Fes Başıma: Gavurun Serpuşu Müminin Miğferi Olur mu?

Bugün dinin simgesi olan bir başlık, dün Batı özentiliğinin nişanıydı. Bir zamanlar sarıkla savaşmak için icat edilen fes, şimdi sarığın yerine geçmiş durumda. Bu dönüşümler yalnızca ilginç değil, neredeyse fizik kurallarına aykırı: Bir nesne nasıl hem “gâvurluk” hem “müminlik” sembolü olabilir? Hem inkılap hem direniş işareti?

fes

Fes, bir kez daha baş belası oldu. 19’uncu yüzyılda başa zorla geçirildiği için halkı isyan ettiren bu kırmızı serpuş, bu kez de başa takıldığı gerekçesiyle 2025’te jandarmayı harekete geçirdi. Diyarbakır’dan yola çıkan bir otobüs yolcusu, “fes takmak suretiyle kılık kıyafete aykırılık” şüphesiyle Şanlıurfa’da otobüsten indirildi, karakolda ifade verdi. Kayıtlara geçen suçun rengi kırmızıydı, şekli yuvarlak. Olay, hem Osmanlı kıyafet devrimlerinin hem de Cumhuriyet döneminin kıyafet normlarının hayal edemeyeceği bir tarihî çelişkiyi akıllara getirdi. 

 

Kıyafet devrimleri bazen şapka değiştirir ama kafa aynı kalır: Bir başlığın ne zaman, nerede, nasıl suç sayılacağı belli olmaz. Özellikle de adı fes ise. Bir zamanlar “gavur icadı” sayılıp minberlerde lanetlenen fes, günümüzde kimilerinin vitrinine “dinî miras”, kimilerinin sosyal medya profil fotoğrafına “milli duruş” olarak yerleşti. 

 

Peki, 19’uncu yüzyılda Tanzimatçıların dayatmasıyla kafalara geçirilen bu kırmızı başlığın, iki yüzyıl sonra neredeyse kutsal bir simgeye dönüşmesi, tarihin hangi cilvesine yazılabilir?

 

Fes, Osmanlı’da bir sabah namazı sonrası gökten inmemiştir. Bilakis, II. Mahmud’un devlet-i aliyyeyi “adam etme” hamlelerinden biridir. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının ardından, eski düzenin simgelerine duyulan öfkenin sonucu olarak ortaya çıkar. Memurlar artık sarığını, külahını, takkesini çıkaracak, onun yerine Tunus’tan ithal edilen, biraz da Batılı “dostlarımızın” diktiği fesleri giyecekti.

 

Frenk İşi Kırmızı Başlık

 

Bu noktada tarihin ilk ironik virajı belirir: Fes, bir Osmanlı icadı değildir. Frenk işi bir kırmızı başlıktır. Fransız kumaşı, Avusturya dikişiyle başlara yerleştirilmiş, İslam coğrafyasına kıyafet birliği adına sokulmuştur. Ne var ki, kıyafet birliği sağlanırken zihniyet birliğine ne ölçüde ulaşıldığı meçhuldür.

 

II. Mahmud’un fermanı, sadece serpuşları değil, Şeyhülislamları da hedef alır. Mehmet Tahir Efendi, fese itiraz ettiği için görevden alınır. Zira devletin yeni başlığına karşı çıkan her kim olursa olsun, bu “modernleşme iradesi” karşısında duramaz. Peki, gerekçeler nedir? Fes başı örter ama sarığın yerini alamaz. Çünkü sarık, Resulullah’ın sünnetidir, fes ise bir “Hristiyan serpuşudur.” Ne var ki, tartışmalar ne sünnet ne de şeriat düzeyinde sonlanır, her şey bir siyasal iradenin gölgesinde ilerler.

 

Osmanlı ulemasının ve tarikat ehlinin bir kısmı fes giymeyi dinen sakıncalı bulur. Ancak dikkat çekici olan, bu itirazların daha sonra bir tür unutkanlığa kurban gitmesidir. Çünkü aynı çevreler 20’nci yüzyılın başlarında bu kez “fesin kaldırılmasına” karşı çıkar. 

 

Tarih, burada yine ironik bir çentik atar.

 

Fesin hikâyesi, yalnızca dinî ve siyasi değil, ekonomik ve toplumsal krizlerin de tanığıdır. Fesler önce ithal edilir, sonra yerli üretime geçilir. Feshane kurulur, bir endüstri oluşur. Fes, artık sadece başı değil, bütçeyi de örten bir şapka olur.

 

Ancak Avusturya’nın Bosna-Hersek’e saldırmasıyla fes bir anda boykot edilir. İzmir’de çocuklar feslilerin peşine düşer, başlarından feslerini kaparak yırtar. “Fes yırtma bayramı” adı verilen bu gösterilerde halk, birkaç on yıl önce “gavur icadı” diye lanetlediği başlığı bu kez milli şuurla ayaklar altına alır. Bu da tarihimizin ikinci ironik durağıdır: Fesin önce İslam dışı olduğu, sonra milli olmadığı gerekçesiyle iki ayrı dönemde reddedilmesi.

 

Şapka İnkılabı

 

Ve yıl 1925… Şapka İnkılabı ile fes yasaklanır. Tam da bu noktada daha önce “gavur işi” denilerek karşı çıkılan fes, birden bire “İslami” bir başlık olur. Muhafazakârlar artık fesi savunmakta, onu “dinî bir sembol”, “ümmetin alameti”, “eski asil günlerin işareti” olarak görmektedir. 

 

Ne değişmiştir? 

 

Aslında çok şey. 

 

Ama belki de hiçbir şey…

 

Zira fesin anlamı hep siyasal konjonktürle birlikte değişmiştir. Tanzimat’ta Batıcılığın simgesi olan fes, Cumhuriyet’te gelenekçiliğin işareti olmuştur. O dönemlerde fesi giyenler “gavur” olmakla suçlanırken, artık fes takanlar “hakiki Müslüman” ilan edilmiştir. Ters yüz edilen bu anlamlar zinciri, aslında kolektif hafızamızın ne kadar seçici, hatta oyuncu olduğunu da gösterir.

 

Günümüz Türkiye’sinde fes, artık günlük yaşamda giyilmez. Ama vitrinlerde, televizyon dizilerinde, tarihî canlandırmalarda ve muhafazakâr sembolizmde yaşamaya devam eder. Düğünlerde damatların başına kondurulan fes, artık ne Batı’dan gelme bir başlık ne de dinî bir zorunluluktur. O, artık bir nostalji ürünüdür.

 

Ama bu nostaljinin içinde tuhaf bir muhafazakâr kutsiyet de gizlidir. Her ne kadar II. Mahmud’a “gavur padişah” diyen çevreler bugün onun getirdiği serpuşu “ümmetin tacı” diye sahipleniyorsa da, tarih bu paradoksu kayda geçirmiştir.

 

Fesin tarihine baktığımızda, karşımıza çıkan şey sadece bir başlık değil, zihniyetlerin değişimidir. Dün lanetlenen, bugün kutsanan bu serpuş, aslında kolektif hafızanın ne kadar kırılgan, ne kadar araçsal ve ne kadar ironik olduğunu gösterir. Bugün fes ne Batılı, ne Doğulu, ne sadece Müslüman, ne de sadece Osmanlı’dır. O, artık anlamdan çok anlam yüklemenin sembolüdür.

 

Tarih boyunca başımıza ne geldiyse biraz da başımıza taktıklarımızdan geldi. Serpuşlar, sadece güneşe karşı koruma aracı değil, iktidarın, aidiyetin, hatta inancın taşınabilir belgeleri oldu. Bir zamanlar sarığın büyüklüğüyle ilmiye sınıfındaki yerinizi, külahınızın rengiyle tarikattaki duruşunuzu, fesinizle padişaha olan bağlılığınızı gösterirdiniz. Hangi başlığa sahip olduğunuz, hangi başta olduğunuzu da belirlerdi. Kıyafet, zırhın yerini tutar; bu yüzden olsa gerek, sembollerin tarihi, bazen devletin ideolojik özgeçmişinden bile daha hızlı dönüşür.

 

“Suç Unsuru”

 

Öyle ki fesin serüveni, sadece bir kumaş parçasının değil, bir toplumun zihinsel jimnastiğinin özetidir. Yani, tam üç kere sistem değiştiren fesin, bugünlerde yeniden kafalarda belirmeye başlanmışken, tekrar “suç unsuru” ilan edilmesi ihtimali bu yüzden şaşırtıcı değil, neredeyse tipiktir. Çünkü bu coğrafyada hiçbir sembol, başladığı anlamla emekli olmaz; her biri ikinci, üçüncü, hatta dördüncü kariyerine sahiptir. Ve bazıları her döngüde biraz daha meşhur olur.

 

İnsanın aklı durmasa da ağzı açık kalıyor bazen: Bir nesne nasıl olur da iki yüzyıl içinde birbirine zıt anlamların taşıyıcısı hâline gelir? Fes yalnızca bir örnek. Bugün dinin simgesi olan bir başlık, dün Batı özentiliğinin nişanıydı. Bir zamanlar sarıkla savaşmak için icat edilen bu kırmızı şapka, şimdi sarığın yerine geçmiş durumda. Bu dönüşümler yalnızca ilginç değil, neredeyse fizik kurallarına aykırı: Bir nesne nasıl hem “gâvurluk” hem “müminlik” sembolü olabilir? Hem inkılap hem direniş işareti?

 

İnsan bu baş döndürücü değişimleri izlerken, tarih kitaplarından çok dekor atölyesinde olduğunu düşünüyor. Semboller, sanki durmadan sahne kıyafeti değiştiriyor ama roller aynı: Kimlik üretmek, safları belli etmek, bizden olanı ayırmak. İlginç olan şu ki zamanla sembolleri kullananların değil, sembollerin kendisi fikir değiştiriyor gibi. Dün suç olan, bugün erdem. Bugün aykırı olan, yarın gelenek. Ve biz bu değişimi sanki hep böyleymiş gibi bir doğallıkla kabulleniyoruz. O yüzden fes meselesi sadece bir başlık meselesi değil hafızamızın nasıl şekil değiştirerek yaşayabildiğinin de hikâyesi.

 

Tarih yine gülümsüyor: Bir zamanlar “gavur serpuşu” sayılan fes, bugün “İslam’ın son kalesi” ilan ediliyor. Hafıza, her zaman mantıklı değildir ama oldukça yaratıcıdır. Çünkü şapka hafızaya takılmaz ama hafıza bazen bir şapkaya takılır kalır.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.