“Özgür Zihin, Yoksul Beden”

Günümüzdeki akademisyenlerin sınıfsal yapısı önceki nesillerden farklı. Daha önce akademik hayata atılanların önemli bir kısmı aileden gelen birikimlere sahiplerdi ve geçim için maaşa bağlı değillerdi. Şimdi akademisyen sayısının artmasıyla birlikte sınıfsal yapı değişti, eskisi gibi “hobi” olarak hocalık yapanların sayısı azaldı. Bu açıdan daha kırılgan bir akademik sınıftan bahsedebiliriz; hem aileden getirdikleri birikimlerin neredeyse olmaması hem de düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalmaları nedeniyle “çifte kırılganlık” söz konusu.

üniversite

Mülakat: Mehmet Altunkılıç

 

Üniversitenin kalbinde bir suskunluk var: Geçim sıkıntısı, üretimsizlik ve kuşak çatışması.

 

Bir zamanlar “toplumun en ayrıcalıklı kesimi” olarak gıpta edilen akademisyenler artık maaş bordrolarına bakarak suskunlaşıyor. Her geçen gün derinleşen ekonomik kriz, yalnızca mutfak masrafını değil, akademik üretkenliği de vuruyor. Enflasyon karşısında eriyen maaşlar, bilimsel çalışmaları hobiye dönüştürürken; proje üretmek yerine ek gelir arayışı, akademik yaşamın gündelik pratiğine dönüşmüş durumda.

 

Ancak mesele yalnızca para değil.

 

Bu röportajda kıdemli bir profesörle, Emre Erdoğan’la, sadece geçim meselesini değil, akademik camianın kendi içindeki yapısal sorunlarını da konuştuk. Öne çıkan başlıklardan biri de “kuşak çatışması”. Genç akademisyenlerin, kendi kariyerlerini inşa etmekte neden bu kadar zorlandığını, neden çoğu zaman “hoca engeline” takıldığını sorduk. Destek olmak bir yana, çoğu kıdemlinin gençlere alan açmamak için özel çaba harcadığı yönündeki iddiaları masaya yatırdık. Finansal özgürlük ile akademik özgürlük arasındaki ilişki, gençlere açılmayan kapılar, akademideki hiyerarşi kültürü ve kırılganlıklar üzerine dürüst, sert ve yer yer sarsıcı yanıtlar aldık. Bu röportaj, yalnızca üniversite koridorlarında değil, toplumun entelektüel belleğinde de yankı bulacak bir hesaplaşmanın kapısını aralıyor.

 

AKADEMİSYENLERİN SINIFSAL YAPISI ÖNCEKİ NESİLLERDEN FARKLI

 

“Akademik üretkenlik” dediğimizde çoğu zaman yayın sayıları ya da proje çıktıları konuşuluyor. Sizce ekonomik güvenceden yoksun bir akademisyenin zihinsel enerjisini üretime kanalize etmesi ne ölçüde mümkün?

 

Her meslekte olduğu gibi insanlar öncelikle geçimlerini sağlamaya odaklanıyorlar, geçinememe ve maddi zorluklar insanların yaşam memnuniyetlerini hayli aşağıya çekiyor. Yaşamdan memnuniyeti düşük olan insanların da işlerini iyi yapmalarını beklemek yanlış olur. Burada önemli bir noktanın altını çizmemiz gerekiyor, Türkiye’de birçok sabit gelirli -ve tabii ki akademisyenler- bugün hak ettiklerini düşündükleri geliri elde edemedikleri gibi, herhangi bir kriz ya da dalgalanmaya karşı da korunaksızlar. Dolayısıyla bugün başa baş yaşasalar, geçimlerini sürdürseler bile “kötüsü geldiğinde” korunaksız olduklarının farkındalar, bu da daha fazla kaygı duymalarına yol açıyor. Eğer ailede başka çalışanlar yoksa, kişinin farklı gelir kaynakları ya da aileden bir birikimi bulunmuyorsa; neredeyse yoksulluk çizgisinin üzerinde bir hayat sürüyorlar.

 

Önemli başka bir nokta da günümüzdeki akademisyenlerin sınıfsal yapısının önceki nesillerden farklı olması… Daha önce akademik hayata atılanların önemli bir kısmı aileden gelen birikimlere sahiplerdi ve geçim için maaşa bağlı değillerdi. Şimdi akademisyen sayısının artmasıyla birlikte sınıfsal yapı değişti, eskisi gibi “hobi” olarak hocalık yapanların sayısı azaldı. Zaten yüksek sosyoekonomik statüdeki ailelerin çocuklarının akademik hayatı -en azından Türkiye’de- tercih ettiklerini düşünmüyorum. Bu da maaşın akademisyenin hayatındaki önemini artırdı. Bu açıdan daha kırılgan bir akademik sınıftan bahsedebiliriz; hem aileden getirdikleri birikimlerin neredeyse olmaması hem de düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalmaları nedeniyle “çifte kırılganlık” söz konusu.

 

 “YAYIN YAP YA DA YOK OL!” DÖNEMİNDEYİZ

 

Gelişmiş ülkelerdeki akademik teşvik mekanizmalarıyla Türkiye’deki durum arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?

 

Bizim ülkemizde standart bir akademik teşvik mekanizmasının olduğunu söylemek mümkün değil. Özel üniversitelerle devlet üniversiteleri arasında farklar olduğu gibi, özel üniversiteler arasında bile farklar var. Birkaç özel üniversitede maaşlar oldukça yüksek, bu da temel bir güvence sağlıyor. Ama genel olarak maaşların düşük olduğunu biliyoruz. Maaş düşüklüğünü gidermek için de farklı geçim stratejileri var. En önemli teşviklerden biri yayın teşvikleri, bu konuda da bir standart yok ama üniversite yönetimleri makale ve benzeri akademik teşviklerle maaşların düşüklüğünün giderilebileceğine inanıyorlar. İçerisinde bulunduğumuz “yayın yap ya da yok ol!” döneminde, üniversite sıralamalarının fetiş haline dönüştüğü bir dönemde, bu teşvik etkili oluyor gibi gözüküyor. En son duyduğum rakam yılda yaklaşık 65.000 WOS endeksli yayın yapıldığı, demek ki insanlar yayın yapmaya yöneliyorlar. 

 

İkinci strateji idari görevleri teşvik etmek. Bazı üniversitelerde idari görev bir yük gibi gözükse de; birçok üniversitede idari görev tazminatları iyi bir geçim kaynağı oluşturuyor. Bu da hem idari görevi üstlenebilecek kişi sayısını artırıyor hem de deyim yerindeyse üniversite içerisinde yönetime bağlı bir “ruhban” sınıfı oluşturuyor. Oysa akademisyenlerin kendi amirleri dahil kimseye bir bağlılık duymamaları beklenir, en azından sosyal bilimlerde. Son stratejiyse proje yapmak. Bazı alanlarda sanayi-üniversite işbirliğinden gelir elde edilebilirken, sosyal bilimlerde daha çok AB fonları ya da benzeri projelerden gelir elde etmeye yöneliyor akademisyenler, bu da “girişimci” akademisyen dediğimiz profilin oluşmasına yol açıyor.

 

Yurt dışında da bir standart uygulama olduğunu söyleyemeyiz. ABD’de bazı üniversitelerde temel maaşlar yüksekken, bazılarındaysa projelere bağımlılık çok fazla. Birleşik Krallık’ta son dönemde özellikle sosyal bilimlerde kırılganlık çok arttı, gelirlerin akademik performansla ilişkisi güçlendirildi, bu da baskı yaratıyor. Refah Devleti örneği olarak verilen bazı ülkelerde dahi akademisyenler uluslararası projelerden üniversitelerine gelir sağlayabilirlerse istihdam garantisi alıyorlar. Bu durum bilginin nasıl ve ne için üretildiğini doğrudan etkiliyor.

 

Maaşların düşüklüğü, özellikle sosyal bilimlerde ikinci iş zorunluluğunu doğuruyor. Bu tür bir “hayatta kalma refleksi”, akademinin entelektüel bağımsızlığını nasıl etkiliyor?

 

Sosyal bilimlerde icra edilebilecek ikinci iş sayısı çok fazla değil… Biraz önce saydığım akademik teşvikler, idari görevler ya da proje gelirleri bir kenara bırakılırsa sosyal bilimcinin gelirini bir mühendis ya da tabip gibi artırması mümkün değil. Bazı alanlarda, örneğin tıp, hukuk ya da psikolojide akademik unvanların serbest geliri hayli artırdığını biliyoruz ama bir siyaset bilimci ya da sosyolog için böyle bir fırsat var demek aşırı iyimserlik olabilir. Sürekli öne sürülen “danışmanlık” ve benzeri hizmetlerin de ister istemez danışan kişi, kurum ya da sınıf ile sembiyotik bir ilişki oluşmasına yol açıyor, bu da akademik bağımsızlığa zarar veren bir durum… Tabii fikri bağımsızlık kimin için ne kadar önemli, başlı başına tartışmak gerek.

 

Bir de sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla farklı bir gelir kapısı da açıldı. Sosyal medya sayesinde ünlü olabiliyorsunuz, takipçi sayınız artıyor. O zaman sizden danışmanlık alanların sayısı da kendiliğinden artıyor, popüler kitaplar yazabiliyorsunuz. Örneğin şirketlere gidip konuşmalar yapıyorsunuz. Bu sayede akademisyen maaşından daha iyi bir gelir sağlanabiliyor. Hatta kendiniz bir “celebrity” olursanız, video kanalı açıp abonelerinizden para kazanmanız da mümkün olabiliyor. Bu durum akademik özerkliğe ne kadar zarar verir, ya da şirketlere danışmanlık yapmaktan daha mı zararlı olur; bunu da tartışmak gerekir. Ancak ünlü olmak için çaba harcamak eninde sonunda vasatın beklentisini karşılamak anlamına gelir ki akademik üretimin hedef kitlesi vasat olamaz, o başka…

 

Modernizmle Hesaplaşılmalı

Prof. Dr. Emre Erdoğan – Akademisyen

 

 

AKADEMİSYENLERİN ÜRETİMDEN GELEN GÜÇLERİ YOK

 

Kendisini “aydın” olarak tanımlayan bir meslek grubunun özlük hakları konusunda bu kadar sessiz kalmasını nasıl açıklıyorsunuz? Bu sessizliğin kendisi de bir akademik mesele midir?

 

Basit bir sebebi var, akademisyenlerin üretimden gelen güçleri yok. Bugün hocalar ders vermeyi bıraksalar, makale yazmasalar, konferans vermeseler fark etmeyiz bile. Derslere o hoca değil bu hoca girse, öğrenci ne kadar fark eder, ne kadar umursar, tartışma konusu… Üniversite yönetimleri akademisyenleri ne kadar umursuyor, akademisyenlerin kontenjanların dolmasına ne kadar katkısı var, bütün bunlar tartışma konusu… Bir açıdan akademisyenlik kıymetsizleştikçe, o işi yapmamanın birilerini rahatsız etmesi mümkün değil. Bu da kolektif çözümleri olanaksız hale getiriyor ve bireysel çözüm arayışlarına yönelinmesine yol açıyor. Bir de aklımızda tutmamız gereken bir başka konu da siyasi görüşleri solda olsa bile birçok akademisyenin “neoliberal” diyeceğimiz Sosyal Darwinci, piyasacı bir dünya görüşüne sahip oldukları. Dolayısıyla kendi “marka değerini” artırmaya çalışmak, kolektif bir çözümden daha kolay oluyor.

 

Genç akademisyenlerin ‘atanamayan, proje bulamayan, doçent olamayan’ bir kısır döngüde bırakıldığı söyleniyor. Bu döngünün kırılmaması için aktif olarak çaba gösteren üst kuşaklar var mı, yoksa bu durum bir tür “kuşak tekeli”ne mi dönüşüyor?

 

En azından sosyal bilimlerde kadrolar daralıyor, yeni kadro açılmıyor. Öte yandan daha önce bahsettiğim üzere üniversite yönetimleri daha ucuz işçiye yöneliyorlar, hem de bu ucuz işçilere daha çok iş yaptırabiliyorlar. Böyle bir durumda daha yaşlı akademisyenlerin kendilerini tehdit altında hissetmeleri çok normal, onlar da savunmaya geçip hiyerarşik konumlarını korumaya çalışıyorlar, bunun için de ellerindeki silahları topyekûn kullanıyorlar. Bir de bu sorunun epistemik bir boyutu var. Artık bilgiye çok kolay erişilebiliyor, genç akademisyenler birçok konuda yaşlı akademisyenlerden daha bilgili olabiliyor. Bu da epistemik bir tehdit oluşturuyor, özellikle bazı alanlarda ünlü kıdemli hocaların bilgilerinin ne kadar demode kaldığını görebiliyorsunuz. Bu da önemli bir çatışma ekseni oluşturuyor, özellikle pederşahi kültürün egemen olduğu ülkemizde beyaz yaşlı erkek hocaların egemenliği tehdit edildikçe savunmalarının daha kaba ve agresif olduğunu da görüyorsunuz.

 

AKADEMİK DÜNYA LİYAKAT İLE SÜSLENMİŞ BİR “NETWORK”TÜR

 

Birçok genç akademisyen, akademik yükselmede liyakatten çok ‘bağlantılar’ın belirleyici olduğunu söylüyor. Bu kültürü besleyen kuşaklar sizce bu sistemi sorguluyor mu, yoksa sürdürüyor mu?


Aslında her zaman bağlantılar çok önemliydi. Bourdieu’nün Homo Academicus kitabına ya da Latour’un çalışmalarına baktığınızda akademik dünyanın liyakat ile süslenmiş bir “network” olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz. Bağlantılar, Bourdieucü anlamda sahip olunan fiziki ve kültürel sermayeler gibi bir tür sermaye ve gündelik yaşamda kullanılması şaşırtıcı değil. Elit okullardan mezunların iyi üniversitelerde hoca olması, iyi üniversitelerin kendi mezunlarını istihdam etmeyi tercih etmesi ve benzeri pratikler, bağlantıların her zaman önemli olduğunu gösteriyor. Bence esas değişim belki de liyakat fetişinden vazgeçilmesi ve sermayelerin öneminin açıkça ortaya çıkması. Sembolik sermayeyi de unutmamak lazım, biraz önce bahsettiğim sosyal medya görünürlüğünü de sembolik sermayeye dahil edebiliriz. Kardashian Endeksi adı verilen bir endeks var, sosyal medyadaki takipçi sayınız/atıf sayınız… Atıfların da bir tür sermaye olduğunu kenara bırakalım ama iyi bir gösterge bence… Kardashian Endeksi deniyor, çünkü “ünlü olduğunuz için ünlü” oluyorsunuz. Bizim camiamızda da bu konuda bir yarış olduğunu gözlemledikçe iyimser olamıyorum. Sorgulayanların sayısı hayli fazla olsa da, ne yazık ki “kazananlar” onlar değil.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.