Yeni Küresel Düzeni Biçimlendirme Savaşı

Pandeminin etkisi, Ukrayna savaşı, etkileri giderek daha fazla hissedilen iklim krizi ile enerji, gıda tedariki ve enflasyon şoklarını da kapsayan geçim sıkıntısı, önümüzdeki 10 yıllarda dünyanın nasıl işleyeceğinin (ve dünyayı kimin yöneteceğinin) acilen yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılıyor.

yeni küresel düzen

21’inci yüzyılın hızla gelişen yeni dünya düzenini yönetme yarışında ilk sırayı kapma rekabeti kızışıyor. ABD Başkanı Joe Biden, Narendra Modi yönetimindeki Hindistan’la stratejik bir ortaklık kurma arayışında. AB de Çinli ve Rus yağmacıların önünü kesmeye yönelik ekonomi güvenliği stratejisini açıkladı. Xi Jinping Pekin’de, Amerika’nın üst düzey diplomatına kazananın kim olduğunu gösterdi: Çin. 

 

Tüm bunlar olup biterken küresel Kuzey ve Güney’in liderleri Paris’te yeni bir başlangıç yapmayı planladılar. Amaç, geçtiğimiz yıl COP27’de, desteğe ihtiyaç duyan ülkelerin iklim kriziyle ve iklim kriziyle bağlantılı yoksulluk, eşitsizlik ve borçla mücadelesini desteklemek için sağlanacağı taahhüdünde bulunulan milyarlarca dolarlık fonun yerine ulaştırılmasıydı. Yoksul ülkeler başarısız olduğunu düşündükleri küresel kurumsal yapıda radikal bir reform istiyorlar.

 

Peki bu neyin telaşı? Görünen o ki son zamanlardaki krizler, ülkelerin bir şeylerin eskiden olduğu gibi sürmeyeceğine ikna olmasını sağlıyor. Pandeminin etkisi, Ukrayna savaşı, etkileri giderek daha fazla hissedilen iklim krizi ile enerji, gıda tedariki ve enflasyon şoklarını da kapsayan geçim sıkıntısı, önümüzdeki on yıllarda dünyanın nasıl işleyeceğinin (ve dünyayı kimin yöneteceğinin) acilen yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılıyor. 

 

Faşizmin yenilgiye uğratıldığı 1945’tekinden ya da Sovyet İmparatorluğu’nun çöktüğü 1991’dekinden pek farklı olmayan ender sismik dönüşüm anlarından biri gelmiş olabilir. Batı’nın neoliberal modeline, Ronald Reagan ve Margaret Thatcher ile ilişkilendirilen kontrolsüz, serbest piyasa kapitalizmine inanç sarsılıyor. Devlet destekleri ve müdahalesi yeniden revaçta. Küreselleşme inzivada. Şimdiye kadar seslerini duyuramamış olanlar artık işitilmek istiyorlar.

 

Birleşmiş Milletler’e (BM) ve uluslararası kurallara dayanan düzene saygı hissedilir derecede zayıflıyor. Güvenlik Konseyi çıkmaza girdi ve önemini kaybetmek üzere. IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün temsil ettiği düzenleyici küresel yapılar, gelişmekte olan ülkeler nazarında amacını yerine getirmiyor. BM’nin yönlendirdiği barış gücü ve çatışma çözümü işe yarıyor görünmüyor. 

 

Amerikan Yaklaşımı

 

Bu değişken ideolojik ve yapısal ortamın uzun vadeli jeopolitik ve güvenlik etkileri devasa boyutlarda ve istikrarsızlaştırıcıdır. Biden ve ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan tarafından şekillendirilen Amerikan yaklaşımı, dış politikanın Amerika “orta sınıfının” iç ekonomik çıkarlarına hizmet etmesini sağlayarak ABD’nin yumuşak olduğu varsayılan küresel liderliğini sürdürmektir.

 

Bu, örneğin, Amerikan işlerinin ve yatırımlarının düşük ücretli, daha düşük vergili ekonomilere “ihracı” ile sonuçlanan serbest ticaret anlaşmalarının artık yapılmaması ve Amerika’nın hedeflerine engel olan ülkelere yönelik yaptırımların olmaması anlamına gelir. Dizginlenemeyen Avrupa sağcı popülizmi gibi, Donald Trump’ın 2016’daki yükselişi, çalışanların gelirlerinde, güvencelerinde ve yaşam fırsatlarında bir gerileme olduğu algısından beslendi. Biden bunu tersine çevirmeye çalışıyor.

 

Beyaz Saray ve Hindistan başbakanının bir süre önceki buluşması da bu amaca hizmet ediyordu. Biden, Modi’ye savunma ve teknoloji alanında anlaşmalar teklif etti ve iltifatlarda bulundu. Bu, ABD’nin Hindistan’ın insan hakları ve medya özgürlüğü ihlalleriyle tanınan Hindu milliyetçisi liderine karşı birdenbire içten bir yakınlık hissetmiş olmasından kaynaklanmıyor. 

 

Tekliflerin nedeni, Biden’ın Çin’i ekonomik ve askeri anlamda kontrol altına almak ve Amerika’nın üstünlüğünü sürdürmek için Modi’nin yardımını istemesiydi. Anlaşılan, dünyayı yönetme yarışında olmanın bedeli bu.

 

Çin Yaklaşımı

 

Bir diğer seri hak ihlalcisi Xi’nin kendine mahsus bir 21’inci yüzyıl dünya düzeni tasavvuru var. Haliyle Xi de bu düzenin en tepesinde yer alıyor. Küreselleşmenin kazananı Çin olmuştu. Artık ekonomisi tökezliyor. Tipik özelliklerini Tayvan’a yönelik savaş tehditleri ve saldırgan borç diplomasisinin oluşturduğu uluslararası duruşu geri tepiyor. Fiili olarak yaşamı boyunca başkan kalmayı kısa süre önce garantilemiş olan Xi ise daha inatçı ve kararlı.

 

Xi’nin dünya düzeni diğer ülkelerin iç meselelerine karışmamaya (bir ülkede demokrasi olmamasının ya da ülkenin vatandaşlarına baskı uygulamasının, söz konusu ülkeden başkasını ilgilendirmediği anlamında) dayanıyor. Aslında bu bir zorbalık beyanı ve haliyle Batı’dan da nefret ediyor. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın geçtiğimiz haftalarda Pekin’e ziyarette bulunmaktan rahatsız olmasına şaşmamalı. Blinken, Xi ile bir görüşme gerçekleştirmiş olsa da Çin lideri Blinken’ın yakınında oturmayıp onunla uzaktan, yüksek sesle konuşmayı tercih etti. Bu ziyaret amacına ulaşmadı (ideolojik uçurumu vurguladı). Ayrıca Biden ani bir dürüstlük patlamasıyla Xi’ye diktatör diyerek gaf da yaptı.

 

Pekin’in dünyayı kendi otoriterliğine göre yeniden şekillendirme çabaları, AB’nin bugüne kadarki ilk ekonomik güvenlik stratejisini açıklamaya yardımcı oluyor. Bu strateji, hassas teknoloji ve askeri ihracat, dış kaynak kullanımı ve iç yatırımlar üzerinde yeni denetimler getiriyor. Avrupa’nın Rusya’nın enerji ablukası ile ortaya çıkan bağımlılıklarını azaltırken, giderek kanunsuzlaşan bir dünyada özerklik ve esneklik inşa etmeye yönelik büyük bir girişimin bir parçası. Stratejinin asıl hedefiyse Çin.

 

21’inci yüzyıl, 20’nci yüzyılın ikinci yarısında olduğu gibi kaçınılmaz biçimde iki kutuplu olmak zorunda mı? Gerçek anlamda çok kutuplu bir dünya daha güvenli, daha adil ve daha faydalı olma potansiyeline sahip olabilirdi. Ancak bu, Amerikan ve Çin başkanlarının Kuzey İrlanda bağlamı dışında aşina olmadıkları bir kavramı, yani güç paylaşımını gerektiriyor.

 

Değişen Dinamikler

Fakat dinamikler değişiyor. Brezilya, Nijerya, Endonezya, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi orta ölçekli ülkeler küresel meselelerde daha fazla söz sahibi olmayı talep ediyor ve bazılarının bunu sağlayacak gücü var. Daha zayıf ülkeler de iklim, yoksulluk, çatışma ve göç gibi meselelere ilişkin olarak seslerini duyurmaya çalışıyor. Zamanın tükenmekte olduğunu söylüyorlar ve haklılar.

 

Bu ülkeler Barbados Başbakanı Mia Mottley ile etkileyici bir savunucu buldular. Mottley, iklim sorunlarına ve küresel kalkınmaya ilişkin, zenginliğin daha yoksul ülkelere tarihi bir yeniden dağıtımını içeren dönüşümcü bir yaklaşımı destekliyor. Bu eski usullerden büyük bir kopuş demek. Zaten eski yöntemler de fena halde çökmüş durumda.

 

Nihayetinde ne tür bir yeni küresel düzen ortaya çıkacak? Gezegen yanarken, buzullar erirken ve yürürlükteki kurallar göz ardı edilirken, eski büyük güç oyunlarının sürdürülemez olduğu aşikâr. 21’inci yüzyılda zenginleşmek bir yana, dünyanın ayakta kalabilmesi için milliyetçi, sıfır toplamlı çekişmeleri ve güç bloklarını daha adil, gerçek anlamda çok kutuplu bir düzenle değiştirmek gerekiyor.

 

Kısacası, siyasi liderlerin değişim için cesarete ihtiyacı var. Bu pek ihtimal dahilinde değilmiş gibi gelebilir. Ama derler ya, çabalarsanız her şey mümkün.

 

Bu yazı 28 Mart 2020 tarihinde The Guardian sitesinde yayımlanmış olup, Evrim Yaban Güçtürk tarafından Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.