‘Çok Uzak Çok Yakın’, Okuru Ermenice Edebiyatı Tanımaya Davet Ediyor

Çok Uzak Çok Yakın’da kendi okuma deneyimim bağlamında değinmeye çalıştığım yazarlar ve metinler, her şeyden önce Fatih Uslu’nun yıllardır emek verdiği Ermeni edebiyatını Türkçe okuyup yazan biz okurlarına anlatma, gösterme ve bu dünyaya bizi davet etme derdini taşıyor.

Çok Uzak Çok Yakın, alt başlığındaki gibi “Osmanlı’dan Türkiye’ye Modern Ermenice Edebiyat”ı tanımak için kılavuz niteliğinde bir çalışma. Mehmet Fatih Uslu, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında Ermenice ve Türkçe yazılmış modern tiyatro metinlerini birlikte değerlendirdiği doktora tezinden bugüne Ermeniceden yaptığı çevirilerle birlikte alandaki çalışmalarını sürdürüyor. Ermenice edebiyat ve Fatih Uslu’yla tanışmak isteyenler için ilkin yazarın dilimize aktardığı Zabel Yesayan’ın romanlarını, özellikle Sürgün Ruhum’u okumanızı salık veririm.

 

Ocak 2025’te yayımlanan Çok Uzak Çok Yakın¹, rahat okunan dili, ele aldığı yazarlara ayırdığı dengeli ve kısa sayfa aralığıyla okuru gözeten, okuru uzağında olduğunu düşündüğü bu kıyıya yaklaştıran bir biçimde tasarlanmış. Ermeni edebiyatındaki ana meseleler; bu edebiyatın gelişim sürecini takip eden, öne çıkan yazarları ve eserleri değerlendiren ve birbirlerine atıflar yapan kısa yazılar eşliğinde ele alınıyor. 

 

“Yıkım Üstadı”

 

İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümü “Osmanlı’da Modern Ermenice Edebiyatın Anahatları”nda ilgimi çeken yazarların ilki Hagop Baronyan. Uslu onu “Bir Yıkım Üstadı” diye tanımlamış, daha çok tiyatro yazarı tarafıyla bilinen yazar, Haşmetlü Dilenciler isimli romanı odağında ele alınmış. Romanın kahramanı Trabzonlu zengin Apisoğum, İstanbullu bir kızla evlenmek için şehre gelir; onun bu serencamı sırasında İstanbul’da yaşayan Ermeni pek çok meslek erbabını tanıma fırsatı bulacağımızı ve yazarın karakterlerine ironik ve eleştirel bakışını baştan sona koruduğunu anlarız. Gerçek yaşamında ve edebiyatında da ahlakçı bir tavır sergileyen Baronyan, bu romanda Uslu’nun sözleriyle, “Hiçbir kahramanına torpil geçmeden jestlerin arkasındakini gösterir, riya döker.” 

 

“Hikâyelerin Prensi”

 

Bir diğer isim, çağdaşı eleştirmenlerce “hikâyelerin prensi” diye adlandırılan Krikor Zohrab, 1900’lerin başında üç ciltte toplanan öyküleriyle biliniyor daha çok. Aynı zamanda Osmanlı kültür ve siyaset hayatında da aktif biri; yazar, avukat ve üniversitede hukuk hocası. 1908 sonrasında Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda üç dönem vekillik yapıyor, Uslu’nun alıntıladığı meclis konuşmasında (1909) etnik unsurları bir arada tutacak asıl unsurun “adalet ve muhabbet” olduğunu belirtiyor, ortak vatan ve yaşam vurgusu yaptığı görülüyor. Ne ki, 1915’te tutuklanan Zohrab, Diyarbakır yolunda çetecilerce öldürülüyor. Fatih Uslu, yazarın “Armenisa” (1889) isimli hikâyesini tahlil ediyor ve bize Ermeni harfli ilk Türkçe roman Akabi Hikayesi’nde (1851) geçen benzer bir konunun, Osmanlı Ermeni toplumunda yaşanan mezhep çatışması nedeniyle kavuşamayan âşıklar hikâyesiyle harmanlandığını gösteriyor.

 

Kadın Yazarlar

 

Sonra kadın yazarları tanıyoruz. Kadın yazarlara öncülük yapan ismin Sırpuhi Düşap olduğunu öğreniyorum. 1883’te ilk romanı Mayda yayımlandığında “erkek” edebiyat camiasında bir gürültüdür kopmuş, roman çokça eleştirilmiş. Oysa Düşap, sadece “hakikat” peşinde olduğunu ifade etmiş romanının önsözünde. Düşap’ın halefi Yesayan onu ölüm döşeğinde ziyaret ettiğinde kadın yazarlığın çetin bir yola çıkmaklığını şöyle ifade etmiş: “Erkek yazar vasat olmakta özgürdür, fakat kadın yazar asla.” 

 

Sıra Zabel Yesayan’a gelir, yukarıda sözünü ettiğim gibi Zabel Yesayan’la Sürgün Ruhum, Son Kadeh ve Yıkıntılar Arasında eserleri üzerinden tanışıklığım vardı. Yazarın üslubu, ruh dünyası ve İstanbul tasvirlerinden çok etkilenmiştim. Halide Edip’le aynı dönem yaşamış olmaları, Yesayan metinlerinin Mor Salkımlı Ev’deki İstanbul anlatısını hatırlatan yanları ve ikisinin de güçlü kadın yazar kimlikleri, iki yazarı birlikte düşünmenin bereketli ve öğretici bir okumaya vesile olacağını düşündürtüyor. 

 

Çok Uzak Çok Yakın’a dönersek, bu bölümün başlığını “Zabel Yesayan’ın İstanbul’u” diye atmış Uslu, çünkü Yesayan iflah olmaz bir Üsküdar betimleyicisi ve “takıntılı” bir İstanbul yazarıdır. 17 yaşında Paris’te üniversite okur (1895) ki o sırada Osmanlı topraklarında henüz hiçbir kadın üniversite eğitimi almamıştır. Paris’e gidiş gelişler yapsa da İstanbul’a dönen yazar, 1915’te İstanbul’dan kaçmak zorunda kalmış ve bir daha İstanbul’da yaşayamamıştır. Onun hazin hayat hikâyesini hem bu kitapta hem de Sürgün Ruhum’da bulabilirsiniz. Sürgün Ruhum’un atmosferini ve dilini aksettiren şu cümleyi alıntılıyorum: “Her şey, tabiat manzarası, insan hissiyatı, şehrin silüeti, selvilerin göğe yükselişi, müezzinin okuduğu ezan, her şey sadece en kesif haline ulaşmakla kalmıyor, her biri birbirine de karışıyor. Çok küçükken de tüm bunları belli belirsiz hissettiğimi hatırlıyorum. […] Belki de dünya üzerinde başka hiçbir şehirde, baharın yoğun duygusu insanın iç varlığı üzerinde bu en ince ve marazlı tesire sahip değildir.” 

 

Uslu’ya göre yazarın Üsküdar anlatıcılığı, dönemin Türkçe romanlarında yer alan Taksim-Beyoğlu karşıtlığından farklılaşır ve aksine bu durum Beyoğlu-Üsküdar karşıtlığına denk düşer. Şöyle ki; erken Türkçe romanında Beyoğlu, “bozulmuş, kozmopolit, Batılı, sınır vurulmayan arzuların mekânıyken, ‘Müslüman’ Üsküdar saf, temiz, yerli, Doğulu, bir sükûnet alanı olarak tasvir edilir.” Yaseyan’ın eserleri hakkında daha fazla çalışmanın bize İstanbul’un dönüşümleri ve dönemin Türkçe edebiyatındaki temsilleriyle karşılaştırmalı bir okumaya imkân sunacağını ekliyor Uslu.

 

“Abdülhamid ve Sherlock Holmes”

 

Kitabın ilk bölümünde dikkatimi çeken diğer yazar Yervant Odyan’a ise “Benzersiz Bir Roman: Abdülhamid ve Sherlock Holmes” başlığı altında yer verilmiş. Romanın en ilginç yanı, Osmanlı edebiyat tarihinde emsalsiz bir şekilde, Ermenice yazılmasıyla aynı anda Türkçe, Yunanca, Fransızca ve Arnavutçaya tercüme edilmesi. Romanın konusu da başlı başına enteresan: Abdülhamid’in üç hafiyesi bir evde ölü bulunuyor. Durumu çözmek için Sherlock Holmes’u İstanbul’a yardıma çağırıyor padişah. Romanda geçen olaylar, isimler değiştirilse de dönemin tarihsel süreçleriyle örtüşüyor.

 

çok uzak çok yakın

 

Osmanlı Sonrası

 

Kitabın ikinci bölümünde “Türkiye’ye” başlığı altında Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonra Ermenice edebiyatta devam eden eserlere yer veriliyor. Bu bölümde okumak üzere edindiğim ama bir türlü başlayamadığım Karıncaların Günbatımı’nın yazarı Zaven Biberyan’ın ele alındığı yazıya göz atıyorum ilkin. İkinci Dünya Savaşı’nda askere alınan yazarın yokluk ve zorlukla geçen hayatının izdüşümünü “Dönenler” (1955) isimli öyküsünden takip edebileceğimi öğreniyorum. Uslu, Karıncaların Günbatımı’na çok atıf yapmıyor bu yazıda, en iyisi en kısa zamanda bu hacimli romanı üşenmeden okumak.

 

Bu bölümdeki ikinci durağım, Kurken Mahari. Van’da doğan (1903) yazarın Yanan Bağlar isimli ilk ve tek romanı yazarın biyografisi merkezinde kurgulanmış. Çocukluğunda yaşadığı travmatik bir olayı aydınlatmak, oradaki karakterleri dinlemek üzere yazılmış bir roman. Bu noktada Fatih Uslu, otobiyografik anlatıya ve 1915 olayları tanıklığına karşı yazarların tutumunun romanlarda nasıl yer aldığına dair ilgi çekici bir tespitte bulunuyor. Şöyle ki, Ermeni edebiyatçıların dünyasında bu iki ivme birbirini beslese de bazen de tersi söz konusu oluyor. 1915’e tanık olmaktan kaçmak ve “bu yükten azade” bir hikâye anlatmak isteyen yazarlar, bu isteklerinin tersine otobiyografik unsurlara düçar olabiliyorlar. Mahari de uzun yıllar daha çok kendi hayatını anlatan metinler yazmış. Fakat asıl büyük eserini yaşlılık döneminde vermiş. Yanan Bağlar, 1915 öncesini, yazarın çocukluğunun Van’ını ve çocukluğunda yaşadığı aile içi travmayı anlatıyor. Fakat bu roman “yakın tarihin Türk versiyonunu müdafaa ettiği” düşüncesiyle Ermeni edebiyat kamusunda büyük tepki toplamış. Otobiyografi, Mahari’nin anlatısında da eninde sonunda 1915’ten kaçamamış.

 

“Cennet Mekân”

 

Mıgırdiç Margosyan ise Diyarbakır’ı anlatan Dikranagerd isimli eseriyle ve modern Ermeni edebiyatındaki güçlü konumuyla kitaptaki yerini alıyor. Uslu’ya göre Diyarbakır, yazarın öykülerinde bir “cennet mekân” olarak kurulmuştur. Margosyan’ın hikâyeleri bir yandan bu cennete duyulan özlemin, nostaljinin ifadesiyken bir yandan da kaybedilen, yeri doldurulamayan ve yitik bir çocukluğu da imleyen bu cenneti edebiyatta yeniden var etme çabasıdır. Bu hikâyelerin önemli diğer özelliği ise trajik olanı anlatırken yaşama dair umudu ve neşeyi taşımaları. Uslu, peşi sıra gelen yazısında Margosyan’ın cennetini, onun Ermeniler ve özellikle Diyarbakırlılar için önemini daha detaylı anlatır. Yazarı farklı kılan bir diğer özelliği ise, Türkçe de yazmış, “çift dilli” bir yazarlığı sürdürmüş olmasıdır. 2 Nisan 2022 tarihinde vefat eden usta yazarın ölümünün ardından kullanılan; “Ermenice edebiyat için bir devrin sonu”, “Ermeni edebiyatın taşradaki son sesi” cümleleri de Fatih Uslu’nun kitabın son yazısında gösterdiği üzere gerçekten bir sona varıldığının ifadesidir.

 

Ulusal Alegori

 

Kitapta ele alınan son isim, zaman çizelgesinde 1990’lara denk düşer. Ne ki, Batı Ermenice yani Osmanlı-Türkiye Ermenilerinin edebiyatının yazılageldiği dil gitgide yazılmaz, okunmaz olmuştur. Bu azlığın içerisinde bu dille yazan nadir yazarlardan Los Angeles’ta yaşayan Vahe Berberian’ı tanırız. Tiyatro oyunları da yazan yazarın Baba ve Oğul (1999) isimli romanı bu son yazının odağıdır. Diğer metinlerden farklı olarak burada diasporada yaşayan azınlığın hayatına bir baba-oğul ilişkisiyle içeriden bakan bir metinle muhatap oluruz. Rutin ve sakin bir hayat süren baba-oğulun hayatını dışarıdan, aniden eve konuk gelen bir kadın bozacaktır. Uslu, doğal olarak şu soruyu sorar: Peki biz bu metni, Amerika’da yaşayan bir baba ile oğulun ilişkisini, yeni memleket tecrübesini yaşayan Ermeni toplumunun hikâyesinin metaforu olarak mı okuyacağız? Uslu, Fredric Jameson’a atıfla modernleşmede geç kalmış ulusların edebiyat metinlerinin ulusal alegori olarak okunmaya yazgılı olduğunu, Baba ve Oğul’un da bu okuma biçiminden kaçmasının zorluğunu ima eder.

 

“Acının Dili”

 

Çok Uzak Çok Yakın’da kendi okuma deneyimim bağlamında değinmeye çalıştığım yazarlar ve metinler, her şeyden önce Fatih Uslu’nun yıllardır emek verdiği Ermeni edebiyatını Türkçe okuyup yazan biz okurlarına anlatma, gösterme ve bu dünyaya bizi davet etme derdini taşıyor. 

Kaldı ki kitabın sonundaki söyleşisinde de belirttiği üzere bu istek; 19’uncu yüzyılın çok renkli, çok dilli Osmanlı’sında Türkçenin, Ermenicenin, Yunancanın, Arapçanın, Fransızcanın, Farsçanın, Ladinonun yan yana yer aldığı bu zengin dünyaya dönüp bakmamızı istemesiyle de eşgüdümlü. Elbette Ermeni edebiyatı, yaşanılan felaketle bambaşka bir veçheye büründü. Tam da bu yüzden, 1915 öncesi ve sonrasının bir toplum üzerinde yarattığı travmanın dile gelişini anlayabilmek, hem onları hem de bizi şifalandıracktır. İstanbul, Diyarbakır ve taşra toprakları belki de bu anlatıda çoktan onları ve bizi birlemiştir. Nitekim, edebiyat yalan söyler belki ama “acı”nın dili yalan söyleyemez.

 

__

¹Mehmet Fatih Uslu, Çok Uzak Çok Yakın: Osmanlı’dan Türkiye’ye Modern Ermenice Edebiyat, İstanbul, Aras Yayınları, 2025.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.