Niceliğin Egemenliğinde Bir Fabrika Olarak Akademi

Geldiğimiz nokta bir temenni ya da şikâyet değil, çıplak bir tespittir: Entelektüel ilgi üniversiteyi terk etmiştir. Ancak bu bir yok oluş değil, zayıflasa da bir mecra değişimidir. Üniversite içinde kaybettiğimiz entelektüalizm münzevi hayatlarda, unvan ve indekslerin önemsenmediği; meselelerin sadece mesele olarak ele alındığı açık ve samimi muhabbetlerde ve bilgiyi bir sermaye birikimi olarak değil, bir var oluş davası olarak sırtlanan bağımsız birlikteliklerde hayat bulmaktadır.

akademi

Sosyal düşünce yazın dünyasında içinde bulunduğumuz çağı adlandırmak için birçok girişim söz konusu oldu: Enformasyon çağı, post-fordist toplum, post-truth çağı, yorgunluk toplumu, gözetim toplumu, bilgi toplumu, post-modernite, radikalleşen modernlik, geç-modernite, risk toplumu, küreselleşme, küresel köy, neoliberalizm ve daha nicesi. Nasıl adlandırdığımız şüphesiz nerede pozisyon aldığımız, insanı ve alemini nasıl anladığımızla ilişkilidir. Belirgin olan bir şey var ki içinde bulunduğumuz çağda, geçtiğimiz iki yüzyıla kıyasla adlandırmalar daha karamsar, korku dolu ve eleştirel. Oysa teknoloji bizlere daha büyüleyici ürünler sunuyor ve iletişim-ulaşım araçları zamanın sınırlarını zorlayan bir ivmeyle hızlanıyor. 19. yüzyılda bir mektubun adresine ulaşması günler, haftalar ve hatta aylar sürerken; 20. yüzyılda telgraf, telefon ve faks ile mesajlarımız ve sesimiz hızla kilometreleri aştı. Günümüzde ise her an ulaşılabilir ve çevrimiçiyiz. Belki de bu çağı çevrimiçi toplum diye adlandırabiliriz. Trenler hızlanıyor, tekstil ürünlerine ulaşım kolaylaşıyor ve bir mobil uygulamayla akşam yemeğimizi ya da market alışverişimizi kapımızda bulabiliyoruz. Ne kadar büyüleyici!

Üniversitelerde de büyülü bir dönüşüm yaşandı. Yakın zamana kadar bir araştırmacı akademik bir veri ya da bulgu için ciddi zaman harcarken artık daha kısa zamanlarda daha kapsamlı verilere erişilebiliyor ve daha fazla bilgi üretilebiliyor. Peki, üretilen bilgi yığını ve hızlanan bunca şey kamusal faydayı artırıyor mu veya bilginin edinilmesi, üretilmesi ve dolaşımındaki bu hızlanma gelişmemizi sağlıyor mu? Bu derece hızlanmış olmak gelişmişliği mi gösterir yoksa düşüşü mü? Fransız Müslüman düşünür René Guénon, içinde bulunduğumuz modern evrede insanlığı, yüksek bir yerden aşağıya doğru düşen bir cisme benzetir. Yüksekten düşen cisimler, kütle çekim kuvveti nedeniyle giderek hızlanırlar. Her saniye katlanarak artan bu hız nedeniyle cisim yerle buluştuğunda sert bir çarpma meydana gelir. Modern hayatın bu ivmeli hızlanması bizi bir zirveye mi taşıyor yoksa yere çakılmadan bir an önceki o en yüksek hız seviyesine mi ulaştık? Benzer biçimde akademik üretimin giderek artması ve etkileşimin hızlanması daha geçerli anlam dizgelerine ulaşmamızı mı sağlıyor yoksa aksine bir düşüş veya akademinin çöküşü içindeyiz ama hızın doğası gereği artık gerçeklik giderek belirsizleştiği için ne olup bittiğinin farkında değil miyiz?

Anlam Arayışından Kâr Arayışına

İnsanın tarihsel güç istencinin yeni araçlarla ve kurumsal düzenlemelerle toplumsal hayatı yeniden inşa ettiği modern çağın ileri bir evresini yaşıyoruz. Modernliğin erken dönemiyle birlikte para aracı ile mübadele ilişkileri, saat ve tarifeler ile zaman, haritalandırma ile mekân yönetilebilir hale getirildi. Her şey nesneleştirildiği, ölçülebildiği ve bir sisteme eklemlenebildiği takdirde makbul görüldü. Dışarıda kalan ise primitif, çağ-dışı, gelişmemiş veya heretik olarak etiketlendi. Her şeyin nesneleştirildiği ve ölçülebildiği bir evrede varlığın ne olduğu (niteliği) önemini yitirmiş, sadece ne kadar (niceliği) olduğu ve yer kapladığı sistemin temel kodu haline gelmiştir.

Piyasa (fabrika), siyasa (ulus-devlet bürokrasisi) ve bilimsel mecralar (üniversiteler) modernliğin üç atlısı olarak insan yığınlarını topluma dönüştürmek ve oradan güç devşirmek adına uzun zamandır müttefiktiler. Yakın çağ itibariyle modernliğin radikalleştiği ve bu üçlüden birinin diğerlerine egemen olduğu bir evreye geçtik. Modernliğin erken evresinde içinde yaşadığımız döneme kıyasla bu üç müttefik arasında daha dengeli bir ilişki vardı ve her biri özerk bir iç yapıya sahipti. Piyasa kârı, siyaset meşruiyeti, bilim ise evrensel itibarı hedefliyordu. Bilimsel mecraların çağımıza kıyasla kurumsal özerkliğe sahip olması buralarda sıra dışı eğilimlerin, yaratıcı yaklaşımların ve hakikat arayışlarının barınması mümkün oluyordu. Çoğu organik aydınlardan oluşan üniversitelerde az sayıda da olsa entelektüellerle ya da entelektüel ilgiyle muhatap olmak mümkündü. Kesin bir tarih koymak zor olsa da savaş sonrası gelişen tedarik zincirleri ve artan üretim kapasitesiyle piyasanın genişlediği 1960’lar itibariyle kâr arayışı yaşamın her alanına sızdı, piyasa kültürü toplumsal hayatın ahlaki kodlarını belirlemeye başladı. Üretim tesisleri nasıl verimlilik ve denetlenebilirlik ilkeleriyle tasarlanıyorsa bilimsel mecraların da bu mantıkla yeniden inşasına girişildi.

Taylorist Üniversite

Amerikan üretim yönetimcisi Frederick W. Taylor, 1911 yılında yayımladığı ‘Bilimsel Yönetimin İlkeleri’ adlı kitabında bir üretim sahasında verimliliği azami düzeye ulaştıracağı ilkeleri tespit eder. İşin parçalara bölünmesi, işin ve işçinin standartlaştırılması, parça başı ücretlendirme ve sürekli iş eğitimini esaslar olarak belirtir. Bu anlayış iş yerinin ve işçinin sıkı ve bilimsel bir biçimde ölçümünü ve gözetimini gerekli görmektedir. Elbette Taylorizm’in öncülük ettiği ve daha sonra pek çok araştırma ve uygulama ile geliştirilen iş yeri ilkeleri kâr artırımını hedefleyen iş yeri sahipleri tarafından hızla benimsendi. 1980’ler itibariyle bu ilkeler Anglo-Sakson ülkelerde uygulanmaya başlandı. Neo-liberalizmin bir iktisadi ve sosyal düzen olarak Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İngiltere’de inşa edilmeye başlanması üniversiteleri Taylorist bir biçimde dönüştürecek politika raporlarını ve reformları mümkün kıldı. 1983 yılında ABD’de ulusal düzeyde üniversite sıralama ölçekleri geliştirildi. 1990’ların sonu itibariyle Kıta Avrupası bu rekabetçi yükseköğretim alanında yer alabilmek adına standardize edici üniversite reformlarına girişti. 2003 yılı itibariyle de küresel ölçekte üniversite sıralama ölçümleri başladı. Geliştirilen ölçüm araçları, üniversiteler arasında bir itibar ve şöhret yarışını beraberinde getirdi. Rektörler birer CEO, üniversiteler birer şirket olarak değerlendirildi. Amerika, İngiltere ve Avustralya başta olmak üzere üniversite eğitimi satışa sunulan küresel bir metaya dönüştürüldü. Üniversiteler tüm dünyadan müşteri toplayan firmalar gibi tanıtım ve pazarlama yarışına girdi.

Akademisyen emeğinin ölçümü için dergi etki faktörleri, atıf sayıları, h-indeksi, kazanılan proje fonları ve sosyal medya hareketliliğini ölçen alt metrikler devreye sokuldu. Başlangıçta kütüphanecilerin dergi seçimine yardımcı olmak üzere gibi pratik bir amaçla doğan dergi etki faktörü ölçütü zamanla akademik makalelerin ve araştırmacıların varoluşunu belirleyen bir yargı mekanizmasına dönüştü. Küresel dergi sıralamaları akademik derinlik ve kaliteyi birer harf ve sayı kombinasyonuna indirgedi. Kâr odaklı işletmeler tarafından kurulan devasa veri tabanlarının yürüttüğü ölçümler bilginin kamusal faydası veya derinliğinden çok dolaşım hızını değerli kıldı. Üstelik pek çok ülkenin ulusal kaynakları ve özelde akademisyenlerin gelirleri iki küresel şirketin sermayesine dönüştü. 2005 yılında fizikçi Jorge Hirsch tarafından geliştirilen ve bugün Google Scholar gibi platformların otomatik olarak hesapladığı h-indeksi ise araştırmacıların akademik birikimini tek bir sayıya indirgeyerek onları bir borsa kâğıdı gibi birbirleriyle kıyaslanabilir ve yarışabilir nesneler haline getirdi.

Akademisyenlerin bireysel ölçümünü sağlayan araçlarla uluslararası kuruluşların ve ulusal kurumların fon dağıtım-değerlendirme sistemlerinin birleşmesiyle üniversiteler birer performans fabrikasına dönüşmektedir. Türkiye örneğinde yayın, patent ve sanayi iş birliklerini puanlayan indeksler, bilgi sadece ekonomik bir değer ürettiği takdirde makbuldür kabulünü üretmektedir. Son aşamada ise alt metriklerle bir makalenin ne kadar dikkat çektiği, kaç kez paylaşıldığı, beğenildiği ya da indirildiği sayılmaktadır. Gelinen noktada akademik dergiler, makale başvurusu esnasında yazarlardan sosyal medya profillerini talep eder hale gelmiştir.

Alanın kuralları Amerika, İngiltere ve sonrasında Çin gibi küresel aktörler tarafından belirlendiği için bu alanda top koşturmak isteyen diğer tüm ülkelerin önceden konulmuş kuralları benimsemesi gerekti. Küresel üniversite sıralamalarına dair haberlerin Türkiye kamuoyunda geniş etki uyandırması ve hali hazırda devam eden küresel rekabet, yükseköğretim bürokrasisini kalite ve akreditasyon kuruluşları eliyle üniversiteleri ve alt birimlerini yeniden tasarlamaya itti. Ne var ki ABD ve İngiltere’deki gibi yerinden yönetim ilkesinin benimsendiği ve kâr-zarar dengesinin gözetildiği üniversite modelinin Türkiye’de geçerli olmaması Batılı modelin çıktılarına erişimi mümkün kılmıyordu. Ülkemizde merkeziyetçi bir eğitim modeli uygulanmaktadır. Anglosakson ülkelerde üniversite kurmak bir vakıf kurmak ya da işletme ruhsatı almak gibiyken Türkiye’de Üniversiteler kanunla, fakülteler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulmaktadır. Kurulur kurulmaz da bağlı oldukları akademik teşkilat yönetmeliği bellidir. Rektörleri Cumhurbaşkanı, akademik amirleri rektörler, öğretim elemanlarını akademik amirler atar. Çoğu üniversite merkezi bütçe tarafından finanse edilir. Sonuç olarak akademik personel bir devlet memurudur. Mevcut koşullarda üniversitelerin ticari bir işletme gibi kullanıcı memnuniyeti ve verimlilik esasına göre yönetilmesi pek mümkün görünmemekte, kısa vadeli projelerle hızlandırılmış üretim biçimleri ise mevcut örgütlenme modelinin doğasıyla tam anlamıyla örtüşmemektedir. Yükseköğretim Kurulu, küresel uygulamaları hayata geçirmek için dış incelemecileri devreye sokmuştur. Bahsedilen durum günümüzde kalite ve akreditasyon süreçleri olarak adlandırılmaktadır. Doğrusu bölüm ve fakültelerin kendilerine dış bir gözle bakıp çeki-düzen vermesini sağlaması açısından işlevsel olan bu politika, kurumları standardize etmekte, onların özgünlüklerini veya özgün olma potansiyellerini zayıflatmakta ve öğretim tarzları ve üyelerini tek tipleştirmektedir.

Gelişen bu düzene entegrasyonu sağlamak adına akademisyenin hayatı, görev süresi takipleri, sözleşme süreçleri ve akademik performans kriterleri üzerinden adeta yeniden tasarlanmaktadır. Özellikle henüz kadro güvencesi edinemeyen genç akademisyenler kendilerini akademik gelişmeden ziyade çıktı üretmeye odaklamaktadırlar. Büyük bir soru, mesele peşinde koşan ve ömrünü anlamlı bir harita, bir teori üretmeye harcayan büyük düşünce insanlarının yerini bir sonraki görev süresi uzatım tarihine kadar makale yayınlatmak ve proje kabulü almak zorunda kalan teknisyen almıştır. Geçim ve gelecek baskısı altındaki bu teknisyen doğal olarak yayın kabulü alabileceği makale konularına ve fonlanabilecek proje taslaklarına yönelir. Saf merakı gerektiren bir amaç yerini kamu kurumlarının, fonlayıcı küresel ağların ve şirketlerin önceliğini kendi önceliğine dönüştüren bir uyumluluğa bırakır. Artık karşımızda liberal ya da erken modern dönemde zayıf dahi olsa üniversiteleri mesken edinebilmiş entelektüeller yoktur.

Neoliberal düzenin üniversiteyi bir şirket gibi kurgulamasının ilk bedeli, akademisyenin bir bilim insanı olmaktan çıkarılıp, kendi piyasa değerini sürekli artırmak zorunda kalan bir insan kaynağına dönüştürülmesidir. Bu düzende akademisyen, artık bir doğrunun, yeniliğin, davanın veya hakikatin izini süren özgür bir zihin değil, görev süresini uzatmak ve terfi alabilmek için durmaksızın yayın ve fon peşine koşan bir girişimci gibidir. Kariyer inşası akademik bireyin kendi yaşamından feragat ederek bedelini ödediği, hafta sonlarını, tatillerini ve hatta aile huzurunu kurban ettiği ağır bir yatırıma dönüşmüştür. Akademisyen sadece bilgi üretmekle kalmaz, aynı zamanda ürettiği bu bilgiyi dijital pazarlarda daha fazla atıf ve indirilme sayısına ulaştırmak için bir seyyar satıcı gibi kendi zamanını ve kişisel enerjisini tüketmek zorunda kalır.

Buraya kadar bahsi edilen yatırım ve pazarlama faaliyeti, nihayetinde kaçınılmaz bir duygusal yorgunluk ve tükenmişlik kültürü yaratır. Metriklerin ve puanların gölgesinde geçen bir mesai, iş-yaşam dengesini yok ederken, akademisyeni kendi emeğine yabancılaştırır. Bilimsel üretim, toplumsal fayda ve entelektüel meraktan koparılıp sadece değişim değeri olan bir çıktıya indirgendiğinde, akademisyen artık kendi iradesini kaybetmiş bir bilgi teknisyeni haline gelir. Merak ettiği meselelerle ilgilenmeyi sürekli erteleyen, istihdamını korumak ve proje fikirlerine kaynak bulmak için kendisini sömüren bir akademik girişimci profiliyle karşı karşıyayızdır.

Araçsal Aklın Egemenliği

Türkiye’de üniversitelerin tarihini ve kendi lisans deneyimimizi düşündüğümüzde omuzlarında yükseldiğimiz devler gelir aklımıza. Mesela benim lisans dönemimde şu isimleri çok okur, onlar hakkında sık konuşur ve sohbetlerimizde onlara çok fazla atıf yapardık: Şerif Mardin, Baykan Sezer, Mehmet Genç, Mübeccel Belik Kıray, Mete Tunçay, Kurtuluş Kayalı, Erol Güngör, Ömer Lütfi Barkan, Teoman Duralı, Murat Belge ve daha nicesi. Nasıl oldu da yeniliği, özgünlüğü ve entelektüel bilgiyi arayan akademisyen, bugün sadece yayın sayısını hesaplayan bir makineye dönüştü? Bu yazıdaki temel dayanağım olan iki teorik yaklaşımdan biri olan Frankfurt Ekolü bu dönüşümü nesnel akıldan araçsal akla geçiş olarak betimler. Ekolün öncü isimlerine göre modern öncesi dönemde akıl, neyin iyi, neyin adil, neyin doğru olduğunu, yani var oluşun yüce hedeflerini bulmaya çalışırdı. Modern dünyada akıl, bir alet seviyesine indirgenmiştir. Artık akıl, hedeflerin ahlaki olup olmadığını sorgulamaz. Araçsal akıl fayda ve sonuç odaklıdır ve önemli olan, hedefe nasıl daha hızlı ulaşılacağıdır. Akademideki karşılığı şudur: ‘Neden araştırıyorum?’ sorusu unutulmuş, yerini ‘Nasıl daha çok yayın yaparım?’ sorusuna bırakmıştır. Akıl artık özgürleştirici bir güç değil, gücü elinde tutanların verimlilik planlarına hizmet eden teknik bir araçtır.

Frankfurt Ekolünün eleştirisinin odağında olan Aydınlanma düşüncesinin temel vaadi, insanı bilinmezliğin korkularından kurtarıp aklın rehberliğinde özgür kılmaktı. Buna karşın dünyayı sadece ölçülebilir bir malzeme olarak gören bu hesaplayıcı mantık, zamanla bizzat insanın kendi doğasını bir denetim nesnesine dönüştürdü. Adorno ve Horkheimer’ın Odysseus analojisindeki gibi hayatta kalmak ve hedefe ulaşmak adına kendi iç sesimizi ve yaratıcı merakımızı bastırmak zorunda kaldık. Bugün akademi de benzer bir paradoksla karşı karşıyadır. Akademisyen varlığını sürdürebilmek adına kendi doğasını, yani o özgür merak duygusunu disipline edip ehlileştirmektedir. Tıpkı piyasa mantığında her şeyin sayısallaştırılması gibi akademi de bilginin kendine has derinliğini yitirip onu bir indeks puanına indirgeme eğilimindedir. Bu süreçte özgün fikirler, pürüzsüzce işleyen devasa bir mekanizmanın işlevsel parçaları haline gelmektedir.

Frankfurt Ekolü aklı, verimlilik ve istatistiğe indirgemenin zihinsel bir sığlaşmaya yol açabileceğini iddia eder. Sadece sonuç odaklı ve duygusuz bir verimlilik arayışı, insani değerlerin göz ardı edildiği bir mekanikleşme riskini taşır. Türkiye’de bugün üniversite ikliminde de benzer bir durağanlık gözlemlenmektedir. Ekolün tek boyutlu insan tasvirine benzer biçimde, akademisyenler de düzenin sunduğu rasyonel ve konforlu kalıpların dışına çıkmakta zorlanmaktadır. Üniversite artık anlamlı bir hayat için risk alınan mevzi değil, riskten kaçılan güvenli bir limana dönüşmüştür.

Nicelikle Niteliğin Kaybı

Frankfurt Ekolü Marksist karakteriyle bilinir. Klasik veya ortodoks Marksizm’in iki kurucu isminden biri olan Friedrich Engels, ‘Doğanın Diyalektiği’ adlı çalışmasında nitelikle niceliğin karşılıklı olarak birbirine tekabül ettiğine ve niceliksel birikimlerin niteliksel dönüşümlere yol açtığını iddia eder. Klasik örnek, suyun 100 derecede kaynayarak buhar formunu almasıdır. Ya da gündelik hayattaki şu inancımız: pratik mükemmelleştirir. Bu zaviyeden bakıldığında akademik üretimdeki niceliksel artışın niteliksel bir dönüşüme yol açacağını, daha iyimser bir okuma ile kaliteyi artırabileceğini ifade edebiliriz. Benim gözlemlerim ve bu metinde inşa ettiğim iddiam klasik Marksizmin bu varsayımının tam aksi yönündedir. Zira pozitivizmi ve modern araçsal aklı eleştiren Frankfurt Ekolü de Marx’ın ve Marksizm’in aydınlanmacı köklerini kritik etmişlerdir. Yine de Ekolün yatay bağlamda kalan (seküler) analizi bu meseleyi temelde iktisadi araçlara dayanan bir egemenlik meselesine indirger. Yatay bağlamda doğru yaşam arayışı meseleyi sosyolojikleştirirken insanı ontolojik bir çıkmaza sürükler. Frankfurt Ekolünün kavram seti, meselenin açımlanmasında verimli olsa da daha geniş bir perspektif için René Guénon’a başvuruyorum. Bu yazının başlığına da ilham veren onun büyük eseri ‘Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri’ adlı çalışmasındaki ikilikler modern akademiyi anlamayı mümkün kılmaktadır.

René Guénon geleneksel atölye ile modern fabrika arasında bir karşıtlık kurar. Aslında Guénon, tarihi kozmolojik bir çevrimde okur ve insanlık son birkaç yüzyıl ile sınırlandırılamayacak bir düşüş yaşamaktadır. Ne var ki bu düşüşün geleneksel döneme kıyasla modern çağda daha belirgin oluşu onu içinde bulunduğumuz çağı anlama çabasında geleneksel-modernlik karşıtlığını bir düşünme aracı olarak kullanmaya yönlendirir.

Geleneksel dünyada sanat ve meslek arasında bir uçurum yoktur. Bir işle uğraşan herkes sanatkardır. Çünkü yapılan iş, sadece dışsal bir üretim değil, insanın kendi tabiatındaki yetenekleri dışarı vurduğu kutsal bir görevdir. Geleneksel atölyede sanatkarın elindeki alet, onun bedeninin ve ruhunun bir uzantısıdır. Modern fabrika ise bu niteliksel bağı kökünden koparır. Fabrikada insanın doğuştan gelen yetenekleri veya şahsiyeti bir engeldir. Sistem sadece değiştirilebilir, mekanik ve sayısal birimler ister. İşçinin makine başında yaptığı işe kendinden katabileceği hiçbir şey yoktur. Alet insana hizmet ederken makine insanı kendine köleleştirir. Makine sanatı öldürür. İnsan da makineleşerek, insani yönü kalmayan bir sürecin parçasına dönüşür. Tıpkı bugünün akademisinde araştırmacının sanatkâr gibi çalışmayı bırakması ve kendi merakını baskılayarak sistemin veri girişini yapan bir bilgi işçisine dönüşmesi gibi. Hoca-öğrenci ilişkisinde ise akademisyen usta olmayı terk etmiş, profesyonel destek veren danışmana dönüşmüştür.

Geleneksel ve modern dönemlerde üretim biçimleri taban tabana zıtlık barındırmaktadır. Geleneksel atölyeden çıkan her ürün bir eserdir. Çünkü üretilen nesne sadece maddi bir ihtiyacı değil, estetiği ve düşünceyi besleyen bir derinliği temsil eder. Oysa modern üretim bandının tek bir amacı vardır: seri üretim. Amaç nitelikten feragat ederek mümkün olduğu kadar çok sayıda ve birbirinin kopyası olan tek biçimli yığınlar üretmektir. Bugün akademik yayın dünyasında gördüğümüz o birbirinin benzeri, ruhsuz ve sadece sayı olsun diye basılan makaleler, Guénon’un bahsini ettiği bu seri üretimin üniversitedeki karşılığıdır.

Geleneksel atölyede de modern fabrikada da ürün anonim bir karakter taşır. Geleneksel eserler atölyenin ortak eseri olması sebebiyle anonimdir ama bu sanatkarın benliğini aşarak daha üst bir anlam setine, kutsal ya da ilahi olana bağlandığı insan-üstü bir anonimliktir. Fabrikadaki işçinin anonimliği ise insan-altı bir durumdur. İşçi o kadar silikleşmiştir ki, yeri her an başkasıyla doldurulabilir. Üretilen eşyada onun ruhundan hiçbir iz yoktur. İşte akademinin dramı ve durumu buradadır. Akademisyen bir geleneğin, ekolün sesi değildir ve hatta kendi biyografisinin de sesi değildir. O, bir çalışma konusunun uzmanı, bir cv dosyasıdır. Bütünsel bilim bakışının yerini parçacı körlük almıştır. Örneğin bir sosyolog aile çalışıyorum dediğinde sosyolojinin veya sosyal dünyanın diğer alanlarına körleşmeye başlar.

Guénon, bu yazı için temel kaynak edindiğim baş yapıtında yazıdaki meselenin kalbi diyebileceğim, ontolojik bir uyarı yapar. Guénon, içinde bulunduğumuz bu krizi sadece sosyolojik bir sapma olarak değil, ontolojik bir alt üst oluş olarak tanımlar. Onun sisteminde her şey alemin varlığının iki zıt kutbu olan öz ve madde arasındaki gerilimli dengede gizlidir. Ona göre bir varlığı ‘o’ yapan, ona kimliğini, anlamını ve içeriğini veren şeylerin sentezi onun özüdür. Dünyevi koşullarımızda bu öz, nitelik olarak tezahür eder. Nitelik ve nicelik birbirini tamamlayan iki boyut değildir. Nitelik doğası gereği aşkın ve ilkesel olduğu için sayılamaz. Bir düşüncenin ne derece doğru olduğunu bir tartıya koyamazsınız. Nitelik, bir varlığın ayırt edici özelliklerine dair zihinsel bir sentez, nesnel olarak ölçülemese de mevcudiyetine dair ortak bir duyunun paylaşıldığı düşünsel bir tanımdır. Nicelik; uzamdır, hacimdir, ağırlıktır ve sayıdır. Sadece duyulabilir ve ölçülebilir olanın alanıdır. Bir şeyin ölçülebilmesi için onun mekânda bir yer işgal etmesi gerekir. Ancak zihinsel bir çabayı, ahlaki olgunluğu, manevi arayışı ya da akademik bir derinliği ölçülebilir kılamayız.

Entelektüel İlginin Mecra Değiştirmesi 

Nicelik yarışı, akademik alanı bir pazar yerine dönüştürmüş durumda. Sadece belirli bir meblağ karşılığında makale basan avcı dergiler, doçentlik atama ve akademik teşvik kriterlerine uygun başkaca ülkelerden katılımcıların olmadığı uluslararası kongreler, her gönderilen metni hiçbir incelemeye tabi tutmadan birer gün içinde kitap bölümü olarak basan piyasacı yayınevleri akademiyi kuşatmış durumda. Bu örnekler 40 yıl ya da 60 yıl önce Türkiye’deki üniversitelerde akademik saygınlığa dair sorunların olmadığı anlamına gelmemeli. Ancak 1980 sonrasında sayıların kutsandığı bir çağa doğan akademik kadrolar arasında Şerif Mardin, Mehmet Genç ve Teoman Duralı gibi entelektüel mimarileri göremediğimiz de aşikâr. Nitelik kaybı akademide neoliberalleşmenin doğal bir sonucu ama kabul etmek gerekir ki birileri küresel merkezlerden düğmeye bastığı için bu halde değiliz. Bu sürecin aktörleri ben de dahil akademik personellerdir. Bazen bilerek bazen de sistemin rasyonelliğine inanarak akademide entelektüel ilgi imkanını tükettik. Yine de bir çoğumuz için bu akışa uymak bir geçim ve kadro meselesiyken kimilerimiz bu dönüşümde daha aktif rol aldı. Özellikle Amerikan üniversite modelini tek ve mutlak gerçeklik olarak kabul edenler, parlamak ve yükselmek adına reformculuğa girişen eğitim bürokratları ve küreselci söylemi evrensel standartlar olarak sunan işletmeci akıl bu değişimin sosyolojik anlamda ajanları sayılabilir.

Geldiğimiz nokta bir temenni ya da şikâyet değil, çıplak bir tespittir: Entelektüel ilgi üniversiteyi terk etmiştir. Ancak bu bir yok oluş değil, zayıflasa da bir mecra değişimidir. Günümüzde üniversite içinde kaybettiğimiz entelektüalizm münzevi hayatlarda, unvan ve indekslerin önemsenmediği; meselelerin sadece mesele olarak ele alındığı açık ve samimi muhabbetlerde ve bilgiyi bir sermaye birikimi olarak değil, bir var oluş davası olarak sırtlanan bağımsız birlikteliklerde hayat bulmaktadır.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.