Kurumların Çöküşü mü Siyasetin Tükenişi mi?
Hukuk, siyasal mücadelenin sonlanıp somutlaştığı yerdir. Her hukuksal düzenin arkasında onun güvencesi olan ve üzerinde uzlaşı sağlanmış kurucu bir irade vardır. Hukuksal hiyerarşi ya da hukuk şematiği bu denli bir tartışmanın nesnesi hâline geliyorsa, o halde sorun hukuksal ya da mevcut kurumların yozlaşması değil, bütünüyle siyasaldır.
Türkiye’de görünür kamuoyu bir süredir Anayasa Mahkemesi (AYM) ile Yargıtay arasında yaşanan gelişmeleri adlandırma peşinde…
“Görünür kamuoyu” diyorum, çünkü iki yüksek yargı organı arasındaki çekişmeyi toplumun ekseriyetinin sahiplendiğini söylemek zor.
Aslında kurumlar arasında yaşanan çekişmenin kaynağında bir yozlaşma ya da çürümeden ziyade yurttaşlık olgusunun uğradığı ağır tahribat ve siyasetin tükenişi yer alıyor.
AYM ve Yargıtay Arasındaki Çekişmenin Tanımları
AYM’nin TİP Milletvekili Can Atalay için “hak ihlali” kararı vermesinin ardından Yargıtay’ın 3. Ceza Dairesi mahkeme üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu.
Son olarak Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) çağrısıyla toplanan avukatlar, kararı “yargı darbesinden öte bir devlet krizi” olarak tanımladı.
AYM’nin görevini yapamaz hale getirildiğine vurgu yapan İYİ Parti lideri Meral Akşener de benzer bir açıklamada bulundu: “Dolayısıyla son durum aslında bir ‘anayasa/devlet’ krizi niteliğindedir”.
CHP’nin yeni genel başkanı Özgür Özel ise suç duyurusunun “bir darbe girişimi” olduğunun altını çizdi.
Kısacası gerek kurumsal gerek toplumsal muhalefetten gelen çağrılar, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin girişimini bir “devlet krizi” ve “darbe” anahtar kelimeleriyle ele aldı, diyebiliriz.
Buna ek olarak bu “kriz” ya da “darbe”, kurumların yozlaştığının kanıtı olarak gündeme getiriliyor.
İktidara yakın basın organlarında ise AYM’nin konumu “vesayet” olarak işaretlenirken “Millî Yargı” gibi bir kavramsal inşaya girişildiğine tanık oluyoruz.
“Millî Yargı” kavramının can alıcı noktalarından biri ise şu:
“Yargı idaresinin egemenliği kullanan iradeye bağlı olması, yani yargının idaresinde meşruiyetin bulunmasıdır. Millî egemenliğin tam olarak halk iradesiyle kullanıldığı eksiksiz demokratik sistemlerde yargının idaresi demokratik meşruiyete sahip olmalıdır”.
Demokratik meşruiyet bu bağlamda yargı makamlarının aslî dayanağı olarak kurgulanıyor. Dahası bu dayanak “eksiksiz demokratik sistemin” unsuru olarak işaretleniyor.
Dolayısıyla iki kanat da yaşanan çekişmede siyah ve beyaz görüyor, bu karşıtlık da demokrasi olgusuna bakış üzerinde şekilleniyor.
Jacques Rancière’in uyuşmazlık olarak adlandırabileceği bir durum söz konusu burada:
Sorun, ileri sürülen argümanların ne olduğu ya da açıklığından ziyade argüman olarak öne sürülen şeyle, yani A ve B argümanları arasında ortak bir şeyin varlığı ve yokluğuyla ilgili…
Bu perspektiften konuya yaklaştığımızda iki temel argüman arasında ortak bir temanın, paylaşılan zeminin yokluğunu görüyoruz.
Somutlaştırmak gerekirse, kurumların yozlaştığı şeklindeki eleştirinin yargıyı demokratik meşruiyete dayandıran bakış açısında bir karşılığı yok, tam tersi de geçerli.
Aslında Olan Ne?
Hukuk, siyasal mücadelenin sonlanıp somutlaştığı yerdir. Her hukuksal düzenin arkasında onun güvencesi olan ve üzerinde uzlaşı sağlanmış kurucu bir irade vardır.
Hukuksal hiyerarşi ya da hukuk şematiği bu denli bir tartışmanın nesnesi hâline geliyorsa, o halde sorun hukuksal ya da mevcut kurumların yozlaşması değil, bütünüyle siyasaldır.
Dolayısıyla, eğer hukuk siyasal mücadelenin konusu kılınıyorsa soruna hukuksal perdeden yaklaşmanın son kertede bir karşılığı yoktur.
Açık ve net konuşmakta ve birtakım açıklamaları hatırlamakta fayda var:
Cumhurbaşkanı Erdoğan, muhalif kamuoyu açısından en zayıf olduğu dönemde bile seçimi kazanma başarısını gösterdi.
Millet İttifakı’nın ana argümanı da 14 Mayıs seçimlerinin “Başkanlık Sistemi”nin tartışılacağı son seçim olduğuydu. Parlamenter sistemin “güçlü bir şekilde” restorasyonunu hedefleyen muhalefet bloku buna rağmen uzun iktidarının en kırılgan dönemindeki rakibini alt edemedi, bu yönde stratejiler geliştirmekte, rakibinin zayıflığına güvenen “zaten kazanacağız” fantezisiyle olağanüstü bir becerisizlik sergiledi.
Sonuç olarak iktidar kanadı da bu sonucu, Başkanlık Sistemi’nin milletin onayını da aldığı şeklinde okudu ve kurumları yeniden organize etme konusunda, kendi kavramsal seti çerçevesinde harekete geçti.
Bakarsanız, “Millî Yargı” gibi bir tanımın öne sürülebilmesinin ardındaki psikoloji de budur.
Muhalif kesimin, AYM-Yargıtay arasındaki “uyuşmazlığa” verdiği yanıt bu sebeple, siyasal psikoloji açısından ikna edicilikten yoksun…
Kaldı ki bu yönde etkin bir kamuoyu oluşturma hususunda yaşanan başarısızlık, muhalif siyasi parti liderlerinin söylemsel ezber olmaktan öteye gidemeyen çıkışları bu yoksunluğun kanıtlarıdır.
“Darbe”, “Kriz” Söyleminin Sorunları
Darbe ve kriz tanımları, kurumsal muhalefetin yitip gitmiş ya da yitip gitmekte olan neden-sonuç ilişkileri içerisinden konuştuğunu gösteriyor.
14-28 Mayıs yenilgisinin sonuçlarıyla yüzleşememenin yol açtığı bir hatanın ötesinde bu sıkışma, muhalefetin siyasal zayıflığını da gözler önüne seriyor.
Bir kere yıllardır “kriz, darbe” gibi söylemlerin rakibini güçlendirmekten öte bir etki yaratmadığını görmüyorlar ya da görmek istemiyorlar.
Bu bakımdan, rakibinin oyun sahasından çıkamayan, olaylara her daim figüran olarak katıldığını ispatlayan söylemlerle tepki göstermekten öteye geçemeyen bir muhalefet performansının hem kanıtı hem de sonucu bu “çekişme”…
Kurumsal Yozlaşma mı?
Bir yerde kurumsal yozlaşmadan ya da bir kurumun işe yaramadığından söz ediliyorsa, orada Friedrich Nietzsche’nin deyimiyle o kurumları var eden içgüdülerin yozlaşmasından bahsediyoruz demektir.
Kaldı ki yargıya “demokratik meşruiyet” aramak da böylesi bir içgüdüsel zayıflığın göstergesidir.
Nitekim demokratik iradenin tecellisi yürütme gücünün tesisi ile ilgili bir konudur. Yargı gibi denetim mekanizmalarına demokratizmi sıkıştırmaya çalıştığınızda ona özgü örgütsel yapıyı heder etmeyi göze almışsınız demektir.
AYM, 1961 Anayasası’nın kurguladığı bir denetleme organıdır. Başka bir ifadeyle, yukarıda değindiğim üzere, o dönem ortaya çıkan bir kurucu iradenin ihtiyaç duyduğu bir kurumdur.
AYM’nin böylesi bir tartışmanın konusu hâline gelmesi bu çerçevede tek şeyi gösterir: Başkanlık Sistemi’nin inşası sürüyor, keza 14 Mayıs seçimleri de bu inşanın toplumsal onayı olarak görülmekte…
Dolayısıyla siyasal irade, yeniden organize etme kararı verdiğinde ya da bu yönde fiili bir durum yaratmak istediğinde muhalefet, darbe ve kriz terimlerinin havada uçuştuğu yozlaşma naraları atmak yerine çeyrek asırdır süren başarısızlığına odaklanmalıdır.
Aksi takdirde söyledikleri her şey Jacques Ellul’un dediği gibi sözü değersizleştirmekten başka şeye yaramayan “hiçbir şey söylemeksizin konuşma”nın kanıtlarından ibaret olacaktır.
ADEM YILMAZ