Distopik Amerikan Seçimleri

Distopik, apokaliptik ve komplo arz zincirini ciddi şekilde ifsat ederek literatüre Trumpokaliptik’i hediye eden ABD Başkanı, 21. yüzyılın önceki asrın “dengesinden” ne kadar kopacağını ve bunun maliyetinin ne kadar ağır olacağını belirleme gücü olduğunu herkese ispatlamış durumda. Bu durum trajik bir şekilde Amerikan seçimlerini dünyanın da seçimleri haline getiriyor. Dolayısıyla 3 Kasım akşamı dünya, oy kullanamıyor olsa da bir yönüyle “kendi seçimlerini” de izlemek zorunda kalacak. 

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Eğer hala 2020’yi yeterince ilginç bulmayanlar kaldıysa, Amerika her şeyiyle bu açığı kapatmak için elinden geleni yapıyor. Tek başına Amerikan seçimleri ve Trump fenomeni, hali hazırda romanlardan filmlere, siyasi gelişmelerden ekonomik dönüşümlere, 20. yüzyıl küresel ekonomi-politik düzenin çözülüşünden eski korkuların canlanışına, COVID-19 pandemisinden milliyetçilik ve popülizm salgınına varıncaya kadar küresel distopya pazarımızın tezgahına çıkmış kıyamet senaryoları arasında en fazla parıldayan apokaliptik unsur olarak yerini almış durumda.

 

Alemin buhranını tek seferde izah etmeleri ümidiyle popüler kültür tarafından yeniden keşfedilmeleriyle kitapevi raflarının en çok satanlar listesinden birkaç yıldır inmeyen Orwell’in “1984”ü, Lewis’in “Burada Olmaz”ı ve Atwood’un “Damızlık Kızın Öyküsü” kitaplarına Trump’ın 2015’ten beri sergilediği sahne performansı eşlik ederek distopik dönemimizi taçlandırıyor. Birkaç hafta sonra bu listede Trump’ın kalıp kalamayacağını görmüş olacağız.

 

Distopik, apokaliptik ve komplo arz zincirini ciddi şekilde ifsat ederek literatüre Trumpokaliptik’i hediye eden ABD Başkanı, 21. yüzyılın geçen asrın “dengesinden” ne kadar kopacağı ve bunun maliyetinin ne kadar ağır olacağını belirleme gücü olduğunu herkese ispatlamış durumda. Bu durum trajik bir şekilde Amerikan seçimlerini dünyanın da seçimleri haline getiriyor. Dolayısıyla 3 Kasım akşamı dünya, oy kullanamıyor olsa da bir yönüyle “kendi seçimlerini” de izlemek zorunda kalacak. Başka bir ifade ile 3 Kasım Amerikan imparatorluğunun sıradan bir ulus devlete ya da “Amerikan müstesnalığının Amerikan aleladeliğine” dönüşme sancılarının küresel düzeyde nasıl ve hangi hastalıklara yol açacağının belireceği bir tarih olabilir.

 

Amerikan siyasal ve tarihsel muhayyilesi üzerine iz bırakan eserler ve tezler koyan ünlü Amerikalı tarihçi ve siyaset felsefecilerinden Hofstadter ve Lipset bugün yaşasalardı neler yazarlardı acaba? “Amerikan Müstesnalığı” veya “Paranoyak Amerikan Siyaseti” üzerine yazıp çizdiklerinin 2015-2020 arasında yaşananlar karşısında ne kadar iddiasız olduğuna mı kanaat getirirlerdi? Yoksa Amerikan müstesnalığının ve yerleşik korkulara gömülmüş Amerikan siyasetinin tabii bir neticesi olarak mı okurlardı 2020’leri? Bu sorulara onların yerine cevap verecek kadar “ilginç zamanları” son dört yıl içerisinde Amerika ile birlikte dünya da yeterince tecrübe etmiş oldu. Amerika’nın 2020 başkanlık seçimlerine günler kala bütün dünya Amerikan müstesnalığının ve korkularının sınırlarının ne kadar zorlanacağını bir drama izler gibi takip ediyor.

 

Başkanlık seçimlerini kimin kazanacağı ne Amerika ne de dünya açısından hiç bu kadar önemli olmamıştı. Dört yıl önce seçim dönemini, kampanyasını sirke çeviren Trump’ın vesile olduğu Amerikan aşağılanması duygusuyla takip eden ancak seçim gecesi makulün kazanacağı önyargısıyla saat farkından kaynaklı uykusuzluğa bile değmeyeceğini düşünerek uykuya dalanlar, sabah kalktıklarında Trump’ı başkan olarak bulmuşlardı. Belki de 11 Eylül’den beri ilk kez dünyanın farklı kıtalarıyla birlikte milyonlarca Amerikalı o geceyi uyanık geçirmek zorunda kalmıştı. En son 31 yıl önce Berlin duvarının yıkıldığı 9 Kasım gecesinde olduğu gibi bütün dünya 9 Kasım 2016’da başta kendi ülkesi Amerika olmak üzere dünyaya “duvarlar” vaat eden bir Amerikalının başkan olmasının şaşkınlığı içerisindeydi.

 

Amerikasız Dünya, Trump’lı Amerika

 

Tıpkı Brexit referandumunun geçmesiyle bunca yıldır dokunulmazlık altında bulunan “Kraliçe teorisinin” hak ile yeksan olması gibi yılların “Amerikan devlet aklı, WASP ve bilumum derin devlet” teorileri de pis bir gerçek yüzünden herkesin gözü önünde telef oluyordu. Bir taraftan Trump’ın seçilmesiyle Amerikalıların yaşadığı tahkirden garip bir zevk duyarken diğer yandan da onca yıllık güzelim “Amerika ve Amerikan Emperyalizmi” teorilerinin bir magazin yıldızı müteahhidin elinde buharlaşacak olması kafaları karıştırıyordu. Yine de telaşa gerek yoktu. Her ne kadar küresel gizli güçler, dünyayı yöneten aileler ve finans-kapital ciddi bir darbe yemişse de toparlanamayacak bir durum söz konusu değildi. Nihayetinde Amerikan derin devleti değil başkanlık seçimleri tarihinin en az popüler adaylarından olan Clinton kaybetmişti. Washington Trump’a bırakılmayacak kadar ciddi bir yerdi. Elbet bir şeyler yapacaklardı.

 

Güzellik yarışması düzenleyen, seçim akşamı liberal TV kanallarını dolduran Amerikalı kıdemli yazarların ifadesiyle bir “çizgi film karakterine” koskoca Amerika’yı teslim edecek değillerdi. Evet, Reagan da Hollywood’dan Washington’a gelmişti ama bu sefer farklıydı. Bu naif beklentilerin ve asırlık ezberlerin inadına Washington Trump’a teslim edildi. Sadece dünyanın farklı yerlerinde, Amerikan dehlizlerinde büyük komployu arayanlar değil, Amerikalılar da gözlerinde büyüttükleri müesses nizamın felç oluşunu izlediler. BM kürsüsünde Chavez’i veya Ahmedinejat’ı yaya bırakacak kadar küreselleşme karşıtı isyan çağrıları yapan, Washington bürokrasisini afallatacak kadar kural dışı davranan Trump, Amerika’ya dair algının ülkesinde ve dünyada yeniden gözden geçirilmesi imkanını sağladı.

 

Göreve geldiğinden beri Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Yardımcısını toplam on kez, İletişim Başkanını altı, sözcüsünü ise dört kez değiştiren Trump, Reagan’dan bu yana dört yıllık görev süresi içerisinde kabinenin yüzde 70’ini değiştirerek bir rekora imza attı. TV’de Çırak isimli bir Show programı yapan Trump, marka sloganı olarak “Kovuldun”u kullanmaktaydı. Amerikalılar bu Show’a atıfla Beyaz Saray’ın mukimi olduktan kısa bir süre sonra, Trump için “açılır kapanır giriş kapısını döner kapıyla değiştirdi” demeye başladılar.

Bu durumun Amerikan bürokrasisinde sebep olduğu karmaşa bir yana dünya için de ciddi bir muhataplık krizi oluşturuyordu. Özellikle güvenlik danışmanı değiştirme rekoru dünyanın birçok ülkesinin Amerika ile takip ettiği dosyalarını her seferinde sil baştan yapmasına yol açıyordu. Türkiye de ilk başlarda durumdan mustarip olan ülkelerden olsa da kısa zaman içerisinde önce Trump’ın “ekibini kovma” hızına adapte olacak ardından kurumsal münasebeti “Trump-Erdoğan” kişisel ilişkisine indirgeyerek sorunu kökten çözecekti.

 

Ancak sadece devletler değil küresel komplo cemaati de bu dönemde hem çok fazla kullanacağı malzeme buldu hem de her komployu üzerine inşa ettikleri isim ortadan kaybolunca sil baştan yapmaktan illallah ettiler. Sonunda Trump kabinesinde hazine avcılığından ümidi kesip; İsrail, Muhammed Bin Salman, Muhammed Bin Zaid gibi oldukça velut ve kullanışlı malzemeleri de kendisiyle birlikte “her daim büyük resmi göre(bile)nlere” ikram olarak veren damat Jared Kusher’le yetinmek zorunda kalacaklardı.

 

Dört sene oldukça hızlı geçti. O kadar baş döndürdü ki Amerikalılar kendi ifadeleriyle “sıkıcı politikacıları ve soğuk Washington”u, dünya ise yıllarca lanet ettiği eski Amerika’yı arar hale geldi. Neredeyse Amerikan “müstesnalığının ve vazgeçilmezliğinin” kıymeti yeniden keşfedildi. Başka bir ifade ile “istisnai özellikleri” olan, “varlığı ve yokluğunun” benzer hatta yokluğu daha fazla maliyetlere yol açan Washington’un küresel dengede ne anlama geldiği gayet iyi anlaşıldı. Küresel sistemde Amerikan cari fazlasına haklı olarak kızanlar, Amerikan açığının dünyaya maliyetini de idrak eder hale geldiler.

 

Bretton Woods’a küfredenlerin ufukta Çin’i görünce, Batı sömürgeciliğine saydıranların küresel siyasal krizi hissedince; itiraf ve telaffuz etmeseler de yeniden bir Amerika talebini arzuladıkları bile söylenebilir. Hasılı kelam Amerikasız bir dünyanın Amerikalı bir dünyadan daha az maliyet üretmediği, Amerikasız dünya arzusunun proaktif değil reaktif bir yaklaşım olduğu anlaşıldı. Küresel sistemin ortasında sahici ve gerçekten küresel olan yeni bir hegemon zuhur etmediği sürece neler yaşanabileceğine dair kısa bir demoyu son dört yılda herkes izlemiş oldu. 3 Kasım geçen dört yılın bir demo olarak kalıp kalmayacağının anlaşılacağı gün olacak.

 

Amerikan Seçim Sistemi Muamması

 

Amerikan siyasal yaşamını anlamanın öncül koşulu Amerikan seçim sürecini ve mevzuatını anlamaktan geçiyor. Amerika mücbir sebepler dahil, erken seçimin ve hükümet düşmesinin bilinmediği bir ülkedir. Amerikan seçimleri dört yılda bir “Kasım ayının ilk Pazartesi sonrasındaki Salı” günü yapılmaktadır. Amerikan seçimlerinde son oylar 3 Kasım’da atılacak. 14 Aralık’ta, seçilen 538 kurul üyesi bu seferde başkanı seçmek için toplanacaklar. 6 Ocak’ta Kongre saat 1’de toplanarak, ritüeli tamamlamak üzere, Seçiciler Kurulu oylarını sayacak ve kimin 270’e ulaştığını tespit ederek başkanı ilan edecek.

 

20 Ocak’ta ise devir teslim ve yemin töreni yapılacak. Buraya kadar aktarılanlardan seçim sürecinin oldukça şeffaf ve öngörülebilir olduğunu düşünebiliriz. İşin aslı ise biraz farklı işlemektedir. Açıkçası Amerikan seçim sistemi ve seçimlerine dair gelinen son nokta bize kesinliği olan tek şeyin artık seçimin 172 yıldır aynı olan tarihi olduğunu göstermektedir. Bu, ilk seçimini 231 yıl önce yapmış bir ülke için ilginç bir duruma işaret etmektedir. İki asır önceki bazı seçimlerde yaşanan ve oldukça anlaşılabilir bazı krizlerden sonra Amerikan seçim sistemi bütün ilginç tabiatına rağmen milenyuma kadar büyük bir kriz çıkarmadan ulaşmıştı.

Bir sandık hakiminin bir seçmene yemin ettirme işlemini tasvir eden tablo. (George Caleb Bingham, 1846)

 

Ancak 2000 seçimlerinde Bush ve Gore arasındaki yarış tam anlamıyla bir kargaşaya dönüşerek 1 oy farkla Bush’un kazanmasıyla sonuçlanmıştı. Bu 1 oy da bir seçmene değil Anayasa Mahkemesi’ndeki bir üyeye aitti. Seçimlerin sonucu vatandaşların değil mahkeme üyelerinin oylarıyla belirlenmişti. Amerikan tarihinde “kaybedenin kazandığı” beş seçimin üçü de 19. Yüzyılda vuku bulmuştu. 112 yıl sonra aynı manzarayla karşılaştıklarında, Amerikalılar da dünyanın geriye kalanı gibi “seçim sistemlerini” daha doğrusu bir kişinin oyunun bir oy etmediğini öğrendiler. Bu durumu o dönem “küçük bir kaza” olarak değerlendiren Amerikalılar, 16 yıl aradan sonra 2016’da aynı manzara ile karşılaşacaklarını hiç düşünmemişlerdi.

 

2000 seçimlerinde, Florida’daki yeniden sayım esnasında bir yargıç oyları incelerken.

 

Donald J. Trump, Amerikan tarihinde beşinci kez seçimleri kaybederek kazanmayı başaran kişi oldu. Gore’un 2000’de yarım milyon oy fazla alarak kaybettiği seçimleri bu sefer de Clinton 3 milyon fazla oy alarak kaybetmişti. 20 yıl içerisinde iki kez dili yanan Amerikalılar, 2020 seçimleri için her türlü senaryoya açık bir şekilde seçimlerin sonucunu bekliyorlar.

 

Ancak bu sefer işleri karıştıran ya da “müstesna olan” tek mesele seçim sistemi de değil. Michigan eyaletinde darbe girişiminde bulunmaya kalkan milis gruplardan ABD Başkan adaylarının COVID-19’ten ölme senaryosunaseçimleri AGİT’in yakından izlemesi çağrılarından BM’yi sürece davet edenlere, oy kullanma merkezlerini silahlı milis grupların basma ihtimalinden mektupla kullanılan oyların sayımının haftalar süreceğine, seçimlere hile karıştırılacağı iddialarından Trump’ın kaybetse de koltuğunu bırakmayacağına kadar renkli senaryolar ve olaylar gündem oluşturabiliyor.

 

Ortada bir seçim kampanyası yok. Trump’ın çıkışlarıyla bütün gündemi belirlediği, olabildiğince savruk ve bir o kadar da absürt bir seçim dönemi Trump’ın reality show’u şeklinde geçiyor. Amerikalılar için an itibariyle 3 Kasım gecesi ya da 4 Kasım sabahı için en olumlu senaryoları en azından seçim sonucunu öğrenebilmeleri. Bu abartılı paniğin arkasında elbette 3 Kasım 2016 gecesi yaşadıkları şaşkınlık hali bulunduğu kadar son altı ayın Amerika genelinde kaos içerisinde geçmesi de var. Bütün bunlar, Amerikalıların, 2020 seçim sonuçlarının 3 Kasım’da belli olmama ihtimalini göz ardı etmemeye itiyor.

 

Bu gerilimin kökeninde elbette Amerikan müstesnalığının belki de çarpıcı örneğini oluşturan seçim sistemi bulunuyor. Normal bir demokraside bağımsız bir seçim kurulunun süreçleri idare ettiği, sonuçları ise teyit ederek seçimlerin neticesini ilan ettiği basit mekanizma Amerika için geçerli değil. Zira böyle bir mekanizmayı işletecek bir -merkezi- seçim kurulu bulunmuyor.

 

Kaybedenin kazanabildiği, toplam oy ile kazananı belirleyen oyların farklı olduğu, seçimlerin bir maç skoru gibi berabere bitebildiği, seçim sonucunun yıllar öncesinden onlarca eyalette bilindiği ve dolayısı ile seçimin fiilen sadece 6-7 eyalette yapıldığı, binlerce farklı yargı unsurunun ve partili valilerin seçim sürecini yönettiği, eyaletine göre farklı yasal mevzuatlar altında seçimlerin yapıldığı, aynı pusulada bazen onlarca farklı şeyin seçiminin yapıldığı, mektupla, arabanızdan inmeden veya haftalar öncesinden -erken- oy kullanıldığı, seçmenin seçmen olabilmesi için bizzat kendisinin gönüllü seçmen kaydı yapması gereken bir seçim sistemi! Büyük bir karmaşa gibi görünen bu fotoğrafın arkasında Amerikan seçimlerinin dünyanın gördüğünün aksine bir koltuk için yapılan merkezi bir seçimden ziyade, ciddi tarihsel, siyasi ve iktisadi yükler altındaki, tamamen âdem-i merkeziyetçi bir zeminde aslında 50 ayrı eyalette 50 ayrı seçim olarak yapılıyor oluşu var.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Kaostan Düzene Amerikan Seçimleri

 

Amerikan seçim sistemi Amerikalıların da içinden kolay çıkamadıkları bir mesele. Amerikan siyasal sisteminin özünü oluşturan federal yönetim ve kuvvetler ayrılığının zeminini oluşturduğu bu sistem, “istisnalar” üzerinden yürüyor. Mesela seçimle gelen başkan yardımcısı Senato’nun da başkanlığını yapar ve oylamalar kilitlendiğinde devreye girer. Böylece yasamaya müdahil olur. Benzer şekilde Anayasa Mahkemesi başkanı da Senato’nun salonunda başkanı azil mahkemesi kurulduğunda başkanlık yapmak üzere görünür.

 

İstisnalar Amerikan başkanının seçimi için de geçerlidir. Amerikan başkanı her zaman halk tarafından seçilemeyebilir ya da her zaman en fazla oyu alan da başkan olamayabilir. Bazen Amerikan başkanı tarafından seçilen Anayasa Mahkemesi ya da Yüce Mahkeme üyeleri ABD başkanını seçerken bazen de Kongre devreye girerek başkanın ve yardımcısının kim olacağına karar verirler. Amerikalılar aynı anda eyaletlerinde ve federal hükümette yürütmeyi, yasamayı ve yargıyı seçmektedirler. Bu noktada seçmenin birbirinden bağımsız olan federal ve eyalet yöneticileri için iradelerini sandığa nasıl sağlıklı bir şekilde yansıttıkları ayrı bir muammadır.

 

Amerika kelimenin tam anlamıyla bir seçim ülkesidir. Senato’nun yüzde otuzu, Temsilciler Meclisi’nin ise tamamı iki yılda bir yenileniyor. Amerikalılar mütemadiyen seçimlerin içerisinde yaşayan ve zannedilenin aksine oldukça siyasallaşmış bir toplum. Amerika’da yarım milyondan fazla pozisyona seçimlerle geliniyor. Mesela bazen bir eyalette bir seçmen aynı anda ABD Başkanı, Başkan Yardımcısı, Senatör, Temsilciler Vekili, Vali, Vali Vekili, Yedi Eyalet Yürütme Üyesi, Beş Eyalet Hâkimi, Eyalet Senatörü, Eyalet Vekilleri ve binlerce yerel kamu görevlisini seçmek üzere sandığa gidiyor. Hatta bazen bu pusulaya bir de o eyalete özgü referandumlar ve başka yöneticiler de ekleniyor. Amerikalıların “falloff” dediği bu durumda, sayfalar dolusu hale gelen oy pusulasıyla oy kullanmak başlı başına bir maratona dönüşmektedir.

North Carolina eyaletine ait bir oy pusulası örneği

 

Sandığa ulaşıp, oy pusulasını doldurabilen Amerikalılar seçim maratonunun sadece birinci ayağını tamamlayabiliyorlar. Yani eyaletlerinde seçmek istedikleri kişileri ve ABD Başkanını seçecek olan kişileri seçmiş oluyorlar. Maratonun ikinci etabı ise Seçiciler Kurulu denilen tamamen Amerika’ya özgü mekanizmanın çalışmasıyla tamamlanabiliyor.

 

1787 Amerikan Anayasasındaki en önemli uzlaşı olarak ortaya çıkan Connecticut Anlaşması’ndan bu yana Senato’larına her eyaletten sadece iki kişi seçerken, Temsilciler Meclisi’ne “tam demokratik” sayımla nüfuslarına oranla üye seçmeyi kararlaştırdılar. O tarihten beri Seçiciler Kurulu bir Amerikan fenomeni veya müstesnalığı olarak var olageldi. O dönemde başkanın genel seçmen oyuyla seçilmesine bugünün Demokratları en fazla karşı çıkmışlardı. Zira kölelerin yoğun olduğu eyaletlerde kölelerin oy kullanıp kullanmayacağı önemli bir krize dönüşmüştü. Bu sorunu “oransal demokratik sayımla”, bir köleyi 3/5 kişi sayarak çözmüşlerdi.

 

O dönem ortaya çıkan bu krizin, her eyaletin Temsilciler Meclisi üyesi ve Senatör sayısı toplamı kadar sayıda -ama hiçbir federal makamı olmayan- Seçiciler Kurulu üyesi seçmesiyle aşılmasının Amerikan demokrasisinin önünü açtığı da söylenebilir. Bugün Amerikan birliğini, eyaletler arası ekonomi-politik itidali, hepsinden önemlisi toplumsal aidiyeti başka bir demokraside kabul edilemez görülecek bir açık dengesizlik üzerinden muhafaza eden bir siyasal çözüme dönüşmüş durumda. Aksi takdirde bugünün Amerika’sının ekonomi-politik ve demografik ağırlık merkezleri göz önüne alındığında, iktidarın müesses iki parti arasında dolaşımı fiilen imkansızlığa dönüşmüştür. Seçiciler Kurulu sistemi demografik, ekonomik ve toplumsal değişimlerin sebep olduğu radikal dönüşümlerin kalıcı olmasını engelleyerek, coğrafi ve demografik kırılmaları “kaybedenler lehine tazmin eden” bir mekanizma olarak da çalışıyor.

 

Tarihin bir cilvesi olarak, “köleleri saymak” için icat edilen çözüm, bugün kenara itildiğini düşünen “beyazların sayılmasına” yardımcı oluyor. Elbette zaman içerisinde bu sistem dönüştü. Özellikle siyasi partilerin zuhur etmesiyle önce Başkan ve Başkan Yardımcısına ayrı ayrı oy verilmesi değişikliği yapıldı. Çünkü 19. Yüzyılın başına kadar bir adayın tek başına çoğunluğa ulaşması mümkün olmuyor ve başa baş biten seçimler ortaya çıkarıyordu.

 

Diğer önemli bir değişiklik ise bugün birçok eyalette seçimlerin sonucunun baştan belli olmasını sağlayan eyaletlerde “kazananın her şeyi kazanması” kuralı getirilmesiydi. Ancak “kazananın her şeyi kazandığı” bu sistemde önemli bir istisna olan “kaybedenin kazanması” da ortaya çıktı. 1876’da Hayes’in, 1888’de Harrison’un kaybederek kazanmalarının ardından, bir asırdan fazla “kaybedenin kazanması” dönemine ara verilmişti. Bu uzun molada Seçiciler Kurulu’nun sürprizlerini Amerikalılar dahil hemen herkes 2000 senesindeki Gore-Bush seçimlerine kadar unutmuşlardı.

 

Bütün bu tarihsel yükün altında seçimlere giden Amerikalılar hiç olmadığı kadar seçim sistemlerine, eyalet farklılıklarına ve toplumsal kırılganlıklarına odaklanmış durumdalar. Bu durum Amerikalıların seçimlere ilgisini geçmişe göre ciddi bir şekilde artırdı. Hali hazırda 30 milyona yakın seçmenin oyunu kullandığı 2020 seçimlerine katılımın rekor düzeyde olması bekleniyor. 60 milyon civarında mektupla oy kullanılması beklenen seçimlerde katılımın artması her iki partinin de avantajına olmakla beraber kararsızların oranının daralması, Demokratların kaygan eyaletlerde şanslarının artmasına yardımcı olmaktadır. 150 milyondan fazla kişinin oy kullanması beklenen seçimlerin kaderinde Trump’ın dört yıllık sıra dışı etkisi kadar geleneksel seçim dinamikleri de ciddi rol oynayacaklar.

 

2020 Seçimleri: Kazanan Kazanacak mı?

 

Trump’ın kaderinin de ne olacağına dair ABD seçimlerinde neredeyse yanıltmayan bazı tarihsel ve geleneksel göstergeler bulunuyor. Bunlar kabaca sanayi istihdamından bütçe açığına, ticaret dengesinden borsaya, iş onayından yeni doğan bebeklere dönemin başkanının isminin ne kadar verildiğine, Pas Kuşağında yeni istihdam artışından kişi başına gelir oranına dair trendlerden ibaret. 2000 sonrası ilk kez Obama dönemiyle birlikte toparlanan sanayi istihdamı pandemiyle birlikte Trump’ın arzulamayacağı bir şekilde tekrar çöküşe geçti. Her durumda Trump’ın fazlasıyla üzerinde durduğu “Amerika’da üretim” iddiası gerçekleşmedi. Pandeminin II. Dünya Savaşı’ndan beri görülmedik oranlarda darbe vurduğu bütçe açığıticaret dengesiborsa gibi başlıklarda ortaya çıkan negatif trendler, Trump’ın COVID-19 sürecini ciddiye almamış olmasından dolayı salgından daha fazla kendi hanesine yazılmış durumda.

Bir grup Trump taraftarı pandemi uygulamalarını protesto ederken.

 

Benzer şekilde seçimlere üç hafta kala COVID-19’un ekonomiye vurduğu darbeyi telafi etmek üzere hazırlanan teşvik paketinin Trump’ın Demokratlarla müzakereyi reddetmesiyle iptal oluşu da 3 Kasım’da önemli bir rol oynayacak. Seçimin kaderinde etkili olan Kuzeydoğu eyaletlerinden Michigan, Ohio, Pennsylvania ve Wisconsin’in bulunduğu Pas Kuşağı’nda yeni istihdam rakamları da pandemiden çok sert bir darbe yiyerek Trump’ın vaatlerinin havada kalmasına yol açtı.

 

ABD Başkanlarının ikinci dönemde seçim kazanıp kazanmamalarında kuşkusuz en önemli faktör ve gösterge, dört yıl sonunda vatandaştan aldıkları ortalama karne notu oluyor. Trump başkanlığı boyunca yüzde 40’ın az üstünde az altında kalan bir iş onayına sahipti. Bu ortalama iş onayı ya da beğenilme yüzdesi 1940’lardan bu yana bütün başkanlarınkinden daha az bir rakama tekabül ediyor. Sadece son 40-50 yıla bakıldığında, ikinci kez seçilemeyen başkanların iş onayı oranlarının Trump’ın trendiyle uyumlu olduğu görülüyor.

 

Son olarak Büyük Buhran başkanı olarak bilinen Herbert Hoover’den mütevellit Herbert tezine göre başkanların başarısı yeni doğan çocuklara isimlerinin ne kadar verildiğiyle de ölçülebilir. 2017 sonunda, Donald ABD yeni doğan listesine, Cumhuriyetçi eyaletlerde artarak, Demokrat eyaletlerde ise azalarak 487. sıradan girebilmiş. Ancak işler sonraki yılda ciddi anlamda karışarak Donald serbest düşüşle 526’ya kadar inmiş. 2020’de ne oldu henüz bilmiyoruz ancak Trump seçimlere 2019’da 553. sıraya düşmüş bir “Donald”la ve 250 bine yakın Amerikalının COVID-19’ten öldüğü bir ortamda girmek durumunda.

 

Amerikan seçimlerine haftalar kala seçim kabaca 8 eyalete sıkışmış durumda. Arizona, Florida, Georgia, Michigan, Minnesota, North Carolina, Pennsylvania ve Wisconsin’de alınacak neticeler seçimin kaderini belirleyecek. Georgia hariç diğer 7 eyalette Biden yarışı şimdilik önde götürüyor. Bu eyaletlerin Wisconsin hariç tamamını 2016’da Cumhuriyetçiler kazanmıştı. Genel seçmen oylarında ise Biden, Clinton’la mukayese edilmeyecek oranda Trump’a fark atmış görünüyor.

 

Zaman zaman yüzde 10’un üstüne çıkan Biden-Trump farkına rağmen 2020 seçimlerinin üzerindeki 2016 hayaleti varlığını sürdürmeye devam ediyor. Zira 2016’da da Clinton önde görünmesine rağmen bu kritik eyaletlerde anketlerin hilafına bir netice ortaya çıkmıştı. Bu farkın oluşmasında ana dinamik Biden’ın yarattığı bir heyecandan ziyade Korona döneminde Trump’ın oy kaybetmesi olduğunu hatırlamakta fayda var. Bu yönüyle sadece Şubat ayında iş onayı oranlarında yüzde 4o’ların üstünü görebilen Trump, dünyada pandemi döneminde iktidar gücü zayıflayan tek isim olarak öne çıkıyor.

 

2016 seçimlerinde Trump’a oy vereceğini gizleyen ya da hicap duyan ciddi bir seçmen kitlesi bulunmaktaydı. Bu durum anketleri kısmen yanıltmış olsa da dikkatli bir incelemede anketlerin ciddi bir yanılsama içerisinde olduğunu söylemek zordur. Mart ayından bu yana yaşananları göz önüne aldığımızda seçimin nereye doğru gideceğine dair bazı senaryolar geliştirmek mümkün.

 

Bu aşamada Biden’ın önündeki en önemli engelin üniversite mezunu olmayan beyaz seçmenlerden Clinton’a göre daha fazla oy alıp almayacağı görülüyor. Clinton bu seçmen segmentinde Trump’a göre yüzde 37 daha az oy almıştı. Anketlerde Biden’ın bu farkı yüzde 23’e kadar indirebildiği görülüyor. Bu seçmen grubu Amerika’da her seçimde azalmakla birlikte hala nüfusun yüzde 40’ını oluşturuyorlar. Toplam beyaz seçmende Trump’ın 2016 performansını koruması kendisi açısından seçimlerin en önemli dinamiğini oluşturuyor.

 

Nüfusun yüzde 70’ini oluşturan bu seçmenlerden Trump 2016’da yüzde 60’a yakın oy almayı başardı. Buna karşın Siyahlardan yüzde 8, Latin Amerikalılardan yüzde 28 ve Asyalılardan yüzde 27 civarında oy aldı. 2016’ın anketleri incelendiğinde, anket sapmalarının ana dinamiği beyaz oyların eğilimlerinin doğru hesaplanamamasıydı. Zaten bu dinamik seçim sonucunu da belirledi. Trump en fanatik destekçi olan, nüfusun dörtte birine tekabül eden beyaz Evanjelikler’den yüzde 80’e yakın bir destek aldı. Bu oranı 2020’de de koruması hatta artırması mümkün.

 

Bu önemli dinamiklerin dışında Biden’ın seçimleri kazanabilmesi için Güneş Kuşağı olarak bilinen (Virginia’dan California’ya doğru olan) bölgede Cumhuriyetçilerin hegemonyasını kırması gerekiyor. Arizona, Florida, Georgia, Kuzey Carolina ve Texas’ta üniversite mezunu şehir merkezi mukimi olmayan beyazlarda ve beyaz olmayan seçmende oylarını artırması durumunda açık farkla seçimi kazanmasının önü açılacaktır. Trump yaşlı nüfusta 2016’da sergilediği başarıyı tekrarlarken, Arizona ve Florida’yı korumayı başarırsa açık bir farkla olmasa da seçimi kazanabilir.

 

2020 seçimleri için önemli bir ön gösterge olan 2018 ara seçimlerinde Demokratlara Temsilciler Meclisi çoğunluğunu getiren başarının arkasında yüksek gelirli kırsal bölge mukimi üniversite mezunu seçmende elde ettikleri başarı bulunmaktaydı. Biden bu seçmen grubunun oyları iki yıl sonra tekrar Demokratlara yönlendirmeyi başarırsa, Trump diğer seçmen gruplarında oylarını artırsa bile Arizona, Michigan, Pennsylvania ve Nebraska’yı kaybederek Biden’a seçimi verecektir. Biden’ın anketlere göre en başarılı olduğu yaş segmentini en genç ve en yaşlılar oluşturuyor. Demokratların ismi konulmamış bir “parti içi darbe” ile saf dışı ettikleri Sanders’in en önemli destekçi kitlesi olan gençler, Sanders’in Biden’la yakın çalışmasından dolayı 2020’de Demokratlara önemli bir dinamik olarak katkı sağlıyor.

 

Ayrıca, Biden, özellikle 65 yaş üstü seçmende de bu desteğini koruduğunda yaşlı nüfusu yoğun olan Arizona, Florida, Michigan, Kuzey Carolina, Pennsylvania ve Wisconsin’de 2016 sonuçlarını değiştirerek seçimi kazanabilir. Son anketlerde bu eyaletlerde Biden’ı öne çıkaran seçmen kitlesini de yaşlılar oluşturuyor. Anketlere bakıldığında Trump son dört yıl içerisinde beyaz olmayan seçmende, özellikle –Evanjelik– Latin Amerikalılar’da oylarını artırmış görünmektedir. Oldukça zor olmakla beraber, Trump bu trendi sürdürürken 2016’da kazandığı eyaletleri koruyup beyaz oylarını da artırmayı başarabilirse kazanabilir. 2016’da “Mavi Set” olarak bilinen Demokratların Great Lakes bölgesi çökmüştü. Biden beyaz işçi sınıfının oylarını yeniden 2012-Obama düzeyinde kazanması ve siyahilerin daha fazla sandığa gitmesi durumunda Obama’nın kazandığı 26 eyaletin tamamını kazanması mümkün görünüyor.

 

Bu senaryo ve eğilimlerin Biden lehine olanlarının hayata geçmesi anketlere bakılırsa oldukça kuvvetli bir ihtimale dönüşmüş durumda. 2016’daki anketlerde ABD seçim tarihinin en az sevilen iki adayı olarak çıkan Clinton ve Trump yarışmıştı. Biden seçmenin âşık olduğu bir isim olmasa da Clinton’a göre en azından Demokrat Parti tabanında daha fazla beğenilen bir isim. Bunun yanında “üçüncü parti” fenomeninin 2020 seçimlerinde dikkate değer bir rol oynayacağını da söylemek mümkün. Amerika’da iki parti hegemonyasının dışında farklı partilerde bulunuyor. Hofstadter’in “arılar gibi soktuklarında ölürler” dediği üçüncü partilerden Liberteryen Parti Cumhuriyetçilerin, Yeşil Parti ise Demokratların canını geçmiş seçimlerde acıtmayı başardılar. Yeşil Parti ve Liberteryan Parti 2016’da toplam yüzde 6’ya yakın oy almışlardı. Aynı oran Obama’nın aday olduğu seçimlerde yüzde 1’e kadar inmişti. Kutuplaşmanın oldukça sert geçeceği 2020 seçimlerinde, her ne kadar hali hazırda Demokratlar güçlü oldukları eyaletlerde daha etkin olsalar da “üçüncü parti” fenomeni neticeye etki edecek bir dengeye oturabilir.

 

3 Kasım’da Seçim Sonuçlanır mı?

 

Bütün bu neticelerden birisinin muhakkak hayata geçecek olması bile Amerikalıların biraz abartılı olsa da muhtemel bir seçim krizi senaryosunu gündemde tutmalarını engelleyemiyor. Yani bu neticelerden hangisi vuku bulursa bulsun, sonucu 3 Kasım akşamı ya da 4 Kasım sabahı görmemiz mümkün olmayabileceği gibi 2000 seçimlerini aratan bir kaotik senaryoda vuku bulabilir. Bu senaryo ve tartışmaları ortadan kaldırabilecek en önemli gelişme 4 Kasım günü seçim sonuçlarının açık bir farkla ortaya çıkması olacaktır.

 

Trump aylar öncesinden seçim kampanyasını “Demokratlar hile yapacaklar” zemini üzerine oturtmuş durumda. Bu, zaten tam bir karmaşa içerisinde olan seçim mevzuatı, birbirinden bağımsız ve denetlenmesi mümkün olmayan seçim sonuçları tasdik mekanizmaları ve farklı oy kullanma metotlarından dolayı tartışmaya her zaman açık olan seçim sürecini daha da kırılgan hale getirmektedir.

 

Bu seçimin önemli ve ciddiye alınması gereken bir tartışma konusu da mektupla kullanılan oylardır. 2016 seçimlerinde Amerikalıların yüzde 25’i mektupla oy kullanmışlardı. Bu sayının pandemi şartlarından dolayı ciddi oranda artması tahmin ediliyor. Seçim akşamı açık bir fark ortaya çıkmadığında mektupla kullanılan oyların eyaletlere göre farklı sayım prosedürlerinden dolayı bir kaosa yol açmasından çekiniliyor.

 

Bu oylar henüz hesaplanmadan Trump’ın başkanlığını ilan etme ihtimali birçok kişi tarafından yabana atılmayan trajik bir senaryo olarak dillendiriliyor. 2020’nin bütün geriliminin 3 Kasım gecesine akacağı hesap edildiğinde, muhtemel bir Trump provokasyonu veya 269-269 başa baş senaryosunu mümkün görenler azımsanmayacak oranda. 1876 seçimlerindeki krize referans verenlerden 2000 seçimleri tekrar oy sayımı felaketini hatırlatanlara, paramiliter grupların seçim merkezlerini basma ihtimallerinden Trump’ın seçim sonuçlarını tanımamasını dillendirenlere kadar bir dizi distopik senaryo konuşuluyor.

Trump-Biden arasında gerçekleşen ilk münazaradan bir kare

 

Bütün bu senaryolar ortasında seçim sonuçlarının bazı eyaletlerde belli olmaması durumunda Amerikalıları gerçekten bir krizin beklediğini söylemek yanlış olmaz. Böylesi bir durumda, tekrar sayılmayan ya da açılmayan mektup oylarına bakılmaksızın “safe harbor” denilen itiraz dönemi 8 Aralık’ta dolacaktır. Bu çok ciddi bir tartışmanın başlamasına yol açarak seçim sonuçlarını itirazlar eşliğinde bir bilinmezliğe sürüklerken, Anayasal krizin önünü açabilecektir.

 

Bu durumda iki asır önce böylesi bir vaka için getirilmiş olan çözüm formülü masaya gelerek Başkan’ın Temsilciler Meclisi, Başkan yardımcısının ise Senato tarafından seçilmesi gündeme gelebilir. Benzer şekilde, sonuçların belirlenemediği eyaletlerde de sorun çığırından çıkabilir. Mesela yürütmenin (Vali) ve yasamanın (Eyalet Meclisi) Cumhuriyetçilerin elinde olduğu eyaletlerde yaşanacak seçim sonucu krizinde -taraflı da olsa- kazanan (mesela Florida) ilan edilebilecekken; valilerin Demokratların meclisin ise Cumhuriyetçilerin elinde olduğu Pennsylvania, Wisconsin, Michigan ve benzeri eyaletlerde ise kazananın ilan edilmesi bile bir krize dönüşebilir.

 

Buraya kadar dillendiren -geçmişte örnekleri de bulunan- bu karmaşa yetmiyormuş gibi bu eyaletlerin bazılarında Vali Biden’ın seçiciler üyelerine, Meclis ise Trump’ın üyelerine mazbata verebilir. Bu senaryoları 1933’te Anayasa’nın 12. Maddesinde yapılan tadilatlar veya 1947’de çıkarılan Başkanlık devir teslim kanunu eşliğinde daha da renklendirmek de mümkün. Bütün bu fantastik ve zorlama senaryoların ortaya dökülmesinde Trump’ın sınırlarına yani ne kadar ileri gidebileceğine dair iyimser bir tahminde bulunulamaması yatmaktadır. Hal bu olunca da 2000 seçimlerindeki karmaşanın mumla aranır hale gelmesine kimse şaşırmayacaktır.

 

Yaşanan süreç farklı ekonomik, siyasi ve toplumsal belirleyici dinamiklerle incelendiğinde Trump’ın seçimleri kazanması durumunda sosyologların, siyaset bilimcilerin, istatistikçilerin veya psikologların meseleyi vuzuha kavuşturmak üzere nasıl sancılar çekebileceğini şimdiden tahmin edebiliriz.

 

Bu durumda apokaliptik bir izahtan daha muhkem bir açıklama da olmayacaktır. Bu gizemli ihtimali bir kenara bırakırsak; 2016’da Obama döneminden mütevellit “Amerikan korkuları ve ırkçılığı etkisiyle” Trump’ın kazandığı seçimleri, 2020’de Trump’ın sebep olduğu “rasyonelleşme talebiyle” Biden’ın kazanacağını öngörebiliriz. Bununla birlikte, Trump Amerika’sında son dört yıl boyunca birçok radikal gelişmeye alışan Amerikalılar, 2020 seçimlerinin şimdiden distopik bir seçim olmasına oldukça hazır görünüyorlar.

 

Son tahlilde 19. yüzyılın ünlü Amerikalı romancısı William Dean Howell’in dediği gibi “Amerikan halkı her zaman mutlu sonu olan bir trajediyi arzular”. Amerika’nın derdinin dünyayı da gerdiğini akıldan çıkarmazsak; Amerikalılar için mutlu sonun ne olacağı, Amerikan seçimlerinde oy kullanamayan Dünya’nın içinden geçtiği trajedinin tabiatını değilse de istikametini tayin edecektir. 

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.