Suudi Arabistan Ziyareti Üzerine Notlar

Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilerde olduğu gibi, Suudi Arabistan’la yaşanan uzlaşı da her şeyden önce Ortadoğu genelinde bir rahatlama ortamı oluşturacak. Bölgenin iki önemli gücünün yaşadığı gergin süreç, diğer ülkelerin de daha esnek politikalara ve taraflar arasında bir seçim yapmaksızın manevra alanına sahip olmalarına engel oluyordu. Sadece Körfez monarşileri için değil, Pakistan, Sudan, Mısır ve Ürdün gibi Suudi Arabistan’la yakın çalışan ülkeler için de bu önemli bir adım.

Geçtiğimiz Kasım ayından bu yana, Türkiye’nin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’la adım adım ilerleyen uzlaşı sürecini takip ediyoruz. Özellikle BAE’nin üst düzeyde Ankara’da ağırlanması ve sonrasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sıcak temaslarda bulunduğu Abu Dabi ve Dubai gezisi, Körfez monarşileri ile yoğun bir ilişkileri tazeleme süreci başlattı.

 

Geçtiğimiz haftanın sonunda Cumhurbaşkanı Erdoğan, beraberindeki geniş heyetle ve üst düzey isimlerle beraber Suudi Arabistan’a ziyarette bulundu. Ziyaretin müşterek çıkarları ve öncelikleri tazelemek için önemli bir vesile olduğunu söyleyen Erdoğan, “Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerini tüm boyutlarıyla gözden geçireceklerini” ifade etti. Erdoğan’ın bu söylemi ilişkilerin yeni döneminde sağlık, enerji, gıda güvenliği, tarım teknolojileri, savunma sanayii ve finans gibi pek çok alanda süregelen iş birliklerinin çeşitlendirilmesi ve güçlendirilmesi anlamına geldiği gibi, iki devlet arasında yaşanan derin siyasi sorunlara başka yöntemlerle yaklaşma çabasını olarak da yorumlanabilir.

 

Sorunların Başlangıcı

 

Öncelikle Suudi Arabistan’la ilişkilerin ne zaman ve nasıl sorunlu bir duruma evirildiğine değinebiliriz. Esasen iki devletin 2011’den bu yana bölgede Arap Baharı’yla başlayan yeni süreçte belli noktalarda ortak tutumları olsa da değişime ve dönüşüme verdikleri reaksiyonlarla iki farklı uca savruldular. Türkiye, Katar’a yakın bir tutumla değişimi belli çizgiler içinde desteklerken, Suudi Arabistan’ın politikası ‘gerekmedikçe aynı kalmak ve statükoyu korumak’ olarak ilerledi. O nedenle, Suudi Arabistan, Suriye gibi sıcak çatışmanın ve insan hakları ihlallerinin göz önünde olduğu coğrafyalarda Türkiye ile iş birliği yapsa da Mısır, Libya ve Irak üzerinden fikir ayrıkları ön plana çıktı.

 

Halihazırda Türkiye’nin, Suudi Arabistan tarafından terör örgütü ilan edilen Müslüman Kardeşler’i onaylaması ve demokrasi yanlısı muhalifleri bölgede desteklemesi temel bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Fakat asıl yol ayrımı, 2018’de Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul konsolosluğunda suikasta uğramasıyla oldu. Türkiye uluslararası kamuoyunda, suikastı düzenleyen ve organize eden siyasi aklın Suudi Arabistan’da Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın da içinde olduğu bir grup siyasi elit olduğunu savundu. Bu tutum, eski ABD başkanı Donald Trump’ın görevden ayrılmasıyla bölgesel olarak zor bir sürece giren veliaht prensin, küresel ve yerel meşruiyetini, dolayısıyla gücünü sorgulattı.

 

Riyad açık bir şekilde eğer Kaşıkçı davasında bir uzlaşı olmazsa, ilişiklerin yumuşamayacağını söyledi ve geçtiğimiz haftalarda Türkiye’de devam eden dava Suudi Arabistan makamlarına havale edildi. Bu sayede, Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinin arka planı artık Suudi Arabistan makamlarına bırakıldı ve bu hak arayışı sona erdi. İlişkiler nasıl siyasi yakınlaşmalar yahut hamleler doğurur sorusu aslında ziyaretten önce, Kaşıkçı davasının Krallığa devri ile ilk cevabını aldı: Muhammed bin Selman’ı uluslararası kamuoyunda zor durumda bırakacak bir durum kısmen askıya alındı.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyaretinden önce İstanbul Havalimanı’nda yaptığı açıklamadaki, “Körfez bölgesindeki kardeşlerimizin istikrarına ve güvenliğine, kendi istikrar ve güvenliğimiz kadar önem verdiğimizi her vesileyle ifade ediyoruz” vurgusu, hem Krallığın iç politikada meşruiyetine saygıyı hem de Suudi Arabistan’ı Yemen’deki zor duruma ve temelde Husilere karşı destekleme mesajı olarak yorumlanabilir. Erdoğan sözlerinin devamında Suudi Arabistan topraklarına Yemen’den yapılan saldırıları kınadı ve “Gitgide karmaşıklaşan bölgesel tehditlere karşı” ancak “diyalog ve iş birliğiyle” mücadele verilebileceğini söyledi. Dolayısıyla ziyaretin siyasi elitler nezdinde, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin ilişkilerinin de üzerinde bir nedenle, ‘bölgesel tehditlere’ karşı bir ortak çaba olarak araçsallaştırıldığını söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle, Suudi Arabistan ve Türkiye bölge için bir araya gelmeli vurgusu, sanki iki devletin çatıştığı noktaların bu merhalede öne çıkmadığı ve belki ele alınmayacağı şeklinde de yorumlanabilir.

 

Ortadoğu Genelinde Bir Rahatlama

 

 

Buna ek olarak, tıpkı BAE ile ilişkilerde olduğu gibi, Suudi Arabistan’la yaşanan uzlaşı da her şeyden önce Ortadoğu genelinde bir rahatlama ortamı oluşturacak. Bölgenin iki önemli gücünün yaşadığı gergin süreç, diğer ülkelerin de daha esnek politikalara ve taraflar arasında bir seçim yapmaksızın manevra alanına sahip olmalarına engel oluyordu. Sadece Körfez monarşileri için değil, Pakistan, Sudan, Mısır ve Ürdün gibi Suudi Arabistan’la yakın çalışan ülkeler için de bu önemli bir adım.

 

Gezinin diğer bir önemli unsuru, BAE ziyaretinde de gördüğümüz gibi, Türkiye’den giden heyetin, Körfez’deki diplomatik kültüre uygun olarak en yüksek ve saygın biçimde ağırlanmasıydı. Uzun toplantılar ve umre ziyareti dahil Cumhurbaşkanı Erdoğan ve heyetinin ağırlanışı, ibadetleri esnasında halkla ilişkileri olumlu bir tutumun göstergesi oldu.

 

Bu resmi ziyaretin sonucu olarak, Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye ziyaret kısıtlamalarını kaldırması, ekonomik ilişkilerin hız kazanması ve savunma sanayiinde iş birliğinin artması mümkün. Örneğin, son dört yılda evlenen Suud ve Türk vatandaşları evliliklerini bile resmen onaylatamamışlardı. Siyasi tansiyon, iki ülkede yaşayan ve çalışan vatandaşları olumsuz etkilediği için sadece ekonomik ilişkiler bağlamında değil ama genel olarak olumlu bir toplumsal tutum oluşturacağı kesin.

 

Bölgesel politikalara bakıldığında ise, Erdoğan’ın Husi saldırılarına vurgu yapması, Suudi Arabistan’ın hem iç politikasında hem bölgesel ilişkilerinde zor durumda kaldığı Yemen savaşında söylemsel bile olsa Türkiye’den destek alması anlamına gelebilir.

 

Diğer bir husus ise Türkiye’nin İran’ın bölgedeki politikalarını dengelemek adına önemli bir rolü olması ve yakın tarih boyunca Körfez monarşileri ile bu noktada Irak ve Suriye’de ortak adımlar atmaları. Benzer şekilde Suudi Arabistan’la iyiye giden ilişkiler Türkiye’yi tekrar İran’ı dengeleme ve arabulucu olma konumuna taşıyabilir.

 

Suriye ise ikili ilişkilerin bölgesel bir iş birliğine evirilmesi noktasında en hassas çatışma bölgesi. Önümüzdeki süreçte, BAE ve Umman’ın Suriye rejimi ile normalleşmeye başlamasına ve bölgedeki genel savaş yorgunluğuna karşın, İran’a karşı ‘Sünni’ politikaları temsil eden Suudi Arabistan ve Türkiye gibi iki önemli gücün Esed rejimine karşı tutumu, savaşın gidişatı noktasında belirleyici olacaktır. Bunlara ek olarak, ABD’nin Joe Biden yönetiminde Ortadoğu’da pasif bir politika izlemesi, iki devleti hatta BAE, Mısır ve Katar’ı sadece Suriye’de değil pek çok çatışma alanında ortak tutumlara sevk edebilir.

 

Zorunlu İş Birlikleri

 

Erdoğan’ın ziyareti basında yeni bir dönem olarak tanımlansa da ilişkilerin temelinde bekleyen dinamitlerin halen geçerli olduğunu ama tıpkı BAE ile olan süreçte söz konusu olduğu gibi, iş birliğinin mümkün olduğu alanların ön plana çıkarılarak, diğer unsurların şimdilik dondurulduğunu söyleyebiliriz. Bunda hem iki devletin iç politikalarının hassas süreçlerden geçmesi hem de tansiyonun tırmanabileceği son noktada olması etkili. Türkiye’nin Müslüman Kardeşler söyleminin vurgusunun azalması da bir etken, fakat asıl olarak bölge genelinde zorunlu iş birlikleri önümüzdeki yılların belirleyici özellikleri olacak. Özellikle Ukrayna’nın işgalinin küresel etkileri ve BAE-Suudi Arabistan’ın Rusya yanlısı tutumları, henüz sonuçlarına vakıf olmadığımız, fakat Körfez monarşilerinin hem ABD ile hem diğer bölgesel güçlerle ilişkilerini belirleyen bir diğer unsur. Özetlemek gerekirse, ziyaretin olumlu yönleri iki ülkenin iç politikası ve bölgesel durumlarıyla ne kadar ilgiliyse, dünyanın içinde olduğu bu zor süreçle ve Ortadoğu için zayıf olarak yorumlanan ABD politikalarıyla da bir o kadar ilgili.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.