, örgütü Litani Nehri’nin ötesine çekilmeye zorladı. Askeri ve siyasi üstünlüğü elinde tutan taraf olarak İsrail Suriye’de yaşanan iktidar değişimini endişe ile izledi. Şam rejimini İslamcı bir Suriye’ye tercih eden İsrail, yeni yönetim kullanamasın diye ülkenin askerî altyapısını hedef aldı. Bunun yanında Golan Tepelerindeki tampon bölge ile Dürzilerin çoğunlukta olduğu stratejik eş-Şeyh (Hermon) Dağı’nı ele geçirdi. Dağ eteklerindeki beş Dürzi köyü de İsrail güçlerini köylerine davet ettiler. İsrail Suriye içlerinde ilerlemek yerine mevziinde durdu. Dera kırsalında halk direnişiyle karşılaşan İsrail güçleri geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bu açıdan birçok cephede savaşan İsrail ordusunun Suriye içlerine girmesi her iki taraf açısında kanlı çatışmalar demek. Ayrıca böyle bir karşılaşma dünyadaki İsrail karşıtı İslamcı savaşçıların bölgeye akın etmesine de neden olacaktır. İsrail bu sebeplerle yeni bir çatışma cephesi açmaktan kaçınıyor. Önünde Gazze ve Lübnan’daki kayıplar ve gerileme tablosu olan Eş-Şâra, kendi güç kapasitesinin herhangi bir İsrail saldırısı karşısında yetersiz kalacağının da farkında. O yüzden slogan atmak yerine diplomasiyi tercih etti ki bunda da başarılı olmuş gibi. Aksi durumda bugünkü güç dengesinde Şam Kalesi’nde İsrail bayrağını görmek dahi mümkün. Bu gerçekliğin farkında olan yeni Şam yönetimi mesajlarını ona göre veriyor.
Sonuç
Sonuç itibarıyla Suriye’de 15 Mart 2011’de başlayıp 2016’da bastırılan halk devrimi 2024’ün sonunda rejimin içine çökmesiyle yeniden gün yüzüne çıktı. Sürdürülebilir olmayan, zoraki desteklerle ayakta kalan Esed rejiminin dış konjonktürün değişimiyle ve iç dengelerinin bitişiyle birlikte çöküşü, hem mülteci durumuna düşürülen muhalif kitlelerde hem de Şam rejimi kontrolünde yaşayan kitlelerde geniş bir sevinç dalgası oluşturdu. Bu dalganın üzerinde Şam’a taşınan HTŞ iktidarı da İdlib’de edindiği tecrübe sayesinde süreci mümkün olduğunca intikamsız, kansız ve itidalli yürütüyor. Ancak bu itidal hassas dengeler üzerine kurulu. Daha önce İran ve özellikle de Rusya ile beraber çalışmış milis grupların güneyde olanları yeni yönetim saflarına aktarılmışken; Lazkiye, Hama-Humus kırsalında olanları yeni süreci sabote etme peşinde. HTŞ’nin önümüzdeki a aylık süreçte ivedilikle düzenli orduyu tesis etmesi ve bu milis grupların en azından büyük kısmını bu ordu içinde eritmesi, yeni sürece direnenleri de etkisiz hale getirmesi gerekiyor. Bu açıdan Şam geçici yönetimi Türkiye’den yardım alacağa benziyor.
Denklemde birçok etken var: Türkiye ve dolayısıyla SMO ile ilişkiler, Nusayrilere ve Hristiyanlara yönelik kapsayıcı, kuşatıcı politikalar, Dürziler ve PYD ile müzakereler, yeni ABD yönetimi, Birleşik Krallık ve AB ülkeleriyle kurulacak diplomatik ilişkiler, Arap dünyası ve Rusya ile yeni dengelerin oluşturulması, İsrail saldırganlığının durdurulmasına yönelik atılacak adımlar…
Dahası, 8 Aralık Devrimi ile Lübnan siyasetinde Esed rejiminin ağırlığı ortadan kalkmış, Irak siyasetindeki etkileri de buharlaşmış oldu. Yeni Suriye’de kurulacak sistemin kimlik ve kota siyasetine mahkûm olmuş her iki ülkeye de olumlu etkileri olacaktır.
__
¹https://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/4485876-suriye%E2%80%99de-alevi-nusayri-hareketlili%C4%9Finin-sebepleri-neler